Andre Le Gall

Andre Le Gall

Yazar
7.5/10
2 Kişi
·
12
Okunma
·
0
Beğeni
·
47
Gösterim
Kaygı yüklü insan bedeninin kurbanı mıdır yoksa ruhunun tanığı mı? Bu kıskaç nevrozun kıskacı mıdır yoksa özel bir yaşam içinde hissedilen insani sefaletin kıskacı mı?
Kaygının kendisi. "Hastanın yaşadığı kişilik yapısının sarsılmasıdır. Kaygıyı hissetmez bile, kaygı kendisidir, kaygıyla özdeşleşmiştir, bireyin ve nedenin kaybolduğu, dile getirilemeyen bir sarsıntıdır bu." Ortama karşı mücadele eden organizmanın aldığı müthiş darbeden başka bir şey olmayan bir sarsıntıdır bu. Kaygı krizlerine karşı mücadele edebilmek için onu güncel kapasitesine uyarlanmış yeni durumu içine yerleştirmek de etkilidir.
Freud'a göre, "kaygı sözcüğünün belirgin özelliği bir tehlikenin beklenmesi ve ne olduğu bilinmese de bu tehlikeye karşı hazırlıklı olunmasıdır". Doğrusunu söylemek gerekirse, doğrudan bir kaygı analizinde -yani bir teoriye bağlı olmayan- "olsa da, olsa hile" sözcüklerini kaldırmak gerekir. Basit anksiyete, en azından yaklaşık biçimde tanımlanabilecek bir tehlike karşısında endişe duygusu, hatta paniktir,
nevrotik kaygı ise gizli bir büyük anksiyete temelinde, belli bir duruma bağlı olmadan, nedensiz ve hatta bir bahanesi olmadan ortaya çıkar. Kaygı yüklü insan niçin kaygılı olduğunu bilmez: kaygıyı kaygılı insan için ve onunla birlikte araştırmak gerekir. Kaygı yüklü insan bir kriz durumunda yaklaşmakta olan büyük ve meçhul bir tehlikenin fiziksel ve psişik -son derece dramatik- izlenimleri içindedir. Kaygı yüklü insan kestiremediği ama neredeyse kaçınılmaz maddi ya da manevi bir felaketi ya da her ikisini birlikte bekler. Pierre Janet şu tanımı yapıyor bu bağlamda: "Belirgin özelliği endişeden panik duygusuna kadar gidebilen derin ve yaygın bir korku ve karnın üst bölümünde sıkışma ve boğazda düğümlenmeden kaynaklanan sıkıntılar olan, yakın bir tehlikenin hissedilmesinden doğan fiziksel ve psişik keyifsizlik hali."
Dr. Lagache şöyle diyor :
Kimi zaman biyolojik faktörlerin ağırlığı nedeniyle hafif dış engeller bile gelişmeyi aksatabilir; kimi zaman biyolojik temel o kadar sağlamdır ki insan çok zor durumların üstesinden gelebilir.
Tomatis'in belirttiği gibi, cenin rahimde dinleme yeteneğine sahipse, amniyotik sıvının ürettiği "her türlü kısa süreli ve ani sesler" dışında anne sesinin tüm helirgin özelliklerini ayırt edebiliyorsa, rahim içindeki yaşantının muhtemelen hassaslaştırıcı ve güçlendirici olduğunu düşünmek mantıksızlık olmaz. Bu bağlamda, Kierkegaard ilginç bir S'ezgiye sahiptir: "gebelik sırasında zihin_ çoh.ızaklardadır ve de kaygı çok ağırlaşmıştır. Yeni birey bu kaygı içinde yaratılır. Doğum anında kaygı ikinci kez en şiddetli noktasma ulaşır kadında ve yeni birey bu anda dünyaya gelir. Gebe kadının kaygısı da bilinen bir olgudur."
Laplanche şöyle diyor: "Çocuk kaygısı kullanılmayan
