Yazar
Albert Caraco

Albert Caraco

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.2
507 Kişi
1.492
Okunma
269
Beğeni
9,9bin
Gösterim
Unvan
Yazar
Doğum
İstanbul, Türkiye, 8 Temmuz 1919
Ölüm
Paris, Fransa, 7 Eylül 1971
Yaşamı
ALBERT CARACO, yaklaşık dört yüzyıldır Türkiye’de yaşayan Sefarad bir ailenin oğlu olarak 1919 yılında İstanbul’da doğdu. Aile ilk önce Orta Avrupa’ya (Viyana, Prag, Paris) göç etti. II. Dünya Savaşı arifesinde, Nazi tehdidi karşısında Güney Amerika’ya göç etmek zorunda kaldı. Hayatını mutlak anlamda yazıya adamış münzevi bir kişilik olan Caraco; cinsellikten Yahudi sorununa, sembolizmden felsefi meselelere ve edebiyata dek her alanda, uzlaşmaz, sarsıcı ve provokatif metinler yazdı. Fransızca, Almanca, İngilizce ve İspanyolcaya son derece hakim olan Caraco, metinlerini Fransızca kaleme alan, aydınlanma geleneğinin takipçisi, modern üsluplu “klasik” bir yazardır. Geniş bir külliyata sahip Caraco genellikle nihilist ve karamsar bir yazar olarak görülür ve Cioran’a benzetilir. Yıllar boyunca intihar etmek istemesine rağmen ailesini üzmemek için bunu gerçekleştirmeyen Caraco, 1971 yılında babasının ölümünden birkaç saat sonra hayatına son verdi.
Demet Elmas
Kaos'un Kutsal Kitabı'ı inceledi.
104 syf.
Kaos'a Davet
Kaos'un ortasına bırakılmış bir yıkım manifestosu... Bildiğimiz gibi insanlık olarak bitik durumdayız. Ve yok olmalıyız, biz yok olursak doğa, dünya rahat bir nefes alacak diyor Caraco. Cehennemi tüketmeden cenneti getiremeyiz diyor. Yazar genel olarak bundan söz ediyor. Ahlakın ve imanın, hala mucizelere ve iyimserliğe inanmanın işkenceyi uzattığından, tepedekilerin yetersiz olduklarından ve bizleri uçuruma sürüklediklerinden... Yığınların kör ve sağır olmaları dolayısıyla bu yıkımın durdurulamayacak dereceye gelmiş olmasından bahsediyor. Fakat ne bahsetme... Kitaba başlamamla içimin kapkara olması bir oldu ama yine de bırakamadım. Kitabın sonuna doğru bu kitabı farkında olanlara yazdığını belirtiyor. Farkındalığın ağırlığı ezici fakat yine de okunması gerektiğini düşünüyorum. Keyifli okumalar demek isterdim lakin pek keyifli bir yolculuk olmayacağı aşikar. Derin bir nefes alıp kitabı öyle okuyunuz. Kitapla kalın.
Kaos'un Kutsal Kitabı
8.2/10
· 1.157 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
26
Quidam
Kaos'un Kutsal Kitabı'ı inceledi.
104 syf.
