Adı:
Post Mortem
Baskı tarihi:
2008
Sayfa sayısı:
111
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944989787
Çeviri:
Işık Ergüden
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Versus
Yirminci yüzyılın az sayıdaki karanlık, nihilist düşünür-yazarlarından Albert Caraco külliyatı, "Kaosun Kutsal Kitabı"nın ardından "Post Mortem"le devam ediyor.
Caraco’nun en anlaşılır metni olsa da, Eser’in bütünlüğüne dahil: Son derece yalın, ama aynı ölçüde incelikli, "alengirli", daima muhteşem, daima katlanılmaz. Caraco’nun paradokslardan aldığı haz bu kısa ve otobiyografik metnin her yanından fışkırıyor. Müteveffa "Sayın Anne"nin ardından yazılan bu metin sevgi ile nefretin incelikli oyunlarının sergilendiği ender eserlerden biri. Nefretini açıkça ifade eden Caraco, nevropatça tiksindiği yaşamının kaynağı olan, doğuran, hadım eden bu "Sayın Anne" figürü karşısında sevgisini de gözler önüne serer.

Bu "hayal kırıklığına uğramış hümanist"in, bu "insanlık holocauste’u tellalı"nın gözünden, tek lütfa değer varlığa, "Sayın Anne"ye yazılmış bu "kara-lama", Caraco’nun soğuk nesnelliğiyle gizlemeye çalıştığı ama bütün ketlenmelerinin ve yaratısının belki de temellerinde bulunan bir kırılganlığın, acının, en güzel, en lirik ifadelerindendir.

Bu yas anlatısı, aynı zamanda, Ezeli Dişi üzerine, her varlığın içindeki tensel ve tinsel dişi üzerine de bir tefekkürdür.

Her sayfada tek paragraflık yazı tarzıyla, Caraco, tekrar tekrar okumaya, düşünmeye ve belki de boşlukları, kâğıdın, yaşamın boşluklarını doldurmaya ya da bu boşluklara bakabilme cesaretine sahip olmaya davet ediyor bizi..
111 syf.
·2 günde·Beğendi
Albert Caraco uzun zamandır dikkatimi çeken bir yazardı. Basılı okuduklarımla birlikte telefondan da okuduğum bazı kitaplar var. Sayfa sayısı 32 olunca, hemen e-kitap olarak başladım. İyi ki de okumuşum.

Yazarda hissettiğim en kuvvetli duygu yabancılaşmaydı. Hüznünde dahi, sanki bir başkasından bahseder bir sakinlik ve kayıtsızlık vardı. Misal, ''... fikirlerim beni hislenmekten men ediyor, hatta üslubum hislenmenin yakınına yanaşmamı bile yasaklıyor.'' Bir başka örnek: ''Köklerimi acının olduğu kadar zevkin de reddi içine salıyorum, sevgim ermişçe bir ilgisizliğe varıyor, artık bu ilgisizlikle kaynaşmışım, bütün yaşamım bir ölüm okulu, aslında pek bir meziyetim yok ve çocukluğumdan beri kendimi asla rahat hissetmedim, kalıcı rahatsızlıkların eline düşmüşüm ve ancak deva buldukça varlığımı sürdüyorum.''

Kaleminde insanı oldukça şaşırtan bir etki var. Bazen sarsıcı diyebileceğimiz, bazen de şaşırtıcı bu kısa kitap, yazarın bütün hayatını ve bilhassa ölümünü öğrendiğimizde, bir nevi kanıt niteliğinde. Yazar annesi ve babasına, evlat acısı yaşatmamak için, ölmek kararını çoktan vermişken, intihar etmemiş. Önce annesini, kısa zaman sonra babasını kaybetmiş. Babasını kaybettikten 2 saat sonra da intihar etmiş. Yaşamak için değil, ölmemek için bir sebebi kalmamış. Zaten yaşamak için hiç sebebi olmamış.

İçinde hep bu tuhaf yabancı hisle yaşayan yazar, anladığım kadarıyla çok da kibar bir insanmış. Dünya neredeyse umrunda olmamasına rağmen, hatır onun için hep önemli olmuş. Aslını isterseniz düşünceleri neredeyse tutarsız, aynı paragraf içinde birbiriyle çelişen cümleler kurmuş. Tutarlı düşüncesi bir tek ölümden yana olmuş. Eylem olarak da anne ve babasına davranışları hep tutarlıymış. Bunun dışında içindeki garip zihin çalkantıları, vurduğu kayayı hiç aşındırmamış gibi.

