Süleyman Akbulut

Süleyman Akbulut

Yazar
8.1/10
7 Kişi
·
17
Okunma
·
1
Beğeni
·
700
Gösterim
Adı:
Süleyman Akbulut
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
1970
Süleyman Akbulut, 1970’te doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 1988’de Hava Harp Okulu sınavlarını kazandı, deneme uçuşlarını tamamladıktan sonra birinci sınıfın başında ayrıldı. Ekonometri ve kamu yönetimi alanlarında eğitim gördü. Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nde yükseköğrenim görürken, 5 Ekim 1991’de geçirdiği bir trafik kazası sonucu belden aşağısı felçli kaldı. Felcin ardından bir yıl rehabilitasyon amaçlı tedavi gördü. 1998 yılından sonra, engelliler konusunda faaliyet gösteren kuruluşların yönetimlerinde görev aldı. Engellilerin haklarının kazanılması amacıyla yasal ve sosyal başvuru ve dava süreçlerini yürüttü. Yirmili yaşlarda yazdığı yazılarını Masalsı Yüzleşmeler isimli bir kitapta topladı. 2008 yılında Sandalye-Ben büyüyünce... mavi olacaktım isimli anı-roman türünde kitabı Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Halen, başta engelliler olmak üzere dezavantajlı gruplara yönelik ayrımcılığın önlenmesi ve haklarının kazanılması konusunda üniversitelere ve sosyal topluluklara yönelik seminerler veren Akbulut, Toplumsal Haklar ve Araştırmalar Derneği genel başkanlığını yürütmekte.
Ülke yoktu boğazlaşırken, vatan yoktu, bayrak yoktu. Bir çatışmanın ortasında ülkesi için savaştığını düşündüğü tek bir an olmamıştı. Öncesinde evet, sonrasında evet... Ama çatışma anında sadece ölmemeyi düşünüyordu. [...] Sonra boğazlaşma biter. Ve biten günün ardından o günün sabahında o gün öleceğini düşünmeyen kırk bir kişi ölmüş olur. Oyun gibidir. Ölüm hep senin dışındaki insanların başına gelen bir şeydir çünkü.
Süleyman Akbulut
Sayfa 49 - Doğan Kitap. İlk baskı, Ocak 2012, İstanbul.
Yalnızlık, aklın cehennemi; vicdan ise cehennemin kılavuzuydu.

Ve akıl; her seferinde eriyeceğini bile bile kardan adam düşleri kurduran safdil tanrıydı!
Yıkılacağını bile bile kumdan kaleler yaptıran hülyalı mimar.

Bildiklerinle yorar, bildiklerinle yalnızlaştırır ve tutsak eder kalabalıklara...
Kendin olamamaktı mutsuzluk.İstemediğin yerde olmak, istemediğin şeyleri yapmaktı.İstemediklerini yaptıkça yaşamın anlamsızlaşmasına kızıp yaşama inancını kaybetmekti.Çocukken...Babasının ona acımamasıydı,mutsuzluk.Yıllardır cebinde sakladığı sararmış mektuptu.Ölmemek için öldürmekti.Yaşamanın ne demek olduğunu unutmaktı mutsuzluk.Kaçmaktı mutsuzluk.Onun yanında olacağına dair kendine sözler vermişken,sırf bundan sonra ne diyeceğini,bundan sonrasında nasıl yaşanacağını bilemediği için kaçmaktı.
Süleyman Akbulut
Sayfa 219 - Başkarakter Yılmaz ve Esin.
Vurulmak...
Sapasağlam bir bedende nefes alıp verirken, bir anda ölümün kıyısına gidip öleceğini düşünüyor olmak. Olmaktayken, olmayacağın gerçeğiyle yüz yüze gelmek... Yok olacağını, hiç olacağını, herkes yaşamını sürdürürken, senin hayatının biteceğini düşünüp korkmak...
Çok korkmak...
Aşk...
Mühürlü mektup. Sahibinin kan kırmızı mührünü, elleriyle kırdığı büyük yemin. Kelimelerin büyülendiği, cümlelerin tılsımla kilitlendiği, bir başkasına kapandığı geçit! On emrin taşındığı, dokunanı öldüren ahşap lahit!
Ölüm, ölen için değil; geride kalan için bir törendir. Ve törenlerde her şey yalandır. Ölen, sen olmadıkça senin çocuğun, senin kardeşin, senin sevdiğin olmadıkça; ölen herkes kahramandır.
444 syf.
·Beğendi·9/10
Ey burs, ey cebimin direği! Ölsem haberin olmayacak, nerdesin?