·
2 günde
·
10/10 puan
Birazdan okuyacaklarınız, 'inceleme' adı altında birleşmemişlerdir. Kendimi gerçekten bildim bileli vaaz vermekten ve/veya birine bildiğimi doğru ya da gerçek olarak lanse etmekten uzak durmuşumdur. Çünkü, ne kendimi bir şey hakkında bilgi sahibi görecek kadar özgüvenim veya kibrim olmuştur, ne de karşımdakinin kendi başına arayarak bulabileceği bir şeyi ona kendimce sunmayı uygun görmüşümdür. Samimiyet ile beraber durumlar değişkenlik gösterebiliyor. Ancak beni gerçekten tanıyanlar bilir ki, söylediklerim sadece beni ilgilendirir. Karşımdakine bakış açısı sunmaktan öteye gitmek istemem. Bedenlerimizi ne sıklıkla yıkıyoruz? Her gün? İki günde bir? Haftada bir? Sadece rahatsız edici bir koku alınca? Bu olgu her birimizde farklılık gösterebilir. Lâkin beyin yıkama, işte burada işler değişiyor. Bence, her birimizin her gün en az bir kez beyni yıkanıyor. Bu yıkama ve yağlama işlemini yapanlar değişiklik gösteriyor. Bazen ailemiz, bazen arkadaşlarımız, bazen dışarıdaki insanlar, bazen televizyonda veya gazetedeki insanlar, bazen buradaki insanlar vs. her yerde ve algımıza giren herkes tarafından yapılıyor. Bunun başlangıcı var mı ya da sonu? Kontrol etme veya engelleme imkânı var mı? Buna olumlu cevap verebilecek varsa eğer, saygılarımı sunarak kendisine inanmayacağımı belirtmek isterim. Çünkü, buna cevap verirken bile yıkanmış olarak konuşacaktır. Şimdi, bunca zırvalığı neden mi anlattım? Birazdan ben de vaaz vereceğim. Evet, ben de. Albert Coraco, bu konuda beni durdurulamaz duygu ve düşünce durumuna soktu. Bu vaaz konusunda benim kadar, en az o da suçlu. "Evrensel ölüme doğru ilerliyoruz, en bilgili ve görgülü olanlar bunun farkındalar, insan eserlerinin zincirinden boşalttığı bu musibetlere çare olmadığını onlar biliyor, uçarı varlıklar arasında trajik bir halleri var onların, gevezelerin ortasında sessizliklerini koruyorlar, gevezelerin vaat ettiği şeyi uçarıların ummasına izin veriyorlar, ne uçarıları uyarmaya kalkışıyorlar ne de gevezelerin aklını karıştırmaya, dünyayı yok olmaya layık görüyorlar, bizden ancak yıkım pahasına uzak tutulabilecek olan mutlak dehşet ile kusursuz çirkinlik içindeki bu serpilip gelişmedense felaketi tercih edilir buluyorlar." "Bizler mahkûmuz ve içimizden bunu bilenler seslerini duyuramıyorlar, duyurabildiklerinde ise suskunluğu korumayı tercih ediyorlar. Sağırlara vaaz vermek ve körlerin gözünü açmak neye yarar? Onları sürükleyip götüren hareketin içinde sebat göstermelerini engelleyebilir miyiz? Dosdoğru en korkunç geleceğe doğru gidiyoruz, bu gelecek bugünden yarına başlayabilir, daha biz başımıza geleni işitmeden kendimizi oraya gömülmüş bulacağız, içinde yaşanamayan evrende umutsuzca ölmekten başka bir seçenek kalmayacak bize." İşte, Albert Coraco'nun suçu bunlar. Kendimi cesaretli biri olarak hiçbir zaman görmedim. Ama korkaklığımla savaşmayı da hiçbir zaman bırakmadım. Çünkü cesaret, doğuştan gelir. Sonradan sahip olamayız. Belki an gereği yükselir, ama hepsi bu. Albert Coraco için ise tam tersi söz konusu. Ben onunkinden daha cesaretli bir kalem tanımadım. Hiçbir karanlık zerresini dışarıda bırakmayacak şekilde yazmış. En ufak baş çevirme ya da