Andree Michel

Andree Michel

Yazar
8.0/10
16 Kişi
·
48
Okunma
·
1
Beğeni
·
237
Gösterim
Adı:
Andree Michel
Unvan:
Yazar
Günümüzün feministleri, "cinsi­yetçiligi", tıpkı, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki zencileri ya da Fransa' daki renkli derili emekçilerin ırkçılıgı kınadıkları gibi kınamaktalar. Çünkü, cinsiyetçilik, "kadın cinsine karşı uygulanan ayırımcı bir tutumdur."
Toplumun kadınlara karşı takındığı saldırgan tavır, annelerin kızlarına karşı benzer bir tavır takınmalarına yolaçtı. Araştırmalar, annelerin kızlarını dövmeleri geleneğinin ilk kez bu dönemde ortaya çıktığını belirtmekte. Baskı altında tutulmak, saldırganlığa yolaçar; bu iyi bilinen bir mekanizmadır.
Bir başka çarpıcı örneği de çağdaş çalışma istatistiklerinden verebiliriz:
Bu istatistiklere göre ev kadınları, "çalışmayan" kadınlardır.
Oysa ev işinde harcanan süre, bir gelir ya da ücret karşılığı çalışılan toplam iş süresine ya eşittir ya da bundan fazladır.
Eğer, çağdaş ekonomi bilimi kadınların eviçi üretimlerini böy­lesine gözardı ediyorsa, 2000 yıl sonrra bugünkü kadınların üretimdeki yerlerini incelemeye çalışan bir tarihçinin nasıl bir sonuca varacağını gelin de tahmin edin! Tarihçimizin kadınları ya parazit ya da boş gezenin boş kalfası olarak sınıflandırması işten bile değildir.
"Sonunda, 16. yüzyılda evli kadın hukuken tam anlamıyla kısıtlı bir kişi durumuna düşer. Kocasının ya da yargıcın izni olmaksızın yaptığı hukuki işlemlerin hepsi geçersiz sayılır. Bu gelişme kocanın yetkilerini öylesine geliştirir ki sonunda erkek ailede bir tür eviçi krallık kurar."
Kadınlar, yeni kurulan okullara yalnız erkeklerin alınması sonucu kızların eğitimsiz kalması sorununa da çözümler buldular. Örneğin, Angela Marici de Brescia adlı bir genç İtalyan, 1537'de Ursulinler Tarikatı'nı kurdu. Bu, işsiz, bekar ve yetim kızların okuduğu bir kurumdu. Tarikat 1611'­de Fransa'ya da yayıldı. Avillalı Theresa (1515-1582) gibi başkaları da manastırlarda reformlar yaptılar.
Ev kadınları, özellikle de çocuklu dullar ve işsizler, yiyecek kıtlığı nedeniyle patlak veren ayaklanmalara ve kentsel isyanlara karıştılar.
İngiltere'de bu tür kitle olaylarında yer alanların aşağı yukarı yarısının kadınlar olduğu tahmin edilmekte. Ama, Elise Boulding'in dediği gibi tarihi olaylardan söz edilirken geçen "insan" deyimi hep erkek biçiminde anlaşıldığından, kadınların bunlara katılımının gerçek boyutları gözden kaçmıştır.
Kilise tarafından yürütülen Engizisyon, büyücü olmakla suçlanan onbinlerce kadının yakılması sonucunu doğurdu. Lederer'e göre Engizisyon dönemi, Papa'nın 1258'de büyücülükle ilgili olarak aldığı bir kararla başladı ve baskı, 1320'­de Papa XXII. Jean'ın sorgucuların etkinliklerini arttırmaları talebi üzerine daha da yoğunlaştı. Büyücüler, erkeklerin cinsel gücüne, kadınların doğurganlık yeteneğine saldırmak ve imanı yoketmekle suçlanıyorlardı.
7. yüzyılda hem Fransa, hem de İngiltere'de yaygın olan manastır biçimi, karma manastırlardı. Bu manastırlarda yaşayan kadın ve erkekler aynı kurallara uyarlardı; otoritesine tabi oldukları üst yöneticileri ortaktı. Üst yöneticiler genellikle kadındı. Bu kadınlar zaman zaman geniş topraklara yayılmış, binlerce kadın ve erkeğin barındıgı manastırları yönetirlerdi. Manastırlar, barbarları Hıristiyanlaştırma ve yeni toprakları tarıma açma gibi işlerin yanı sıra, dini eğitim ve ögretim tekelini de ellerinde bulundurmaktaydı. 7. yüzyıl da yaşamış, Whitby'li Hilda örneğin, yedi manastır ve dini okul kurmuş, bu kurumlardan yedi piskopos yetiştirmişti.
133 syf.
·Puan vermedi
Kadınların tarihi her şeyden önce baskı altına alınışlarının ve bunun gizlenişinin tarihidir. Zaten gizleme de baskının bir parçasıdrır. Bu açıdan ne rastlantıdan ne de tarafsız bilimden sözedilebilir...
Feminizmi tanımlamak aslında çok yersiz bir hareket olur, çünkü bunu sadece birkaç cümleyle tanımlamak, tarih boyunca ömrünü bu uğurda harcayan insanlara büyük saygısızlık olur. Kadınların, erkekler ile eşit olma gibi bir derdi yoktur. Feminizm erkeğe karşı bir düşünce değildir. Kadınların haklarına sahip olmasıyla derdi vardır bana göre. Feministler erkekle eşitlik değil, erkeğin de sahip olduğu haklara sahip olmak ister. Feminizmin yalnız kadınlar için olduğunu düşünmüyorum şahsen. Bunu dememin sebebi toplumsal cinsiyet konusundaki hassasiyetlerinin daha çok etkili olmasından kaynaklıdır. Ki zaten feminizm tarih boyunca 'barış' için birçok önemli işlere imza atmıştır. Maalesef ki genellikle erkekler tarafından yapılan feminizmi insancıl ve haklı bir devrim olarak görmek yerine "cinsel devrim" olarak görmeleri, üzücüdür. Bunu böyle düşünen kadınların sayısı da azımsanmayacak kadardır, bu daha da üzücüdür.

