Alim Akca

Alim Akca

Yazar
10.0/10
4 Kişi
·
3
Okunma
·
1
Beğeni
·
21
Gösterim
Bütün güzelliklere erilir ama göze erişilmez, diye düşündü İhsan Efendi. Gözün güneş gibi olduğunu, gıdasının doyurmayacağını, insanı kurutacağını, sonunda yakacağını anladı.
Alim Akca
Mevsimler Kitap
-Peki, hangisini tercih ederdin?
-Neyin hangisini?
-Anneni bulmayı mı, beni kurtarmayı mı?
-İkisini de…
-Öyle şey olmaz. Birini söyle.
-Hangisini söyleyeyim?
-Seni kurtarmayı, de.
-Seni kurtarmayı tercih ederdim.
-Biliyordum böyle diyeceğini. Ruhum! Nigârım!
İnsanların kaderleri de beyinlerinde yazılıdır. Fakat beyin, kaderdeki o şeyi zamanı gelene kadar saklamayı bilir. Kendi sinirlerinden, ruhundan bile… İşte, sen kaderini saklamayı bilmiyorsun. Her şey yüzünde yazıyor senin…
"Dillendirmek istemiyorum ama ben galiba öldüm. Canım, dillendirmesi mi kaldı, basbayağı öldüm işte. Senden gizlim saklım mı var Fehmi Efendi? Öldüm hem de kara toprağın altına girdim.”
“Vallahi öldüğümü ta öğlene doğru tabuta konulunca anladım. O ne güzel bir sedir ağacı kokusuydu! Kızlığımı, anamın babamın çağını hatırladım. Bir kavak ağacını kestiydik de ben yerdeki ağacın en uç dallarını sevdikçe, ne bileyim, uçuyorum mu zannettim ne oldum, bir sevindim, coştuydum… Sonra oracıkta, kavak ağacının yanı başında anam bir keşkek pişirmekteymiş de biz evlatları onu beklemekteymişiz gibi oldu. Bu hayaller içindeyken bir kadın ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı ama nasıl ağlamak! Kimmiş bu, neden böyle ağlıyor, diye aranıp dururken bir de baktım ki bu ağlayan, ben değil miyim? Her şeyi işte, o anda anladım. Yüz yaşından sonra bile öldüğüne şaşıyor insan.”
“Ben daha bir şey görmedim anacığım. Kendimi bilmesem veli olduğumu, bir kerametle dünyayı gezdiğimi zannedeceğim. Bizim İhsan Hoca Efendi Araf, Araf derdi, ora mıdır ki burası? Sanki toprağın altına hiç girmemişim… Şu fırıncılar yok mu şu kör olmayası fırıncılar! Sabahın seherinde mis gibi ekmek çıkarıp kokusunu ortalığa yayan cânım fırıncılar… Nefsim bir ekmek çekiyor ki sorma! Mezarımdan çıksam, gönlüm düştü, gözüm kaldı a yavrum, Allah’ını seversen bir somun ver, desem ne olur? Desem, o da korkudan altına kaçırmasa, sıcak sıcak bir küçük ekmeği verse yiyebilir miyim ki? Yiyemem, ah yiyemem! Yaaa… Şu toprağın iki arşın altında benim üzüldüğüm de bu. Ne işkembesine düşkün, ne sümdük karıyımdır ben! Kız, Mevlûde, sen hakikaten zırdelisin! Bir de sorgudan, sualden korkarsın…”
“İlk zaman kendi derdime düşüp evlatlarımı da unuttum. Ama şimdi özlüyorum hepsini. Müftî’yi bile be… Kocalarımı mı? Hah hayyy!.. Allah senin iyiliğini versin Fehmi e mi! Güldürme beni şu kabir toprağında. Ne kadar ayıp! Hem bakalım kimin akıbeti ne ola…”
“Yakup -ah, Yakup- şu saatte çoktan uyumuştur. Ağzı yastığına akmıştır bile. Karanlıkta bir şeylere çarpmaktan korkarmış gibi kımıltısız uyur… Aa, Yakup’umun yanında şimdi Müberra yatardı sahi. Belki de uyumaz öyleyse… Hi hi hiii!.. Aman, hiç güleceğim yoktu! Vallahi billahi evlendiğini unuttum da yatmasını, etmesini ondan aldım ağzıma. Zeliha bir güzel tembihleyeydi yeni gelini bari. Zeliha anasının gözüdür, işini bilir. O da Müberra gibiydi evimize geldiğinde. Ondan da cahildi hatta. Ona da her şeyi ben öğrettim… Ah, Mevlûde şaşkını, sen yüz sene bekle bekle de çocukların zifaf gecesi öl! Öksüzlerin her bir şeyleri gibi acıya karıldı şu saadetleri de!”