Üzerinde hafifçe oynamalar yapıp özel mülkiyetime dahil ettiğim yukarıdaki söz, tarihinde ilk defa Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılır'sız, Prof. Dr. Cahit Arf'sız, Mimar Kemalettin'siz, hatta Fatma Aliye Hanım'sız geçen günlerin ifadesidir. Zaten Itri'yi ve Yunus Emre'yi saymadım bile. Yine de şunca isimden yoksun olmanın iyi bir yönünü de yakalamış bulunuyorum: yeni kitap alamayınca eskilerini tekrar tekrar kurcalayıp durmak.

Tam da bu esnada kendisini tanıtmazsam eksik hissedeceğimi fark ettiğim bir romana denk geldim. İtiraf edeyim, notları okuyacağım derken yarısına yakın okumuş buldum kendimi. Kitap, muadillerinden farklı. Zaten muadili var mı o da muamma. Militarizmden antimilitarizme kayışın hikayesini, bu kayış esnasında hepimizin çevresini saran otoriter putları tek tek öldürmenin hikayesini evvelce kimseler yazmış mıdır, emin değilim. Yazmışsa bile "olanı-olduğu gibi" yazmış mıdır, ondan emin değilim. Bu noktada Akbulut hayli cesur davranmış.

Kitap, ordu bünyesinde üst rütbelere ulaşmış, özel kuvvetlerde büyük başarılar elde etmiş bir askerin zamanla öldürdüğü baba, komutan, öğretmen, sevgili gibi tanrılarının hikayesi. Antimilitarizme kayışın hikayesi... Savaşı eğip bükmeden, herhangi bir taraf tutmadan, yalnızca yaşayan birisinin gözüyle, olanı olduğu gibi anlatmayı başaran bir hikaye. Dahası, okurken fark edilecektir, son otuz küsür yılımızı işgal eden amansız mücadelenin kayıpları üzerinde hepimizin ihtiyacı olan bir üslupla yazılmış. İçerikle ilgili sırları ifşa edeceğim şu cümle itibariyle "niye spoiler veriyorsun" diyesiceler olacaksa paragraf sonuna kadar etrafı izleyebilir, halı desenlerini inceleyebilir ya da hiç bilmediği bir şarkıyı ezgisinden cesaretle biliyormuş gibi mırıldanabilirler. Yılmaz Varlık. Ana karakterimiz. Askeri liseye babasının kendi göğsünü gererek anlatacağı hikayesi olacak diye, zoraki girdikten sekiz sene sonra, yirmi iki yaşında mezun olduğunda, çok sevdiği kızdan da askeri kurallar ve yine babasının baskısıyla ayrılmak zorunda kalışını da ekleyince hiyerarşi ve zorunluluğun vicdan ve sorumluluktan önce geldiği gerçeğiyle de karşılaşmış oluyordu. 1980 Darbesinin sivillere yönelik çirkin yüzünün muhatabı da olan Yılmaz Varlık, idam edilmek için tutuklanan Serhat adında bir gencin son dileğini yerine getirip ondan geriye kalan mektubu ailesine ulaştırma sorumluluğunu üstlendiğinde ruhundaki yaralara Serhat’ın darağacına gidişine çaresizce şahitlik edişini eklemişti. İstediği gibi değil, istendiği gibi davranmaya programlı aldığı askeri eğitimlere rağmen darağacına giden bir genci kurtarmak için yaptığı hamle komutanına attığı yumrukla sonuçlanınca ruhundaki çizgilere bir de ilk askeri sicil çiziğini de eklemiş oldu. Fakat esas travma, Şırnak bölgesinde görev aldığı operasyonda yaşanacaktı. O güne kadar askeri hayatında kendilerine öğretilen ne varsa, sorgusuz itaat etmeyi, ruhlarını, zihinlerini hatta reflekslerini bile baştan yaratma isteklerine karşılık, insan olabilmenin hürriyetini çatışma sırasında öldürdüğü genç bir militan kızın cesedi başında donup kalarak yerle bir etmişti. Yılmaz Varlık, on iki saat süren, birliğinden dokuz askeri kaybettiği, karşı taraftan dokuz militanın öldürüldüğü operasyonda -sayıca değil, psikolojik arbedesi sırasında sayısız kayıplar verdiği operasyonda- öldürdüğü “gencecik” bir kızın cesedi başında donup kaldığı gerekçesiyle askeri hastaneye sevk edildi. Burası önemlidir çünkü bizim için her zaman cesur olan, korkusuz, yiğit ve güçlü olan "asker" profilinin ötesinde, artık sorgulayan, vicdanen rahatsız olan bir "asker" var kitap boyunca. Sanırım esas kıyamet de burada kopuyor.