Kürtler'de şöyle bir söz vardır.  Berxê xelkê ji me re nabin beran(Başkasının kuzusu bize koç olmaz.) Feminizm de kadınların tam desteğini alamazsa bana göre başarıya ulaşamaz. Tarih bize şunu çok açık bir şekilde gösteriyor. Anaerkil toplumlarda barış ve huzur ortamı daimidir. Ataerkil toplumlar ise katliamlar için neredeyse savaş meydanıdır. Bunu nerden çıkarıyorsunuz diyeniniz olabilir. Bunu ben değil tarih söyler. Paleolitik çağda anaerkil toplumlardan kalan mezarlar tek bir savaşın bile izini taşımaz. Sivriltilmiş taç uçlarının izini rastlanmaz. Çünkü anaerkil toplumda savaş olmamıştır. Bu da anaerkil toplumun huzuru sağladığının en büyük kanıtıdır. Tarihte kadınlar çok önemli yere sahip olmasına rağmen çok az isimleri bilinir. Bunun sebebi ise ataerkil toplumlarda kadınların başardığı, icat ettiği hatta bestelediği şarkıları bile kendi adlarına imzalayamamasından kaynaklıdır. Ataerkil toplumlarda kadınların yaptıkları şeyler, erkeğin üzerinedir çünkü.

Kitabın önsözünde geçen şu bölüm canımızı yakmaya başlar bile...
"Bu kitabın ilk yazıldığı dönemden bu yana geçen on beş yıl İçerisinde dünya nüfusunun üçte ikisini oluşturan yoksul kadınlar, istatistiklere göre daha da yoksullaştılar."
Aslında bir şeyleri uyandırmaya çalışırken uyuyanların horultuları sesimizi bastırıyor. Ataerkil toplumda erkeklerin bu haklı mücadeleye, feminizme aktif şekilde destek vermesi elbette daha etkili olacaktır.

Kitapta tarihsel bilgiler, tarihten izlere çok çok denk geleceksiniz. Neredeyse tarih kitabı. Ama neyin? Kadın mücadelesinin tarihi mi? Bana göre insanlık tarihi. Kitap bana oldukça değerli bilgiler katkı, muhtemelen kitabı tekrardan okuyacağım. Ezberleyeceğim, özümseyeceğim çok yere rastladım. Daha önce adını hiç duymadığım birçok güzel kadına denk geldim. İsveç Kraliçesi Christina'dan, kendisini katleden kilisenin sonradan azize ünvanı verdiği Jeanne d'Arc'a... Mrs. Thrale'den, Flora Tristan'a kadar birçok güzel kadınla tanışmak bana mutluluk verdi, birazda hüzün...

