Alev Güçlü

Alev Güçlü

Çevirmen
8.1/10
98 Kişi
·
274
Okunma
·
0
Beğeni
·
81
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
136 syf.
·9/10 puan
‘İnsan doğuştan mı suçludur, toplum mu onu suçlu yapar?’ sorusuna tokat gibi bir cevap Pascual Duarte ve Ailesi. Edebi bir dille harmanlanmış sarsıcı bir metin. İspanya’da iç savaş sonrası dönemde taşrada yaşayan bir adamın, hiyerarşik toplum düzeninin bir parçası olmanın ve yine bu düzenin çürüttüğü aile içinde büyümenin sonucunda yavaş yavaş çürümesinin hikayesi. Yaşadığı toplumda var olma mücadelesi veren bireyin toplumla ve çevresindeki diğer insanlarla çatışması, çaresizlik ve öfkesini yansıtması ve en nihayetinde içten içe yabancılaşması, çözümü şiddette arayışı kısacık bir metinde hem çok sürükleyici hem çok gerçekçi anlatılmış. Yer yer Albert Camus’nün Yabanc romanını anımsatan kurguda, kitaba adını veren kahramanımız Pascual Duarte’nin hapse girdikten sonra kaleme aldığı hayat hikayesini kendi ağzından okuyoruz. “Zengin ve yoğun nesri” nedeniyle 1989 Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen yazar Camilo Jose Cela’nın güçlü bir kalemi var, yer yer Machado de Assis’i de anımsatan üslubunu çok sevdim. Pascual Duarte ve Ailesi, yazarın ilk romanı ve Arı Kovanı ile beraber iki büyük romanından biri kabul ediliyor. Juan Rulfo, Gabriel Garcia Marquez ve Roberto Bolano gibi büyük yazaları da etkilemiş Cela. Arı Kovanı’nı 2021’de okuyacağım, öncesinde bu kitapla başlamak istedim yazara ve çok ama çok sevdim. Mutlaka tavsiye ederim.
303 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10 puan
1989 yılında Nobel Edebiyat ödülü alan İspanyol yazar Camilo Jose Cela'nın ülkemizde şu anda var olan ve benim bulabildiğim tek kitabı. Kitap gerçekten ilginç bir kitap.Çok farklı bir uslupla yazılmış. Aslında tür olarak roman ama dümdüz yazılmış,herkesin anlayacağı ve kolayca okuyabileceği şekilde düzenlenmiş bir kitap değil. Onun için ben bu kitaba direkt olarak bir romandır diyemiyorum.Kitap benim gözümde,farklı tarzda yazılmış, dramatik bir öyküler yumağı görüntüsündedir.

Konu, İspanya iç savaşından sonra,1940 lı yıllardaki Madrid'de geçiyor.Öncelikle bir kafe deki patronun,çalışanların,daimi ve geçici müşterilerin bir tasviri yapılıyor ve bunların o andaki diyaloglarına yer veriliyor.Daha sonra bu kişilerin kafe dışındaki özel hayatları,yakınları,yakınlarının yakınları hatta yakınlarının yakınlarının da yakınlarını içine alan onlarca öykü, daldan dala atlanarak,geçmişli gelecekli ama hep dramatik öyküler olarak bize aktarılıyor.Bu aktarım sırasında da yüzlerce karakteri de tanıma fırsatınız oluyor.Tabiiki hafızanız güçlüyse,yoksa isimler bile insanın kafasını allak bullak etmeye yetiyor.Yazar bize iç savaş sonrasında,Franco döneminde ülkesinde yaşanan , yoksulluğu,haksızlığı,insanların ruhsal çöküntü içindeki yaşam mücadelesini ve her zaman olduğu gibi bu durumdan yine kadınların daha çok zarar gördüğünü,onların daha çok aldatıldığını ve mecburiyet karşısında yaşadıkları dramatik olayları anlatıyor.

Kitap,kolay okunmuyor,yüzlerce karakter tarifi ve olayları içeren öykülerin kısa kısa dönüşümlü olarak ani geçişler şeklinde yazılmış olması, hem okumayı hemde konuyu kavramayı zorlaştırıyor. Ama sonuçta Nobel ödülü almış bir yazarın en önemli iki eserinden biri.