Kadınlarla ilgili oldukça ilginç ve belki de kızacağınız türde cümleler kurmuş. Misal, kadınlar aşağılık varlıklardır. Fakat ben yazara kızamadım. Çünkü derdi hakaret etmek değil. Peşi sıra gelen cümle, erkekler daha da aşağılıktır. Kimi yerde kadınların erkekleri kullandığını, dertlerinin sadece kendi dış güzellikleri ve beğenilmek olduğunu ifade etmiş. Sonra erkeklere dönüp, kadınları üreme aracı olarak gördüklerini belirtmiş. Kadınlara bunu yaparak onları bu doğum düşüncesiyle sınırlandırıp şartlandırdıklarını belirtmiş. Kendi ifadelerinden birisi şu: ''Ben kendimi erkeklerin de kadınların da uzağında hissediyorum, birleşmeleri bana oldukça gülünç geliyor, evliliktense yalnızlığı, babalıktansa hiçliği tercih ediyorum, kadınlar bizim için teselliden ziyade tehdittir, tersi bir yanılsamadır, ama onların büyülerini bozmak için nefse hakim olmak gerekir.'' Kadınlar, erkeklere göre daha az akıl yürütüyormuş, acınacak haldelermiş. (?????) Daha az akıl yürütmeye tekme ve yumrukla zorlanıyor olabilirler mi Sayın Caraco? Mesela kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin. Neydi bir de kadının aklı kısa, saçı uzun olur. Bu sözler acaba hangi zihnin ürünüdür? 

Kadınlarla ilgili kurduğu çok fazla olumsuz cümle var. Lakin bir yerde de övüyor. Bu yüzden düşüncelerini tutarsız buldum. Kadın erkeğin dengi değildir, kadın olarak kadın eşitsizdir, derin nitelikleri kişisellikten yoksundur gibi düşünceleri var. Bir yandan da her erkek değilse de birçok başarılı erkeğin arkasında kadın vardır düşüncesi de var.  #32399784

''Yumuşamayı reddediyorum, kendimi çileci yaptım'' demiş. Bu cümlesinde dahi çok sakin bir reddediş var, lakin bir o kadar iradeli ve kararlı bir insan. Kısa ama tok bir kitap. Benim gibi birçok fikrine katılmasanız dahi ifade tarzındaki kuvvet ve sakinlik, ilginizi çekebilir ve beğenebilirsiniz. Farklı ruhları dizilerde sadece izliyoruz ama kitaplarda sanki o insan oluyoruz. Bu da sıyrıksız tecrübe oluyor işte.

Annesi onun hayatına en büyük etki eden kişi olmuş. Kitap boyunca ondan Sayın Anne diye bahsedilmiş. Kadınlarla ilgili düşüncelerinin yegane sebebi. Ona hem hayran hem de mesafeli, hem yakın hem oldukça uzak.

Aşktan vazgeçmek, annesine göre şart. Bu, bir insanın sağduyulu olduğunun göstergesi. Kadın, kadınları sürekli kötülemiş. Kadınlar, ona göre bir canavar. Ayrıca, kendisi çok bakımlı ve güzel bir kadınmış. Akciğer kanserine yakalandığı için ömrünün son anları sıkıntılı geçmiş. O dönemde dahi makyaj yapmaktan ve takı almaktan vazgeçmemiş. Albert Caraco annesi için gidip takılar aldığını ifade ediyor. Bir erkek için oldukça ince bir davranış değil mi? Peki annesinin makyajsız halini oğluna gösterip, sonra kendisini iyice boyadıktan sonra oğluna, bu surata iyi bak ve kadınların ne kadar numaracı sahtekar olduklarını gör demesi? :) Kendisi hep ilgi odağı olmuş ve bunun için de çabalamış. Ama oğlunun kimseye ilgi göstermesini istememiş. Bunda da başarılı olmuş. Doğru mu yaptı tartışılır. Ama oğlunun düşünce dünyasındaki kuvveti yadsınamaz. 