Kitapta da dikkat çekildiği gibi benimde dikkatimi çeken Feminizm'e  Burjuva Kadınları'nın büyük katkısı, bu gerçekten kutsal sayılacak bir tavırdır. Çünkü rahatlık içinde olan çoğu canlı halinden memnundur ve suskun kalır. Ama bunu kadınlarda göremiyoruz. Rahatken de acıyan yerlerine karşılık verebiliyor. Bu ne mi oluyor? Kadınların erkeklerden daha insancıl olduğu anlamına gelir. Bu benim fikrimdir. Hoşunuza gitsin veya gitmesin. Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. Mutlaka okunması gereken bir kitap...

Kitapta dikkatimi çeken ki muhtemelen çevirmenden kaynaklanan ve eleştireceğim tek şey oldu bu da çevirmenin Feminizm adlı bir kitapta "adamakıllı" "kız" kelimelerine yer vermesiydi. Ki çevirmen bir kadın olarak yaptı bunu. Daha duyarlı davranabilirdi. Ama tabi bu beni her ne kadar rahatsız ettiyse de böyle bir kitabı çevirdiği için teşekkürü borç bilirim...

Ekstra olarak şunu da yer vermek isterim, İslam'ın feminizme karşı olduğu düşüncesi... Ben buna kesinlikle katılmıyorum.

İlk halife Ebu Bekir es-Sıddîk’in kızı ve İslâm’ın peygamberinin erinin eşi Ayşe ve peygamber döneminde yaşamış başka kadınlar, kimi erkeklerin maşist tavırlarına ve kadınların maruz kaldıkları haksızlıklara açıkça karşı çıkmışlardır. En çok bahsedilen örneklerden birisi, Hz. Muhammed’in eşi Ümmü Seleme’nin Kuran’ın açıkça erkeklere hitap etmesi hakkında sorduğu soru ve vahyin özellikle yerine getirilen dinî görevlerin ödüllendirilmesi ve takdir edilmesi konusunda aynı şekilde kadınlara da direkt olarak hitap etmesi talebi olmuştur. Vahiy ile iki ayet şeklinde gelen cevap, Ümmü Seleme’nin ve cinsiyetler arasındaki eşitliğin Kuran’da geçmesi gerektiği konusundaki endişelerini dile getiren tüm kadınların talebini meşru kılacak ve karşılayacaktır. (Âl-i İmrân), 195. ayet: “Ve Rableri onların dualarını şöyle cevaplar: İster erkek ister kadın olsun, (Benim yolumda) çaba gösterenlerden hiç kimsenin çabasını boşa çıkarmayacağım: (Çünkü) hepiniz birbirinizin soyundan gelirsiniz. Zulüm ve kötülük diyarından kaçanlara, yurtlarından sürülenlere, Benim yolumda eziyet çekenlere ve (bu yolda) savaşıp öldürülenlere gelince; onların kötülüklerini mutlaka sileceğim ve onları, Allah’tan bir mükafat olarak, içinden ırmaklar akan hasbahçelere sokacağım: Zira mükafatların en güzeli, Allah katında olanıdır...
Aynı şekilde, Medine toplumu çok daha az ataerkildi ve kadınların toplumdaki konumuyla ünlüydü. Aynı zamanda Peygamber’in ve ikinci halifenin meşhur dostu Ömer bin Hattab şöyle demiştir: “Bizde, Kureyş halkında, erkekler kadınları yönetiyor. Ama el-Ensarî halkında kadınlar erkekleri yönetiyor." Ve bir tartışma sırasında karısının ona cevap vermesinden hoşlanmayınca karısı ona şöyle demiştir: “Peygamber’in eşleri ona cevap verirken sen neden sana cevap verilmesinden hoşlanmıyorsun?” Buda gösteriyor ki kadınlar her toplumda hakkını savunmuştur ve İslam'da bunu doğru kabul eder hatta dualarını karşılıksız bırakmayıp ayetler ile de cevap verir. Ali İmran'da olduğu gibi...