Sonuç olarak ben, kitabı, farklı tarzda yazılmış bir kitap okumak isteyenlerin okuyabileceği, düz ve kolay okunan bir kitap okumayı tercih etme düşüncesini taşıyanların ise hiç hoşlanmayacakları bir kitap olarak değerlendiriyorum.
136 syf.
·3 günde·9/10 puan
Kitap kapağında bir bıçak varsa o kitapta illaki bir cinayet vardır.
Feleğin sillesini yemiş, talihin yüzüne hiç gülmediği Pascual Duarte, hapishanedeyken öz yaşam öyküsünü barındıran anılarını anlatır bize.
Yoksulluk, ölüm, kayıp ve talihsizliklerle dolu bu yaşam hikayesini okurken aklıma Yu Hua'nın Yaşamak adlı kitabı geldi. Ama dili onunki kadar yürek burkan tarzda değil. Jose Cela, en acı olayları anlatırken bile kullandığı muzip diliyle yüzünüzde tebessüm oluşturabiliyor.
Akıcı üslubu ve işlediği konusuyla okunası bir kitap. Tavsiye olunur.
136 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10 puan
Bir erkeğin çözülüşü.
Adım adım, önceden haber de vererek üstelik.
Gözlerini açtığı aileden gelen mirasla.
İlgisiz, kopuk, temelsiz bir aile. Her birey temiz doğuyor doğmasına ama bazıları çok çabuk kirleniyor. Çamura bulanıp debeleniyor, elinden tutanı bırakın, battıkça itiyor insanlar onları. Bundan keyif alıyorlar.
‘Kötüydü’ demenin dayanılmaz hafifliği ile.
Ancak o bataklıktaki kişinin elleri, boğazlıyor sizi.
Ölümünüz olmasa bile düşüşünüz onların dudakları arasından oluyor.
.
Kan izlerinin peşinde’yi okurken de bu yalıtılmışlık hissini duyumsamış ve etkisine girmiştim.
Seçimlerimiz, başımıza gelenler, muhtemel gelecek olaylar aslında sıkı ancak görünmez bağlarla iç içe.
.
Camilo Jose Cela, bireysel hiddetin sınırlarını sorguluyor; 11 aylıkken ölen bebeğine yas tutan ama bir yandan incir çekirdeğini doldurmayacak bir olay için adam bıçaklayan Pascual Duarte ile.
.
Başlangıçta, yazarın Türkçe basımına önsözü,eseri üzerinde yaptığı temizlik notları ve sonda eserin el yazmasının fotoğraflarının yer alması ise dikkat çeken detaylardı.
Çevirisi Prof. Dr Arif Alev Güçlü’ye (ki yazarın Güçlü’den Dostum olarak bahsetmesi de eklenmeli) kapak tasarımı ise Hakan Güngör’e ait.
136 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Pascual Duarte, hapishanedeyken çocukluktan başlayarak hayat hikayesini bizlerle paylaşır ve kitap bu şekilde başlar. İlgisiz bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelmesi zaten hayata bir sıfır yenilgiyle başlamış olur. Başlarda uyumlu bir birey olsa da ileriki yaşlarında uyumluluğundan eser kalmaz. Bunu köpeğini öldürdüğü sahnede açık bir şekilde görebiliriz. Aslında hayatına baktığımızda çok üzüntüler çekmiş evlenmiş ama yine yüzü gülmemiş dram üstüne dram bir hayat hikayesine sahip. Ama ne yazık ki ailenin başlardaki tutumu Pascual'ın idama kadar gitmesine sebep olur. Bizler doğuştan kötü değiliz bizi kötü ve suçlu yapan malesef çevremizin bize karşı tutumu. Akıcı üslubu ve işlediği konusuyla okunası bir kitap. Tavsiye ederim. Mutlaka Pascual ile tanışmalısınız.
310 syf.
·1 günde·8/10 puan
Başlangıçta bir üçleme olarak düşünülen bu kitap 1945 ila 1948 yılları arasında yazıldı, ancak kitabın basımı için bir üç yıl daha geçmesi gerekti. Üstelik kitap İspanya’da değil, Buenos Aires’te basıldı. Bunun en önemli sebebi o sırada İspanya’da devam eden Franco rejimiydi. Yasaklanma sebebi ise kitabın aşırı müstehcen bulunmasıydı; seks ve hapishanelerdeki homoseksüellikten bahsetmesi kitabın İspanya’da basımını 1963 yılına kadar erteledi. İspanyolların ikinci Cervantes’i olarak gösterilen Nobelli yazar Cela ülkemizde pek bilinmeyen bir yazar, bunun en açık delili ise eserlerinden sadece dört tanesinin dilimize çevrilmesi. Bu çevrilen eserler içinde dünyaca en çok bilineni hiç kuşkusuz “Arı Kovanı”dır. “Pascual Duarte ve Ailesi” ise yazarı tanımak adına okunabilecek ilk kitabı bence. Diğer kalan iki kitabı ise bu iki kitap yanında son derece sönük kalmakla birlikte bana göre pek fazla okuma zevki de vermiyor.