Annesi acı çekerken, yazar ötenaziyi tercih edeceğini söylemiş ve insanların zaten ölecekken ilaçlarla uyuşturulmasını, merhametin kurbanı olmak diye nitelendirmiş. Acı içinde yaşamaktansa fiziksel cinayet lütuftur düşüncesinde. Şöyle bir bakarsak, hepimiz en az bir kere intiharın eşiğine gelmiş ya da mutlaka geleceğizdir. Çünkü hayat gerçekten kaldırmakta zorlandığımız acılarla dolu. Üstelik fiziksel olarak acı çekmek de öyle kolay değil. Şahsen ben inançlı bir insan olmasaydım, beni bu dünyada hiçbir şey tutamazdı. Sevmiyorum bu dünyayı. İyilerle karşılaşmak, yaşamayı kolaylaştırıyor. Yaşamak çok zor geliyor bana.

Albert Camus'nun Yabancı'sını bilirsiniz. O kitabı beğenenler, aynı tatta ama farklı türde bir eser okumak isterlerse bu kitap ideal.

Konuya döneyim, annesiyle ilgili o kadar çok düşüncesi var ki. Hangi birine değinsek diğeri eksik kalır. Bütün dünya görüşü onunla şekillendiği için ona olan sevgisi ve nefretini ifade edişinde de yabancılaşma kuvvetle hissediliyor. Ben de düşüncelerimi ifade ederken tutarsızlaşacağım endişesine düşüyorum. Annesi onu yatılı okula göndermiş. Dahası dadılar ilgilenmiş. Kadın bir çocuğu olmasının sadece tasasız kısmıyla ilgilenmiş. Oğluna, onu boğacak kadar sıkı sarılırmış, Caraco yaşı ilerledikçe kimsenin onu öpmesini ve sarılmasını istememiş, bundan bıkmış çünkü. İşin diğer bir tuhaf yanı ise vakit geldiğinde, oğlunun sadece kendisiyle ilgilenmesini beklemesi ve oğlunun da büyük bir nezaketle ve of demeden annesiyle ilgilenmesi. Bence bilinçaltında biraz bu konuya tepki var. Sanki annesini hiç affedememiş gibi. Ama karakteri düzgün olduğu için, insanlığından asla vazgeçmemiş diyebiliriz. Ona hep saygı duymuş, onun hasta olmasına ve böyle ölmesine çok üzülmüş. Lakin daha evvel de değindiğim gibi bütün düşüncelerini, sanki bir başka insandan bahsediyor bir havayla anlatmış.

Ölümü yaşamın diyeti olarak görmüş, ölecek olanı sevdiğimizi ve tehdit altında olana ilgi duyduğumuzu düşünmüş. Bir nevi haklı. Bu düşünceyi şöyle çevirsek, bir canlı zarar gördüğünde ona -normal insanlar- merhamet duyar. Çünkü ölmesi endişe verir. Ama ölmeyecek olsa, bu merhamet o kadar kuvvetli olur mu? 

Annesi, Caraco 40 yaşını aştıktan sonra öldüğü için, oğlu ona müteşekkir. Çünkü yokluğuna alışmadan ölseydi sefil olurum demiş. Babam vefat ettiğinde, kardeşimi ben de benzer bir mantıkla teselli ettim. "Babamızı bilecek yaştayken öldü. Onunla birçok hatıramız var. Daha genç yaşta da vefat edebilirdi" dedim. Bu en hüzünlü meselelerden biridir bilirsiniz. Hepimizin ciğerinde türlü türlü izler var. Bardağın dolu tarafına bakmak zorundayız. Her türlü bu hayatı yaşayacağız. Sefil olmaya, derbeder olmaya karar vermek de, Rüzgar Gibi Geçti'deki Scarlett misal, eğilsek de devrilmemeye mecburuz. Düşsek de kalkmak zorundayız. 