görmezden gelme ya da olanı reddetme vs. gerçeği hiçbir şekilde yadsıması yok. Kenara çekilip de izlemiyor. Her birimizin kaçınılmaz gerçekle yüzleşmesi için yazmış. Halının altına atılan tozları, halıyı kaldırarak göstermiş. Altı en kabarık olandan, sadece bir kez toz itilmiş halıya kadar hepsini açmış. Sonra da bizi öylece bırakmış. Neden? Çünkü, ilk başta imkân varken yapamadığımız temizliği, şimdi de yapamayacağız da ondan. En azından kendi pisliğimize bakmamızı istiyor. Ayna misali yansıma yapması için, durumu anlamamız için, kendimizi bilmemiz için vs. kısacası DÜNYA için. Neden DÜNYA peki? Nedeni göz önünde aslında. Tüm bu halıların ve tozların birleştiği tek bir yer var. DÜNYA. Herkesin evi olan DÜNYA. Tüm halkları ve tozları içinde barındıran DÜNYA. Ve tüm yaptıklarımız ile sahip olduklarımızın da evi olan DÜNYA. Bizim için her şeyin olduğu DÜNYA. Bu yüzden, DÜNYA'ya dönüp bak diyor. Ne hâle getirdiğini anla diyor. Her şeyden ötesi ise kendini anla diyor. Albert Coraco, bu kitapta tek bir düşünce yönelimine gitmemizi istemiş. DÜNYA'yı düşünmek. DÜNYA'yı nasıl düşünebiliriz peki? Kendimize ve çevremize bakarak. Tabii, burada unutulmaması gereken bir husus var. Gerçekçilik ve gerçeği yorumlamak. Albert Coraco, gerçeğin bir gün bizi ezip geçeceğinden emin. Ben de eminim. Sizler emin olmasanız da olur. Ne Albert Coraco'nun, ne benim, ne de DÜNYA'nın umrunda değil. Neyse, konuya giriş yapayım. Şimdi, DÜNYA'da en baskın türüyüz. Kendimize ait yaşama koşulları, yaşam için ihtiyaçlarımız, yaşamak için kurullarımız ile kanunlarımız, doyumsuz isteklerimiz ile arzularımız var. Ancak hepsinden öte ve yüce bir güç var. Doğa. İnsanoğlu ne kadar yücelirse yücelsin, ne kadar güçlenirse güçlensin ve ne kadar bilgilenirse bilgilensin doğanın önünde hâlâ bir hiçtir. Daha öteye gidemez. Hangi insan doğanın kanunu değiştirebilecek güçtedir? Hangi insan doğanın etkilerinden sıyrılabilir? Hangi insan doğanın gücünü kontrol altına alabilir? Hiçbirimiz. Bir araya gelsek de yapamayız. Sorun da tam olarak burada. Bizler çok kibirli varlıklarız. Acizliğimizi hiçbir şekilde kabul edemiyor ve gerçeği yadsıyoruz. Sonra sanrılı düşünceler ile isteklerimizi birleştiriyor ve tahrip etmeye başlıyoruz. Neyi tahrip ediyoruz? Önce çevremizde ne varsa onu. Çünkü, bizim gücümüz de kendimiz gibi iki yüzlüdür. Asla özüne direkt etki etmiyor. Etrafında etki edecek bir şey kalmadığında ancak yok edici gücü kendine yansıyor. Bu ve buna benzer sanrılı durumlarla doğanın karşısındaki acizliğimizi, anlık ve geçici güçlerle yadsıdık. Bir balta ile ağacı kestik, ormanlardan güçlü olduk. Boklarımızı nehirlere akıttık, okyanuslardan güçlü olduk. Hayvanları katlederek kürklerini giydik, hava durumlarından ve soğuktan güçlü olduk. Binalarımızı her yere diktik, topraktan güçlü olduk. Diğer tüm canlıları isteklerimiz için yaşattık veya öldürdük, hepsinden üstün olduk. Hepsini yendik. Ama yine de gücümüzü yetersiz bulduk. Sonra parayı ve sınırları bulduk, insandan güçlü olduk. İşin Tanrısal ve yüce boyutuna girmiyorum. Ancak orada da söylenebilicek çok şey var. Her neyse, kısacası her şeyden güçlü olduk. Fakat yenemeyeceğimiz bir şey olduğunu o zaman fark