"Bir tek lafz-ı celîlin sonundaki güzel he'yi nefesin rengiyle, yani mat mürekkeple yaz. Çünkü “güzel h” nefesin zikridir. “He” harfinin mahreci göğüsten ve ciğerlerden gelen nefes ile çıkar. Böylece soluk alıp veren her varlık, her nefeste hû diyerek Allah'ı anar."
"Mecnûn yola düşmüştür… Geyiklerin ayak izlerinde birikmiş yağmurlardan iki avucuna su alır. Fakat sevgiliyi düşününce içemez, avuçlarında suyla devam eder yoluna. Ve dağlardan, çöllerden aştığında, sürekli bir dua hâlinde göğe açılmış ellerinde sudan eser kalmamıştır. Avucunda ha su varmış, ha yokmuş; Mecnûn anlar ki su renksizdir. Onun rengi, onu tutan avucun, içen ağzın, muhafaza eden testinin rengidir. Tıpkı sevgilinin, âşık ile aynı renk, aynı ten, aynı can olduğu gibi… Fakat o Mecnûn çöl bitip önünde çalkanmaya başlayan denize düştüğünde, suyun mâî olduğunu; ismini sudan alan bu rengin, yalnızca denizde boğulanların gözüne göründüğünü öğrenir.”
"Hadi, şu ulu Keşiş Dağı’nın da ne renkte olduğunu bildir de sohbetimizi ağlamayla değişmeyelim.”
“Dağ bembeyazdır. Güneşin kendisidir…”
“Ya Bursa?”
“Yemyeşil…”
“Yollar?”
“Karadır, zulmettir.”
“Çöl”
“Sarıdır.”
“Gökyüzü?”
“Kırmızı.”
“Aferin sana, aferin… Şaşılacak şey! Bunları nasıl öğrenebildin?”
“Er-Rahîm’i, kına rengi mürekkep ile yaz.Çünkü Er-Rahîm’in ifade ettiği rahmet, Rahmân’ın lütfu olan rahmeti iyiye kullanarak çalışanlara bir mükâfat olmak üzere verilen rahmettir. Ondaki rahmet, dünya ve ahiret için gayret etme şartına bağlıdır. Bu yüzden mürekkebinde, ancak aydınlıkta kendini gösteren, yarı aydınlıkta bile simsiyah olan; yani kızıl olmak için güneş ışığını şart koşan kınayı tercih et. Ki kınanın alevleri, görenlerin gözlerindeki feri canlandırsın. Harama yapışıp kalmış miskin ruhu uyandırsın…”
Er-Rahîm ismi tecelli etmiş, Kâmuran Ağa’nın bile tahmin edemeyeceği kadar ustalıklı ve güzel bir eser ortaya çıkmıştı. Koyu renkli ebrûnun ortasında korlanan, kızıllanan elif, lâm, râ, hâ, yâ ve mim harfleri, kapkara yağmur bulutlarının ortasında peş peşe çakan şimşekleri andırıyordu. O da belki sırf çırağına bu ismi böyle güzel yazmayı öğrettiği için rahmete nail olacağını umuyordu. Mim’in kuyruğunu çektikten sonra Yakup da sanki ortaya nasıl bir manzara çıktığını görüyormuş gibi hüsn-ü hattın önünde bekledi. Şahadet parmağıyla göstererek
“Elif burada mı? Râ burada mı?” diye sordu. Kınayı bildiğini, küçükken ninesinin saçlarına, kaşlarına ve kirpiklerine kına yaktığını anlattı.