Garipsediğim bir şey var ki önsözde çevirmen şöyle bir not düşmüş: ''Albert Caraco 10 Temmuz 1919'da Konstantinopolis'te, dört yüzyıldır Türkiye'ye yerleşmiş Sefarad bir ailenin oğlu olarak doğdu.'' Bildiğim kadarıyla Konstantinopolis, 1453'ten beri İstanbul. :) Üstelik yazar Konstantinopolis demeyi tercih etmiş olabilir, kitapta da İstanbul yerine Konstantinapolis denilen bir cümle var. Ama önsözde de böyle geçiyorsa, bir art niyet ararım. 

Yazar bir Yahudi. Tüm kitap boyunca Yahudiliğe değindiği hemen her an onları da eleştirmiş, daha doğrusu aşağılamış. İğrenç bir iyimserlikle hayata tutunduklarını, hayâsız yani utanma duygularının olmadığını, sefil insanlar olduklarını belirtmiş. İnanç noktasında da kendi ifadesiyle düşüncesi şu: "Tanrı bizi sevmiyor ve bir sevgi nesnesi de değil, Mistisizm özünde Narsisizmdir, kişisel Tanrı ise saçmalıktan başka bir şey değildir, yoksulların teselli bulma ihtiyacı kendi alçalmalarının kanıtıdır, yoksa varsaydıkları figürlerin gerçekliğinin değil... Filozofların Tanrı'sı bana yeter, ben de bir kişiyim ve kendi dışımda kimse aramıyorum, müebbet ölüme razıyım, kurtuluş fikri bana bir taşkınlık gibi geliyor, kurtulmak metafizik bir tecavüz yalnızca. Sayın Anne her türlü Mesihçiliğe karşı Klasisizmi tercih ediyordu; ermişler gibi haklıydı."

Yazar, Cioran'la karşılaştırılan bir isim. Cioran çok daha insanı sıkan ama tok bir kaleme sahip. Onu okumak da gerçekten sabır işi. Zor ilerleyen bir kalemi var. Lakin Caraco'da ilerlemek onun kadar zor değil. Sıkılmadan, ilgiyle okunacak bir insan Caraco. Kaos'un Kutsal Kitabını da yakın zamanda okumak istiyorum. Düşücelerine neredeyse yüzde yüz katılmadığım bir yazar. Ama ifade ediş tarzını sevdiğim bir kalem oldu bile. Artık sıkmamak adına burada noktalıyorum. Okuyacak herkese keyifli ve ilgi çekici bir okuma dilerim.
111 syf.
·2 günde
Anne...
Anne desem, kaç kavram sığdırabilirsiniz içine?
Kaçı sevgi dolar, kaçı nefret kusar cümlelerinizin?
Ya da aldığınız ahlaki eğitim ve değer yargıları nefretinizi gösterme cesareti verebilir mi?
Kutsal saydığımız tabuları yıkabilir misiniz?

Annelik... Kutsal bağ... Fedakarlığın diğer adı. Çocuğumuza fedakarlık adı altında bilmeden aşıladığımız ve hayatına yön veren kararların bir araya geldiği kavram belki de...
Kadınlara yüklediğimiz sorumluluk... Kişiselleşmelerine izin vermediğimiz, onları başka herhangi bir işe yaramadıklarını hissettirdiğimiz olgu. Herkesin kutsal saydığı üremeyle ilgili değerlerin aslında birçok erkek tarafından tiksindirici ve korkunç bulunduğu, kadını erkeklerin gözünde aletten başka bir şeye dönüştürmeyen makam...

"Post Mortem"... Ölümden sonrası demek.
Caraco' nun annesinin ölümü üzerine yazdığı bir eser. Ama anne ve ölüm dışında birçok kavramla karşılaşmanız kaçınılmaz.

Baskın karakterde bir anne... Caraco gibi hiçliği kendine dost, ölümü de sonsuz huzur edinmiş bir evlat... Hem sevgisini, hem de nefretini aynı anda yansıtan bir evlat. Bunu en iyi kitabında kendisi dile getirmiş yazar: 'annesini sevmediğini düşünen bir adamın ağzından çıkan tuhaf bir sevgi dili'

Bu kitapta annesinin Caraco üzerindeki etkisini okuyunca neden kaosa kutsal bir kitap döşediğini anlayabiliyorsunuz. Annesini kendisini iğdiş etmesiyle ve bu istemediği dünyaya getirmesiyle suçlarken bir yandan da ona duyduğu sevgiyi de ima ediyor.