Bu örneklerde de açıkça görüldüğü İslam'ın feminizme karşı duran bir tutumu yoktur. Bilakis İslam zaten kadını yeterince savunan destekleyen bir dindir. Feminizmi sadece bir ideoloji olarak ele almak yanlış bir tutum olacaktır. Kadını zaten hakkı olduğu bir durum için savunmak feminizmin de yaptığı bir şeydir. Nasıl ki kendini müslüman gösterip İslam'ı yanlış gösteren beşerlerin olduğu gibi, yanlış şeyler yapıp kendini feminist gösterenler de vardır. Bu durum ne İslam'ın güzelliğinden bir şey kaybettirmediği gibi Feminizm'den de bir şey kaybettirmez. Çünkü her ağaçta çürük meyveler çıkar. Çürükler agaçtan bir şey kaybettirmez.
Ha tabi şuna da değinmeden edemeyeceğim, şunları düşünecek veya diyecekler olabilir.
"İslam ile Feminizmi nasıl bir arada kullanırsın" gibi tepkiler olabilir. Lakin burada zaten bir tutmadığım açıktır. Burada belirtmek istediğim "İslam feminizme karşıdır diyenleri doğru bulmuyorum."
Ve zaten İslam'ın erkeği kadından üstün tutmadığını, feminist düşüncenin savunduğu belli başlı şeyleri İslam'ın zaten yerine getiren bir din olduğunu belirtiyorum. Gerçek bir müslümansak zaten Kadın'a hakettiği değeri vermek gerektiğini bilmemiz gerek... Ki Hz. Muhammed'in veda hutbesi bile Kadın üstüne duran bir hutbe olduğunu açıkça görürüz.

Bugün heretik(sapkın) görünen bu
hareket, yarın, daha adil bir toplum kurma arayışı içindeki milyonlarca kadınla erkeğin teorisi ve pratiği olacaktır...
Umarım sözlerim yanlış anlaşılmaz, anlaşılsa bile kimsenin kalbini kırmaz. Kırdıklarım varsa da en içten özürlerimi dilerim...
Teşekkürler...
112 syf.
·2 günde
"Kadınların, kendi kendilerini, tüm yeteneklerini (cinsel, duygusal, ahlaki, siyasi ve düşünsel alanlardaki) geliştirme hakkına sahip insanlar olarak algılamaları, erkeklerin geleneksel olarak onlara kabul ettiregeldikleri sınırlamaları reddetmeleri, yüzyıllar boyunca örflerin, yasaların, dinlerin, erkeklerce geliştirilen felsefelerin etkisiyle kendilerini hep eş, anne ve gündelik ihtiyaçları karşılayan üretici rolünde görmeye koşullandırılan, dolayısıyla bir türlü özgür ve yaratıcı bireyler olarak algılayamayan kadınlar açısından büyük bir devrim sayılır. Kuşkusuz bu, kadınların eş ve anne olmayı yadsıyacakları anlamına gelmez; ama, onlara benimsetilen "kadınlık" imgeleri nedeniyle başka rolleri reddedip, salt bunlarla yetinmelerinin yanlışlığını gösterir."

(Andree Michel)

Feminist politikanın kadınlar açısından en önemli sonuçlarından biridir bu farkındalık bilinci. Yine de eleştirecek noktalar var tabii. Feminist hareket henüz 3.Dünya kadınlarının kurtuluşunu sağlayacak kadar diplere inememektedir. Ataerkil sistemin en ağır yaptırımlarına maruz kalan o kadınların kurtuluşu sağlanmadan orta sınıf ve soylu sınıfa mensup kadınlarla oluşan kadın cinsinin bağımsızlığı hep yarım kalacaktır. Ziraa üçüncü dünya ülkelerinde yaşanan kadın nüfusu oran olarak kalanların çok üstünde bir orana sahiptir. Feminist harekete getirilen en büyük eleştirilerden biri de bu sınıflar arası sıkışmışlıktır.