Kitap savaş sonrası İspanya’da yazılmış en önemli eser olarak kabul ediliyor. Yazar eserinde Franco rejimimin ilk yıllarında İç Savaş’tan çıkan Madrid toplumunun bir panoramasını sunuyor. Ancak bunu yaparken iç savaştan hiç bahsetmiyor. Bunun yerine yazar bu savaşın birey ve toplum üzerinde bıraktığı etkileri yazıyor ve bu sayede belki savaşın insan psikolojisi üzerinde ne gibi tahribata yol açacağını okura göstermiş oluyor. Yazara göre herkesin yaşamı bir romandır ve bu kitapta 300’e yakın karakter var ve dolayısıyla burada 300 tane roman olmuş oluyor. Ancak bu kitapta bahsi geçen olaylar bir roman olmanın ötesinde karakterlerin yaşamından kısa anlatılardır.

Tarih: Madrid, 1942. İç savaş bitmiş, İkinci Dünya Savaşı’nın en civcivli anı.

Kitap altı bölüm ve bir final bölümünden oluşuyor. Kitap 4 günlük bir zaman aralığını kapsıyor. Her bölüm günün farklı saatlerinde geçiyor: sabah, öğle, akşam, gece gibi. Kitabı okumak isteyen okurlar için tavsiyem bölümleri şu sırayla okumaları: 1,2,4,6,3,5 ve final. Gerçi zaman ve mekân kavramının fazlasıyla iç içe geçtiği, zamanın paramparça olduğu böyle bir anlatıda bu sıralama okuyucu için nispeten bir anlam ifade edeceğini düşünüyorum. Her bölümde bir ana karakter olmakla birlikte bunun yanında pek çok alt karakter de mevcuttur ve anlatılanlar hep bu karakterlerin yaşamlarından kısa kesitlerdir. Anlatılan hiçbir olayın ne başı ne de sonu var. Hiçbir karakterin bir sonraki bölümün karakteriyle bir bağı yok. Her bölüm kendi içinde münferit bir bütün. Tüm bu anlatılar arasında ilk bakışta bir uyum, bir bütünlük göze çarpmıyor. Herkesin yaşadıkları farklı çünkü ve genelde konuşmalar hep önemsiz olaylar etrafında dönüyor. Aslında burada anlatılan her şeyi bir arı kovanına benzetmek mümkün. Bir arı kovanına girdiğinizi hayal edin. Göreceğiniz şey sağ sola hızla uçup duran arılar, duyacağınız tek şey anlamsız sürekli devam eden bir vızıltı. Burada da farklı bir şey yok. Arı kovanı burada Dona Rosa’nın kafesidir ve bu kafenin müdavimleri (arıları) Madrid’in her kesiminden insanlardır. Kafe adeta bir mikrokozmoz görevi üstlenir. Buraya gelenler genelde aynı kişilerdir ve geliş saatleri de hiç değişmez. Buradaki insanlar arılar kadar çalışkan değildir. Zengin olsun fakir olsun hepsinde bir tembellik, bezmişlik, boşvermişlik, yorgunluk vardır. Ruhen çökük durumdadırlar. Genç yaşlı, zengin fakir hepsi aynı sorunlarla karşı karşıyadırlar: hayatta kalmak ve monotonluk. Bu kafeye girdiğinizde kulağına bir sürü anlamsız sıradan konuşma çalınacaktır; kim kime ne diyor, kim neden bahsediyor takip etmek çok zor. Kitapta yer alan 300 kadar insanın konuştuğunu hayal ederseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Ancak tek başına hiçbir anlam ifade etmeyen bu diyaloglar ya da kişisel öyküler ancak bir araya getirildiğinde bir anlam ifade ediyor. Her arının tek başına yaptığı iş küçük olsa da hepsi birlikte çalışınca ortaya büyük bir iş çıkar. Buradaki durum da aynıdır. Bir petekteki her bir göz bir araya gelerek peteği oluşturur. Her karakterin önemsiz gibi görünen anlatısı hep birlikte büyük bir anlatının bir parçası oluyor: İspanya’daki fakirlik ve mutsuzluk.