Annesinin etkisiyle kadınlarla ve cinsellikle de ilgilenmeyen Caraco, kitapta kadınlar ve erkekler üzerine de epey noktaya değiniyor. Bir yandan kadınları alçartırken bir yandan onları destekler nitelikte ifadelerde bulunuyor. 

Kitabı okurken 'bari sevgiyi de karalama be adam' diyorsunuz ama annelik, kadınlık ve üretkenlik gibi sevgi de Caraco'nun karanlık düşüncelerinden nasibini alıyor. Günümüzde insanoğlunun değerlerin içini bu kadar boşalttığını düşünüp fark edince de adamı eleştirdiğinize utanıyorsunuz. Diyecek tek şey kalıyor: Keşke bazı gerçekler bu kadar gerçek olmasa....

Caraco ve onun üzerine yapışıp kalmış iki kavram yine baskın kalmış kitapta : Nefret ve Ölüm.

Post Mortem' le birlikte Caraco defterini de kapatmış bulunuyorum. Zira yazarın sadece 2 kitabı Türkçe'ye çevrilebilmiştir. 22 eserinden sadece 1 tanesinin İngilizce'ye çevrildiğini düşünürsek çok şanslı olduğumuzu bile söyleyebiliriz. Bunun için Işık Ergüden'e ne kadar teşekkür etsek azdır. Keyifli okumalar...
111 syf.
Post mortem..ölüm sonrası şeklinde anlamlandırabileceğimiz negatiflik yayan bir yas kitabı yada yazarın içini döktüğü daha doğrusu kustuğu bir yapıt kendisi zaten kötümserliği ile tanınan bir yazar ancak onda çok ayrı bir hava var kesinlikle kitapları okunası.Bir diğer kitabıyla okumaya devam ediceğim yazar olmuştur kendisi ve bu kitabı iyi bir başlangıçtır.
111 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Kaosun Kutsal Kitabı Albert Caraco'nun en bilinen kitabı ve bu sebeple ben de önce onu okumuş ve çok beğenmiştim. Fakat bir yandan yazarın  bu kadar kötümser, negatif nasıl olabildiğine de hayret etmiştim.Post Mortem'i okuduktan sonra, keşke önce bu eseri okusaydım diye düşündüm. Yazar hakkında çok daha fazla fikir sahibi olmamı sağladı çünkü.