ettik. Ölüm. "Dünya çirkin, giderek daha da çirkinleşecek, ormanlar balta darbeleriyle yok oluyor, her yandan şehirler her şeyi yutarak yükseliyorlar, çöller her yerde yayılıyor, çöller de insanın eseri. Toprağın ölümü şehirlerin uzağa yansıyan gölgesidir, şimdi buna suyun ölümü de ekleniyor, sırada havanın ölümü var, ama dördüncü element olan ateş, diğerlerinin intikamını almak için varlığını sürdürecek; bizler, sıramız geldiğinde, ateşle öleceğiz." Beni tanıyan insanlar, doğa ile ne kadar içli dışlı biri olduğumu bilirler. Çocukluğumdan beri belgesel izlerim. Doğayı gözlemler ve onun hakkında yazılı bilgiler de edinmeye çalışırım. Daha dün bir belgesel serisi bitirdim. Belgesel yedi bölümden oluşuyor. DÜNYA'nın farklı alanlarından hayvanları ve yaşamsal mücadelelerini ele alıyordu. Altı bölümü böyleydi. Yedinci bölümde ise doğanın tahribine, hayvanların yok olan yaşamlarına ve habitatlarına ve son olarak da insanların bunların daha iyiye gitmesi için çabalarını anlatıyordu. Açıkçası, bu son kısmı ironik. Çünkü, onları bu duruma biz soktuk. Ne kendileri ne de başka bir güç. Sadece insanların eseridir. İronik olan ise; bu durumu 'insanoğlu' olarak biz yaptık, ama bunda katkısı olmayan ve zararı engellemeye çalışanlar uğraşıyor. Şunu demek istiyorum, bir tane çita uzmanı vardı. Beyefendi, Amerikalı. Ancak Afrika'da yaşıyor. Yaklaşık 20 senedir orada. Afrika'nın doğal hayatı çitlerle çevrili artık. Kaçak avcılık ve artan insan nüfusundan dolayı onları korumaya almaları gerekmiş. Tüm yabani hayat koruma altında. Her neyse, çitaların habitatları geniştir. Bulundukları yerde avcı olanlar arasında en altta yer alır. Aslanlar, leoparlar, timsahlar vs. hatta avladıkları bile bazen ölümlerine neden olabiliyor. Hızları tek avantajları ve güçleri olduğu için her bir çitanın çok büyük alanlara ihtiyaçları vardır. Hem avlanma hem de çiftleşme için böyledir. Az önce bahsettiğim çitlerle vahşi yaşamı koruma olayı, onlarda ters tepiyor. Çünkü, aşamadıkları için farklı genetiğe sahip çitalar ile tanışma ve kaynaşma fırsatı yakalayamıyorlar. Sonra da akraba üremesi işte. Kısa vadede sorun teşkil etmese de, uzun vadede hem genetik çeşitlilik, hem de sıkıntılı gelecek nesiller olacağından büyük bir problem teşkil ediyor. Bu Amerikalı beyefendi, yaklaşık 200 tane çitayı bir taraftan diğer tarafa taşımış. Sırf ürümeleri ve genetik çeşitlilik olsun diye yapmış. Bir nevi onlar için çalışıyor. Ancak bunun şöyle bir olayı var. Taşımak için çitayı uyuşturucu iğne ile vuruyorlar. Sonrada küçük bir kafese hapsediyorlar. Yaklaşık 150-200km arası mesafe arabayla yolculuk yapıyorlar. 1-2 gün sürüyor bu. Çita gibi bir hayvan için de bu kronik stress demektir. Çünkü, her şeyi hız ve hareket olan bir canlı, sadece olduğu yerde dönebilecek kadar kısıtlanıyor. Bu da kronik stress yaratıyor. 