“Er-Rahmân, ‘ezelde bütün yaratılmışlar hakkında rahmet irade buyuran; sevdiğini, sevmediğini ayırt etmeksizin bütün mahlûkatı nimetlendiren’ demektir. Bu ismi yazmak için kırmızı mürekkebi tercih et.” dedi Kâmuran Ağa. “Çünkü kırmızı, kanın, hayatın rengidir. Rahmân olan Allah, bizleri bir hiç olmaktan kurtarıp şükredeceğimiz ya da isyankâr olacağımız kendisine malumken her birimize kan, ten ve can verdi. Narin derimiz açılır ve kan akmaya
başlar, işte o zaman kırmızının kıymetini anlarız. Âlemde kırmızı tükendiğinde hayat biter. Kırmızı, bizim taş olmaktan da ot olmaktan da farkımızdır. Şeytan, kanımızın
rengini bilseydi, ‘Ben ateşten yaratıldım, Âdem ise topraktandır…’ diyerek kibirlenmezdi. Kırmızı bizim ateşimizdir,
yüreğin her vuruşunda alev alır... Kırmızıyı öğrendiysen şimdi onun üzerine biraz beyaz mürekkep ekle ve karıştır,
böylece pembeye ereceksin. Çünkü rahmet, kalp yumuşaklığıdır. Yumuşaklığı pembe ile göster ki yakmayıp ısıtan
bir ateş olsun. Rahmân’ın merhameti nasıl imanlı-imansız, suçlu-itaatli, gayretkeş-miskin ayırt etmeksizin bütün âlemi
kaplıyorsa; pembenin neşesi bütün suya aksetsin. Ona bakan her kimse, ahlâkını ayırt etmeksizin, canına can katsın..
328 syf.
·Beğendi·10/10
BENİ GÖREMEZSİN romanı tıpkı Küçük Prens, Tutunamayanlar, Bartleby, İnsancıklar gibi kendi türünün ilk örneği olacak bir kitap.
Anlatıcı, 16. yy.da yaşanmış olaylara şahit olmuş bir cin. Yine kitabın ifade ettiğıne göre bu cin gelip yazarı buluyor ve ona kitabı yazdırıyor. Bu da bakış açısını çok çeşitlendiriyor.
Cinler, öldükten sonra da aramızda dolaşan ruhlar bu kitapta korkunç yaratıklar olarak değil; acıkan, özleyen, âşık olan, pişman olan birer fani olarak karşımıza çıkıyor.
Körlük, yaşlılık, suçluluk, kölelik, ayrılık gibi yoksunluklara karşı bütün yoksunluklardan uzak olan isimlerie Esmaül Hüsna'ya başvurmayı ögretiyor kitap. Fakat bunu vaaz verir gibi değil, bütün günahların insan olmanın bir parçası olduğunu savunarak ve pişmanlığın bir dönüşüm için bulunmaz bir nimet olduğunu kabul ederek yapıyor.
Ebussuud Efendi, Kanuni gibi tarihi şahsiyetler birer karakter olarak karşımıza çıksa da asıl kahramanlar Yakup, Kamuran Ağa, Leyla Hanım ve İhsan Efendi gibi kendisi sıradan, hikâyesi sıradışı insanlardır.
Renklerin anlamları, ebrû sanatının sırları ve capcanlı örnekleriyle Osmanlı İstanbul'unun gündelik hayatı roman boyunca okurun içine işliyor.
328 syf.
·9 günde·10/10
İnsanı her zaman ürkütmüş olan ölümün kabir hayatının ve kıyametin uğradığımız haksızlıkların telafi edileceği günler olduğunu hatırlatan, cinlerin perilerin ve şeytanın da Allahın kulları olduğunu komik örnekleriyle ortaya koyan sıra dışı kitap.
İnsan acizdir fesattır başkasının iyiliğini çekemez sevmediğine düşman kesilir sevse yüzüne gözüne bulaştırır... fakat kendini en mükemmel olana ulaştıracak bir öz taşır.
Kanuni dönemi İstanbulunun dil zenginliği eşyası kıyafeti yemekleri aşkları hüzünleri eğlenceleri çok canlı bir dille anlatılmış. Kitapta anlatılana göre bütün hikayeyi bundan 400 küsur sene önce yaşamış Fehmi isimli bir cin naklediyor. Fakat işin tuhafı yazar sanki gerçekten böyle bir cinden bilgi almış gibi tarih kitaplarında bulamayacağımız detaylarla bir masal alemi örüyor... Belki de gerçekten bir cin haber vermiştir her şeyi.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 3 okur okudu.
  • 1 okur okuyacak.