Post Mortem annesinin ölümü üzerine yazılmış bir nevi analiz ve kendi şifrelerini de çözdüren kitabı. İstanbul'da doğan, Seferad bir ailenin çocuğu olan Caraco, annesinin etkisinde kalmış. Son derece dominant bir karakter olan annesi tüm düşüncelerini oğluna sevecenlikle empoze etmiş, bunu kitabı okudukça hissettim. Akciğer kanseri olup bunu kendisine söylemeden, ölümüne kadar sürekli annesiyle birlikte vakit geçirmiş. Hastalık sürecini, ölümünü, sonrasını ve çocukluğundan itibaren kendisiyle olan ilişkisini, yönlendirmelerini kaleme almış.
Nihilist, pessimist bir yazar olan Caraco yine annesinin etkisiyle kadınları, cinselliği reddetmiş.
Kitabında bundan da söz ediyor. Babasını da 2 yıl sonra kaybedince kendisi de yaşamına son veriyor.
111 syf.
Eee... Post Mortem olup da Post Mortem'i okumamak olmazdı tabii. Hatta bu zamana kadar bekletmiş olmak bile ayıp oldu ama... Sanırım bu kitaptan kaçışım, kasvetli ve huzursuz edici olmasına dair duyduklarımdandı. Ha bir de, ifade etmeden geçmeyeyim, nickimi bu kitaba borçlu değilim. Hatta kitabı, nicki kullanmaya başladıktan çok sonra öğrendim.
Kitap bana o kadar kısa geldi ki, epub formatında okumanın da verdiği şüphecilikle, kitabın epub formatının kırpılmış olduğunu düşündüm ve bunca zamandır okuduğum epub ve pdf kitaplara dahi şüpheyle yaklaştım bir an. 100 küsur sayfalık kitap, epub formatında ancak 40 sayfaya yakın bir sayfada sona erdi. Yine de bu bile yeteri kadar örseleyici idi.
Post mortem, ölümden sonrasını ifade etmektedir. Tıbbi olarak, ölümden sonra vücutta meydana gelen değişimler ve buna ait bulgular, post mortem bulgular olarak ifade edilir. Kitapta elbette ki bu ölüm sonrası halinin maddesel etkilerinden değil, geride kalanlar üzerindeki ruhsal etkilerinden bahsediliyor. Anlatıcımız, Sayın Anne'nin ölümünden sonra hayatında meydana gelen değişimlerin yanında, Sayın Anne'nin, hayattayken de kendisini nasıl şekillendirdiğini ve bugünkü düşüncelerini meydana getirdiğini anlatıyor. Kitabın temeli bu konu üzerine kurulu.
Sayın Anne, küçük yaşta annesiz kalmanın etkilerini taşıyor ve annesizliğin acısını çıkarmak, annesiyle yaşayamadıklarını yaşayabilmek için tek çocuk sahibi olmak istiyor ve onu yetiştirme tarzı da tıpkı, çocukken annesinin kendisini yetiştirmesini isteyeceği tarzda oluyor. Bu aşamada aklıma gelen ve yine dem vurmaktan çekinmeyeceğim konu şu: Çocuklarınızı kendi açlıklarınızla doyurmaya kalkmayın ve onları kendiniz gibi yetiştirmeye çalışmayın. Her birey, kendi başına bir dünya iken, aynı hayatları çocuklar üzerinde kopyala- yapıştır formatıyla uygulamaya çalışmak, saçmalığın daniskası. Zaten genetik olarak pek fazla seçilim imkanı yok ve istese de istemese de gen havuzunuzdan beslenip şekillenerek dünyaya geliyor çocuğunuz. Bari düşünce havuzunuzdan da beslenmesin ve ona doğruyu yanlışı öğrettikten sonra, kararlarını vermesi hususunda onu rahat bırakın. Tabii ki koruyup gözetmeyin demiyoruz ama bırakın da gerektiğinde hata da yapsın, ki böylece düştüğünde yerden kalkmayı öğrensin. Bu nutkun kitapla paralel olmadığı konusunda haklısınız belki ama burada da Sayın Anne'nin, alttan alta da olsa oğluna empoze ettiği hayat felsefesi, onun ilerdeki kişiliğini de şekillendirmiş olmuş. Hatta yer yer boynuz kulağı geçmiş olacak ki, anlatıcımız, annesinin bazı huylarını bile beğenmeyip bunu daha ileri bir nihilistlik ve umursamazlık boyutuna taşımış.
Kitapta kadınlar ve erkekler hakkında birçok anekdot var. Kadınlara dair anekdotların temelinde ise, annenin sevilmeye dair bencilliğinden doğan bir nefret duygusu var. Tamam, tespitlerde doğruluk payı var, lakin bu tespitlerin temelinde, kendisine bağlı evladının, kendisinden sonra ve kendisinden daha fazla olarak birini sevebileceği korkusu da var. Yani bunu salt, kadınlara karşı tetikte olma uyarısı biçiminde empoze etmiş olamaz. Nihayetinde de zaten, Sayın Anne, anlatıcının gözünde bambaşka bir kimliğe bürünüyor. Oedipus Kompleksi'nin etkileri var mıydı derseniz, bunun yüzeyde değil de derinlerde var olduğuna dair bir kanaat oluştu bende.
111 syf.
·Beğendi·10/10
Albert Caraco, normalde 40'tan fazla kitabı bulunan, fakat sadece iki tanesi Türkçe'ye çevrilmiş, nihilizmin en karanlık yerlerinde gezinen, kaos yazarı. Işık Ergüden sayesinde harika bir çeviriyle iki kitabını da olsa okuyabildiğimiz için çok şanslıyız.
Post Mortem, anlam itibariyle "otopsi" demek. Bu kitapta, annesinin ölümünden sonra Caraco, annesine olan duygularını da harmanlayarak hayatın bir otopsisini yapıyor aslında. Kaotik düşüncelerini annesinin kaybını ele alarak ifade ediyor, bu sırada duygularından ne kadar hoşnutsuz görünse de yazdıkları insanı bu dünyadan uçup götüren bir karamsarlığa sürüklüyor.
111 syf.
·1 günde·Beğendi·7/10
Bazen , ne kadar inkar edersek edelim, muhakkak hayatımıza , gelişmemizde ya da mutlu olmamıza sebep olan insanlar girmiştir. Albert caraco icin Annesiydi, onun değimi ile onu gelecekteki güçsüz veya boynuna zincir olabilecek duygulardan koruyan, eğiten.
Soguk gerçeklerin tam gözünün içine bakmak isteyenler sanırım bu kitapla başlamalı
111 syf.
·2 günde·8/10
Albert CARAC’nun intihar etmesi kaçınılmazdı zaten yazar dünyaya dair hiç bir umudun, sevginin , güzelliklerin gerçek olmadığını sürekli insanların kendini kandırıp durduklarını savunuyor bu süreçte annesinin ölüme karşı verdiği savaşta nasıl aciz olunduğunu anlatıyor ve asıl olan konu ise bunu anlatırken annesini ne kadar çok sevdiğini , ölümünü ise bir türlü kabullenemediğini okuyucularını hissettiriyor.
Ben yaşadım mı, hiç bilmiyorum, benim yaşamım çevrilecek bir sayfadan fazlası asla olmadı, yaşım elliye gelirken, elimde mürekkebin kararttığı sayfalar kaldı yalnızca.
Albert Caraco
Sayfa 41 - Epub
Sevgi mi, sevgisizlik mi? İkisi birden belki, ya da sırayla, bilmiyorum, emin olun hiç bilmiyorum..