İçerik bu. Normal şartlarda bir başkasını öldürmemesi için kurallar, yasalar, cezalar ve eğitimler alan insanların, bir yerden sonra bir başkasını öldürmeyeceğine dair kararları yüzünden psikolojik tedaviye tutulduğu ironik durumun aktarıcısı konumuna geçiyor kitap. Yine de kitabı kıymetli kılan nokta, savaşın kendisine ve savaşanların kendisine yönelik pek de bakmayı akledemediğimiz bir yerden, bizzat yaşayanların gözünden bakmasıdır. Bakabilmesidir.
444 syf.
·Beğendi·9/10
İSTENMEYEN BİR HAYAYIN TRAJİK ÖYKÜSÜ
HER SAVAŞ BİR TANRI ÖLDÜRÜR

Güneydoğu’da görev yapan başarılı bir subayın militarizmden anti militarizme geçişini anlatan bu kitaptan, açık söylemek gerekirse, etkilenmemek mümkün değil.

Yılmaz’ı, ölümün sıradanlaştığı bir hayata adım adım taşıyan babası Cemal Bey, egolarını tatmin etmek için, yani göğsünü gere gere oğlunun apoletleriyle övünebilmek için, yaşayamadığı hayatı yaşamak için oğlunu askeri liseye göndermeye karar vermesiyle başlayan Yılmaz’ın trajik hikâyesini konu ediniyor kitap. Zamanla içinde realistik tanrılar oluşturulan ve zamanla o tanrıları tek tek öldürmesi gerektiğini anlayan, can alan, canı boğazında bir adam Yılmaz.

Her şey jandarma olarak atandığı ceza infaz kurumunda başladı. Bir idam mahkûmu olan -bir askeri öldürdüğü gerekçesiyle idama mahkûm edilen- kalbi temiz, aklı yıkanmış genç Serhat’ı darağacında asılı halde gördükten sonra hayatı bir zindan haline gelmişti Yılmaz’ın. Ve o an, içindeki bütün tanrıları öldürmeye karar vermişti Yılmaz.
Girdiği çeşitli çatışmalarda verdiği kayıplar ve öldürdüğü genç insanların –askeri literatüre göre “düşmanların”- vicdan azabıyla kıvranan, sevdiği kadından babası ve komutanlarının hiyerarşik düzeni için ayrılmak zorunda kalan, girdiği en son çatışmada bir genç kızı öldüren ve cesedinin yanı başında saatlerce beklediği için, katatonik şizofreni olduğu düşünülerek psikolojik tedavi altına alınması Yılmaz için üst düzey askeri bir kişilikten Nietzschevari bir ifadeyle “üst insan” olmaya varacak yolu ardına kadar açacaktı.

Geçmişini ve yarattığı tanrıları öldürmek için çaba gösteren bu adamın yani Yılmaz’ın aslında tek istediği şey insanları öldürmemek ve dilediği hayatı kimsenin müdahale etmediği şekilde yaşamak. Kaldı ki eğer romanı okursanız, romanın sonuna doğru yaşamak istediği hayata adım adım, korkularını yenerek ulaşmaya çabaladığını da fark edeceksiniz. İlkin, çocukluğunun otoriter tanrısı olan baba figürüyle yüzleşti. Ardından gençlik yıllarının aşkı, ideolojisi ve ilk tutkusu olan tanrısıyla, Nazan’la yüzleşti. Art arda devirdiği tanrılar, Yılmaz’ı tek olan, mümkün tanrılar içindeki en hakiki tanrıya ulaştırmaya yetecekti. Ancak yine de ölmesi gereken tanrılar bitmeyecekti. Çetin’i, yakın dostunu tedavi gördüğü hastanede, kendisinden evvel çıldırmış halde gördüğü zaman, o anki savaşının da bir tanrıya mâl olacağını anlayalı çok olacaktı. Geriye bütün hayatını alt üst eden, cebini tok, gönlünü sersefil bırakan askerlik tanrısını öldürmek kalacaktı. Yaşamak istediği hayatı yaşaması için en az onun kadar çabalayan doktoru olan Melih Yarbayı da unutmamak gerek, tabi bir de âşık olduğu kadın var: Esin. Yılmaz’a yeniden yaşama, sevme, âşık olma duygularını yaşatan kadın. Tanrılarını bir bir öldüren Yılmaz’ın Hira’sı olacak olan kadın.