20 çita taşınma esnasında kronik stresten dolayı ölmüş. Ne kadar tesiri olduğunu buradan siz hesap edin. "Şehirlerimizi ancak yok ederek değiştirebiliriz, hem de o şehirlerin içini dolduran insanlarla birlikte yok etmek gerekse bile... Bu insan kıyımım alkışlayacağımız zaman da gelecektir. Artık o zaman hiçbir şey karşısında geri çekilmeyeceğiz ve en barbar şey olarak gözükse bile, bizler kaosun ve ölümün rahipleri olacağız, düzen bizim kurbanımız olacak ve saçmalığın sona ermesi için düzeni feda edeceğiz, doğal felaketleri arttıracağız, kötülüğü misline çıkartacağız. Böylece arzulanmadan doğanları ve daha fazla çoğalma umudu taşıyanları cezalandıracağız, onlara yaşamanın asla bir hak değil, bir suiistimal olduğunu ve yok olmayı hak ettiklerini öğreteceğiz, çünkü aşırı kalabalık insanın bunalttığı dünyaya çirkinlik katarak fazla yer tutuyorlar. Biz onarmak istiyoruz ve bu nedenle yok etmeyi düşünüyoruz, uyuma yeniden kavuşmak istiyoruz ve bu nedenle kaosu sevgimizle silahlandırıyoruz, her şeyi yenilemek istiyoruz ve bu nedenle hiçbir şeyi affetmeyeceğiz. Çünkü eğer canlılar böcek olma ve karanlıklarda, uğultu ve pis koku içinde hızla üreyip çoğalma tercihinde bulunsa bile, biz onları engellemek ve İnsan’ı soyunu kurutarak kurtarmak için buradayız." Bunun üzerine ekleyebileceğim gerçekten çok şey var. Gemi rotalarını balinaların avlanma alanlarına yapan ticaretçiler, sıcaklık değişimlerinden dolayı son 20 yılda dörtte bir küçülen kutup ayıları ve kutuplarda 5-6 haftalık fazla süren yaz mevsimi vs. bir çok olay sayabilirim. Ama hanginizi gerçekten derinden etkiler ki ya da hanginiz bunları öğrendikten sonra bir şeyler değiştirmek için çabalar ki? İki yüzlülük gibi görmeyecek olsaydım eğer; insanoğlunun, insanoğlu üzerindeki etkilerini de anlatabilirdim. Ancak diğer canlılara yapılanları ve durumlarını görünce, bizler gerçekten hak etmişiz. İnsanoğlunun katlanması gereken acılar hem varoluşsal, hem de kendi kabahatleridir. Bu yüzden, ne kadar umrumda olsalar da değiller. Kendim de dahil. Çünkü, tüm bu anlattıklarımın öfkesini ve utancını her hücremde hissediyorum. Sizlerin de hissetmesini isterim. Öfkeniz ve utancınız ile içten içe yanmanızı isterim. Sonra Kırmızı Anka Kuşu gibi küllerinizden doğabilirseniz eğer, çevrenizdekileri de küllere çevirebilirsiniz. Sonra da kaos ve yıkımdan güzel bir şeyler çıkarabiliriz. Albert Coraco'nun burada da katılıyorum. Artık ne iyilikle, ne de umutla bu DÜNYA ya da insanoğlu kurtuluşa eremez. Yok olmamız lazım. DÜNYA ve kendimiz dahil tüm canlılar için yok olmalıyız. Sonra da küllerimizden tekrar doğmalıyız. Ama geçmişi yadsıyarak ya da baskılayarak değil. Bütünüyle alaya alarak ve onlara acıyarak yapmalıyız. Çünkü, bizlerin ve bizden öncekilerin oluşturdukları ortada duruyor. Gözlerimizin önünde duruyor. Halıyı kaldırın ve bakın. Hangisini tozun varlığı sizi rahatsız etmiyor? "İnsanlar hem özgürdür hem bağlı, arzu ettiklerinden daha özgür, fark ettiklerinden daha bağlıdırlar, çünkü faniler kitlesi uyurgezerlerden ibarettir ve onların uykudan uyanması asla düzenin çıkarma değildir, yönetilemez olurlar çünkü o zaman. Düzen insanların dostu değildir, onları keyfince yönetmekle yetinir, ender olarak uygarlaştırmaya, daha da ender olarak insanileştirmeye çalışır. Düzen şaşmaz olmadığından, onun hatalarını günün birinde telafi edecek olan şey savaştır, ve düzen bu hataları iyice arındığı için savaşa gidiyoruz; savaş ile istikbal birbirinden ayrılmaz gibiler. Tek kesinlik şudur: Ölüm, tek kelimeyle, her şeyin anlamıdır, insan ölüm