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Post Mortem
Baskı tarihi:
2008
Sayfa sayısı:
111
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944989787
Çeviri:
Işık Ergüden
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Versus
Yirminci yüzyılın az sayıdaki karanlık, nihilist düşünür-yazarlarından Albert Caraco külliyatı, "Kaosun Kutsal Kitabı"nın ardından "Post Mortem"le devam ediyor.
Caraco’nun en anlaşılır metni olsa da, Eser’in bütünlüğüne dahil: Son derece yalın, ama aynı ölçüde incelikli, "alengirli", daima muhteşem, daima katlanılmaz. Caraco’nun paradokslardan aldığı haz bu kısa ve otobiyografik metnin her yanından fışkırıyor. Müteveffa "Sayın Anne"nin ardından yazılan bu metin sevgi ile nefretin incelikli oyunlarının sergilendiği ender eserlerden biri. Nefretini açıkça ifade eden Caraco, nevropatça tiksindiği yaşamının kaynağı olan, doğuran, hadım eden bu "Sayın Anne" figürü karşısında sevgisini de gözler önüne serer.

Bu "hayal kırıklığına uğramış hümanist"in, bu "insanlık holocauste’u tellalı"nın gözünden, tek lütfa değer varlığa, "Sayın Anne"ye yazılmış bu "kara-lama", Caraco’nun soğuk nesnelliğiyle gizlemeye çalıştığı ama bütün ketlenmelerinin ve yaratısının belki de temellerinde bulunan bir kırılganlığın, acının, en güzel, en lirik ifadelerindendir.

Bu yas anlatısı, aynı zamanda, Ezeli Dişi üzerine, her varlığın içindeki tensel ve tinsel dişi üzerine de bir tefekkürdür.

Her sayfada tek paragraflık yazı tarzıyla, Caraco, tekrar tekrar okumaya, düşünmeye ve belki de boşlukları, kâğıdın, yaşamın boşluklarını doldurmaya ya da bu boşluklara bakabilme cesaretine sahip olmaya davet ediyor bizi..

Kitabı okuyanlar 95 okur

  • Seda
  • Sein zum Tode
  • Ali Can
  • Saudade
  • Pyotr
  • 'berna
  • Dream bird
  • Orhan IŞIK
  • Cansu
  • Ömer İŞIKER

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%0
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%25
25-34 Yaş
%40
35-44 Yaş
%20
45-54 Yaş
%10
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%30
Erkek
%70

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%18.4 (7)
9
%23.7 (9)
8
%31.6 (12)
7
%18.4 (7)
6
%2.6 (1)
5
%2.6 (1)
4
%2.6 (1)
3
%0
2
%0
1
%0