Savaşırken, medya tarafından yansıtılan, bizlere kahramanlık ve başarı nidalarıyla anlatılan operasyon haberleri Yılmaz’ın gözünde bir alaycı bakış yaratmıştır. AKBULUT kanaatimce; orada neyin nasıl olduğuna dair en ufak bir fikri olmayan, yaptıkları iş dışında bir şey bilmeyen jöleli saçlı, beyaz yakalıların olaylara mübalağa yapan algılarıyla haberleri bizlerin önüne getirmeyi -açık söylemek gerekirse- bu işi çok iyi yaptıklarının kanıtıdır ki, hala bizler o algıyla orada neler yaşandığının farkında olmadan yaşamımızı sürdürmeye ve onları dinlemeye devam ediyoruz. Bize bunu bir mesaj olarak vermesi de pek göz ardı edilecek bir şey değil.

Yalnızlık, aklın cehennemi; vicdan ise cehennemin kılavuzuydu.
Ve akıl; Her seferinde eriyeceğini bile bile kardan adam düşleri kurduran safdil tanrıydı!
Yıkılacağını bile bile kumdan kaleler yaptıran hülyalı mimar.

Bildiklerinle yorar, bildiklerinle yalnızlaştırır ve tutsak eder kalabalıklara…

HER SAVAŞ BİR TANRI ÖLDÜRÜR. Tanrılarını öldürerek yaşamaya niyeti olan herkesin gıyabında…
444 syf.
·Beğendi·10/10
Güneydoğu'da görev yapan başarılı bir subayın,babasıyla hesaplaşmasıdan,sevgilisinden af dileyişinden ve subayın ölümle,öldürmekle giriştiği hesaplaşmayı anlatan , anti-militarizme geçişini konu edinen harika bir kitap.Kesinlikle okunması gereken kitaplar arasında.Biraz sıkıcıydı,olaylar arasında sürükleyiciligi yoktu ama olsun yazarın emeğine sağlık.
428 syf.
·Beğendi·10/10
Süleyman Akbulut anılarını toplumsal sorumluluk bilinciyle kitaplaştırmış. Engelli sorunlarına kendi tecrübeleriyle parmak basmış ama kitabın tanıtımı yetersiz kalmış. Herkesin okuyup empati yapması gerekir. Sonuçta hepimiz engelli adayıyız.

Yazarın biyografisi

Adı:
Süleyman Akbulut
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
1970
Süleyman Akbulut, 1970’te doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 1988’de Hava Harp Okulu sınavlarını kazandı, deneme uçuşlarını tamamladıktan sonra birinci sınıfın başında ayrıldı. Ekonometri ve kamu yönetimi alanlarında eğitim gördü. Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nde yükseköğrenim görürken, 5 Ekim 1991’de geçirdiği bir trafik kazası sonucu belden aşağısı felçli kaldı. Felcin ardından bir yıl rehabilitasyon amaçlı tedavi gördü. 1998 yılından sonra, engelliler konusunda faaliyet gösteren kuruluşların yönetimlerinde görev aldı. Engellilerin haklarının kazanılması amacıyla yasal ve sosyal başvuru ve dava süreçlerini yürüttü. Yirmili yaşlarda yazdığı yazılarını Masalsı Yüzleşmeler isimli bir kitapta topladı. 2008 yılında Sandalye-Ben büyüyünce... mavi olacaktım isimli anı-roman türünde kitabı Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Halen, başta engelliler olmak üzere dezavantajlı gruplara yönelik ayrımcılığın önlenmesi ve haklarının kazanılması konusunda üniversitelere ve sosyal topluluklara yönelik seminerler veren Akbulut, Toplumsal Haklar ve Araştırmalar Derneği genel başkanlığını yürütmekte.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 17 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 24 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.