karşısında sıradan bir şeydir yalnızca, halklar da aynı; Tarih bir tutkudur, azaptır, kurbanları sürüyledir, içinde yaşadığımız dünya cehennemdir, hiçliğin ılımlılaştırdığı bir cehennem. Bu cehennemde, kendini tanımayı reddeden insan kendini feda etmeyi tercih eder, o çok kalabalık hayvan türleri gibi, çekirge sürüleri, fare orduları gibi feda etmeyi tercih eder, içinde yaşadığı dünyayı yeniden düşünmektense yok olmanın daha yüce olduğunu, sayılamayacak kadar çoklukla yok olmanın yüceliğini hayal eder." Bizler hiçbir şey yapmazsak eğer, doğa kendi işini kendi görecektir. İçindeki mikrobu yok edip atacaktır. Bizle veya bizsiz DÜNYA yine de dönecektir. "Dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir." -Goethe İşte, Albert Coraco'nun gün yüzüne tekrardan çıkarttığı düşüncelerim bunlar. En azından bir kısmı bunlar. Burada hepsini açıklayabilecek kadar cesaretli değilim. Ama Albert Coraco'nun cesareti var. Benim vaazım da bu kadardı. Eğer sizin de bir parça cesaretiniz varsa, bu kitabı okuyun derim. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.
Kaos'un Kutsal Kitabı
8.2/10
· 1.157 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
18
133
Betül Culhacılar
Kaos'un Kutsal Kitabı'ı inceledi.
104 syf.
Başucu kitabı, bütün hayatım boyunca açıp açıp yeniden okumam gerekiyor, yaşadığım dünyaya dair farkındalığımı arttırmak için, unuttuklarımı hatırlamak için, bomboş şeyler uğrana verdiğim savaşları umursamamak için. Aslında kocaman bir düzenin küçücük bir parçası olduğumu hiç unutmamak için.
Kaos'un Kutsal Kitabı
8.2/10
· 1.157 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
7
Uğur De Molinari
Supplemento alla psychopathia sexualis'i inceledi.
135 syf.
yaratılan ''form'' aslında kaos'un kaos'u...
Belli kalıplar içerisinde dönüp duran entelektüel söylemlerden olmayan, koşullanmış sapkınlığı, batı medeniyetinin yarattığı ahlaksızlık alanlarını ve dinin yarattığı ahlaksal yıkımı irdeleyerek oldukça net söylemlere yer vermiş Caraco. bu üç refleksin ''gerçek özgürlük'' vaadiyle ortaya çıktığını, ve yarattığı algı üzerinden ''kültürel kısıtlama'' yarattığı için insan ahlakını yok ettiğini savunuyor bu eserinde. dini otoriteler ve devlet kanalları aracılığıyla toplumun önüne koyulan ''baskın ahlakın'' insanın, davranış bozukluklarına neden oluşundaki etkisini ele alıyor. ve Caraco bunları işlerken her defasında ortaya çıkan sosyal düzeni yeniden kurgulanması için ortaya çıkarılan normların toplumsal şiddeti yarattığını ve bu noktada kadına şiddet konusunun önüne geçilemez bir hale dönüştürdüğünü savunuyor. toplumsal sorunlar tek tek ortaya çıkarmış bence Caraco. neden türkçeye çevrilmiyor bu muazzam eserler anlamıyorum. Kitabın en dikkat çekici kısmı ise Caraco'nun hristiyanlığı ve özellikle katolik mezhebini hispanik olarak tanımladığı bölüm oldu. hispanik katolik kilisesi okumalarında kilisenin vajinal orgazmın klitoral orgazma göre üstünlüğünü öne sürdüğünü tespit etmiş ve cinsel psikopatların ortaya çıkmasında din oligarşisinin cinsellik hakkında bu kadar çok söylem ve yönlendirme (algı) yaratmasına bağlamış. tek kelimeyle inanılmaz.
Supplemento alla psychopathia sexualis
OKUYACAKLARIMA EKLE
17