libidodan başka bir şey değildir. Sevilen objenin kaybedilmesiyle (burada ana babanın ve özellikle de babanın) ortaya çıkar, artık ne objesini ne de bu objeye göre gerçekleştirebileceği kesin eylemleri bulabilen libidonun anarşik boşalmasının yinelenmesinden başka bir şey değildir; bu libidonun gerçek bir olguyla boşalması da bir taşmadır, ama bir tencerenin taşması gibi bir şeydir bu. Birey libidoyla taşar ve onun sıkıntı gibi algıladığı şey budur."
Freudçu teorinin ilkesi. - 1916'da, Psikanalize Giriş'te, nevrotik kaygının "anlaşılamazlığı" ortaya atılır: 'ben'i tahrip eden "spontan ve serbest bir kriz"dir bu ve "bir tehlikeye ya da bir bahaneye" bağlanamaz. Bu, Freud'un 1887- 1902 arasında anlattığı teorinin doğrulanmasıydı. Şiddetli kriz nevrotik kaygının birinci katına yerleşir: büyük anksiyete. Onun ortaya çıkışıdır, herhangi bir temaya bağlanabilir ya da genellikle sadece kendine bağlanmıştır. Şunu hatırlatalım ki, bu anksiyetenin temeli nevrotik kaygılarda hemen hemen süreklidir, değişmez, doğal olarak çok daha gevşek, hatta sadece "sinirli" dediğimiz daha az sarsıcı kaygı krizlerine bağlı olduğunda çok az bellidir. Bu durumda, kesinlikle krizler düzeyiyle uyumlu olan anksiyetenin temeli ancak yaygın bir psikolojik keyifsizlik, hareketsizlik, aktivite yoksunluğu, güvensizlik, hafif bir depresyonla birlikte ortaya çıkar. Bununla birlikte, bu tablo, her durumda, bireyin kaldırabileceği bir iç uyan niceliğine göre, belirgin özelliği az çok bir psişik enerji fazlalığı olan bir duruma denk düşer.
Anksiyete korku ve umut, mutsuzluk ve olumsuzlaması arasında gidip gelmedir. J. Favez-Boutonier'nin çok güzel ifade ettiği gibi "kaygıyı düşündüğümüzden daha şiddetli yaşarız, oysa, anksiyeteyi yaşadığımız kadar düşünürüz".
Freud'un "olaylara karamsar bakma eğilimi" olarak tanımladığı şey kesinlikle büyük anksiyetedir ve bu anksiyere -neredeyse bilinçöncesi bir tavırla- bireyiri kendisi,_ başkaları, dünya karşısmda sürekli ve karmaşık bir keyifsizlik, kuşku içinde olmasıdır. Çok daha genel ve karışıktır (psikanalitik dilde "bağlı olmayan") , belirli bir yoğunlaşması yoktur, depresif bir eğilim, yaygın kuşkuyla, hatta çalışmaya, çevreye, kendine karşı bir tür nefret duygusuyla ortaya çıkar. "Kendini iyi hissetmeme", genel bir uyumsuzluk, durumun ya da çevredeki herhangi bir insanın bir özelliği üstünde yoğunlaşmayla kendini gösteren tanımlanması zor bir izlenim olan bu anksiyete durumu kaygı krizlerinin kuvvet ve sıklığına göre az ya da çok tahrip edicidir. Öte yandan, bu anksiyete daha küçük çapta kaygılara bağlı olduğunda sadece nedenlerinde değil, kendi özünde bile doğru kavranamaz. Kendisini dikkatli bir hastalık incelemesine veren birey tarafından daha sonra anlaşılması çok sık görülen bir durumdur.
Bütüncül açıdan, Freud'la birlikte (günümüzde bazı öğrencileri bu görüşü reddetseler de) aynı şeyi söylüyoruz: güncel kaygılar analitik psikoterapi çözüme kavuşturamaz ve bunun nedeni bu kaygıların güncel olmaları ve bilinçdışından değil bilinçli ya da yarı bilinçli 'ben'den kaynaklanmalarıdır.
Yazara henüz inceleme eklenmedi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Andre Le Gall
Unvan:
Yazar

Yazar istatistikleri

  • 12 okur okudu.
  • 35 okur okuyacak.