Kitapta işlenen konulara gelelim şimdi. Bu toplumda herkes bir şekilde para bulmak ve karnını doyurmak, aile geçindirmek zorundadır. Parası olanlar parası olmayanlara karşı adeta Hitler’miş gibi davranırlar. Parası olmayanlar para bulabilmek adına orospuluk yapar. Fuhuş, bireyin ekonomik durumunu düzeltmek adına ilk başvurduğu eylemdir. Kendini satanlar bundan hiçbir pişmanlık duymaz, çünkü bireyin hayatta kalmaya çalışması, karnını doyurması her türlü etikten, ahlaki değerden çok daha önemlidir. Tabii erotizm burada karın doyurmak dışında farklı amaçlar için de kullanılıyor. Kimisi sırf bedensel arzularını tatmin etmek için bu yola başvururken, kimisi içinde bulunduğu sefaleti, acıyı unutmak için bu eyleme karışıyor. Aşk burada konuşulması gereken belki de en son konudur. Soyut bir düşünce haline gelmiştir çünkü. İç savaşın getirdiği belirsizlikte kimin ne zaman öleceği, ne olacağı belli değilken insanın geleceği düşünmesi ve buna yatırım yapması biraz gülünçtür. Hiçbir şey kesin değildir. Kaderin belirsizliği herkesi günübirlik yaşamaya, ister zevk versin ister acı versin anın getirdiği zevklerin tadını çıkarmaya itiyor. Zorluklar ve sorunlar herkes için geçerlidir ve zevk anı geldiğinde bunu kaçırmamak gereklidir. Kimse nereye gideceğini, ne yapacağını bilemez durumdadır. Herkes boş, amaçsız bir varoluş içinde acı çekmektedir. İnsanlar arasında iletişim problemi de had safhadadır. Aslında kimse kimseyi dinlemez, çünkü herkesin kendine yetecek kadar sorunları vardır. Yabancılaşma, yalnızlık, ikiyüzlülük savaş sonrası Madrid toplumda fazlasıyla kendini gösterir, en çok da Dona Rosa’nın kafesinde.

Sonuç itibariyle kitabı okumak isteyen okurlar için şöyle bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Kimin kim olduğuna pek takılmayın, sadece diyaloglara kulak verin ve onları yargılayacaksanız da içinde bulundukları şartları bir kez daha düşünün. Okuması oldukça zor olan bu kitap aynı ölçüde okura büyük bir keyif veriyor. Keyifli okumalar.
136 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10 puan
Pascual Duarte ve ailesi için -"Büyük ihtimalle Don Quijote'den sonra en çok okunan İspanyol romanı." The New York Times- der kitabın kapağında.Bu bile oldukca etkileyici.Bu arada Nobel Edebiyat ödüllü
Şiddetin yaşam biçimi olduğu,sefil bir evde dünyaya gelen Pascual Duarte hissettiklerini, ailesini, aşkını,başından geçenleri idama mahkum olduğu yerden mektup şeklinde zaman zaman felsefi konulara da değinerek anlatmış,bir bakıma da iç dökmüş,kendini ifade etmiş.
Romanı okurken Marquez'in Kırmızı Pazartesi'sini hatırlattı bana.Bunun sebebinin Latin kültürünün etkisi olduğu da yadsınamaz tabi.
Bu arada yazarın- dostum-dediği çevirmenin isteği üzerine yazdığı önsöz çok güzeldi.
136 syf.
Hepimiz kendimizce birer yargıç olduğumuzu sanırız bir suçun işlenmesinin ardından o olayı duyduğumuzda. Bu kez bir insanın doğumundan itibaren nasıl "suçlu" olageldigini, koşulların ve zamanın onu ne şekilde biçimlendirdiğini bu kısacık kitapta görebileceksiniz. Keyifli okumalar...
152 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10 puan
Çok değişik bir kitaptı. Gerçek bir hikaye olması etkileyiciliğini daha da arttırıyor tabi. Mutsuzluğun ve değerlerin uzak yaşayan insanların içinde bunun sorgulamasını yaşayan ve sonunda sıradan bir katile dönüşen bir adamın hikayesi.
303 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Bayan Rosa'nın,kahvesindeki müşterileriyle ilişkileri,kaba saba ama hemen kafada canlanan samimi halleri...Başta karakterler çok fazla karışınca hepsini bir yere yazmayi düşündüm ancak okuduğum yorumlardan sonra 350 kadar karakter olduğunu öğrenip vazgeçtim evet karakter çok çok çok fazla arada bu kimdi deyip geriye dönüşleri ve hafızayı zorlamalari çok yaşasam da keyifli sımsıcak bir roman okumuş oldum...

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 274 okur okudu.
  • 7 okur okuyor.
  • 210 okur okuyacak.
  • 3 okur yarım bıraktı.