Bell Hooks, Feminizm Herkes İçindir adlı eserinde bu konuya şu şekilde değişecektir:

"Başta imtiyazlı beyaz kadınlar olmak üzere çoğu kadın, mevcut toplumsal yapı içinde ekonomik güç kazanmaya başladığında devrimci feminist anlayışı zihninden sildi. Bu anlamda, devrimci feminist düşüncenin en çok akademik çevrelerde kabul görmüş olması ise ironikti. Bu çevrelerde devrimci feminist teori geliştirildi, fakat neredeyse hiçbir zaman halka açılmadı. Zamanla etrafımızdaki okuryazar, iyi eğitimli ve genellikle de maddi anlamda imtiyazlı olan kişilere mahsus bir söylem haline geldi ve hâlâ da öyledir."


Son cümledeki "hâlâ öyledir" söylemi günümüzde biraz daha yumuşatılabilir hâle gelmiştir. Alt sınıflara mensup kadınlar arasında teorik olarak çok yüksek bir feminist felsefe bilgisi olmasa da kadın haklarının farkındalığı üzerine bilinç gittikçe artmaktadır. Ülkemiz için konuşursak geleneksel aile yapısında devam eden "ev kadınlığının kutsallığı" ile süregelen emek sömürüsü devam etmekle beraber "erkek şiddetine karşı sessiz kalma" durumu büyük bir oranla devam etmektedir. Tabii ses çıkarıp yardım isteyen kadınlara da otorite tarafından sağlanması gereken koruma prosedürleri tam olarak uygulanmamakta ya da uygulanan yumuşak tedbirler sonucunda şikayet edilen erkek "şiddet boyutunu" bir üst seviyeye taşıyarak http://anitsayac.com
da yer alan kadın cinayetlerinin istatistiki verilerine şuan (+) bir sayısını eklemeye devam etmektedir.


Auguste Bebel sosyalist bir yazardır. Yazdığı "Kadın ve Sosyalizm" eserinin verdiği mesajlardan en önemlisi: Kadın kurtuluşuna kapitalistlerin verdiği şiddetli tepkilere varacak oranda bazı sosyalistlerin de bu tepkileri gösterdiklerini ve bu yüzden kadınların kendi davalarını kendilerinin yürütmeleri gerektiğini savunuyordu. 1880 yılında yazdığı eserle kadınlar için tek kurtuluş yolunun bir kadın hareketi olduğunu ifade ediyordu. Tabii ki bilinçli ve kapsamlı bir kadın hareketi olması gereken en önemli şeydir lakin erkeklerin bu konuda sessiz kalacağı anlamına gelmiyordu. Yine Bebel'in Kadın ve Sosyalizm eserinde üstünde durduğu bir söyleme gelmek istiyorum.

"Geleceği ancak, kadınları ortak savaşçılar olarak kazanırsak elimize alabileceğiz."

Kurtuluş yolu çok açık bir şekilde bellidir. "Eşitlik" hem kadın-erkek cinslerinin arasındaki eşitlik hem de ayrı ayrı her cinsin bireyleri arasında oluşması gereken imkan eşitliği. Ataerkil sistemin kaymağını yiyerek hemcinsinin sırtına basan kitlelerin büyüklüğü bu mekanizmanın işleyişinin ana kaynağını oluşturur.

Andree Michel'in bu kitabını Türkçeye çeviren kişi Şirin Tekeli'dir. Kendisi ülkemizde bir sürü kadın hareketinin kuruluşunda yer almışsa da en bilineni olan Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakıflarının kurucu üyesidir. Andree Michel'in bu kitabı sayfa sayfası olarak az ama kapsam olarak fazla olan kitaplardan biridir.

Paleolitik Çağdan 1980'li yıllara kadar ayrı ayrı bölümler halinde kadın haklarının durumuna değinmeye çalışan yazarın amacı genel bir görünüm sağlamaktır bana göre. Çünkü kapsam olarak birkaç cilde sığacak olan konuları bir arada toplayarak daha önce daha ayrıntılı okumalar yapmış olan okurlara daha faydalı olacak bir eser kaleme almıştır. Çünkü faydalandığı yazarların görüşlerine kısa bir şekilde değinmiştir. Benim açımdan iyi bir okuma süreci oldu. Kitapta geçen isimlerin çoğunun kadın hareketi konusunda olan kitaplarını okumuştum bu durum metinlerarası ilişki kurma konusunda çok yararlı oldu. Bu yazımda kitapta geçen yazarlara daha çok değineceğim bu benim feminizm ve kadın çalışmaları üzerine ilk incelemem değil o yüzden o incelemeleri de buraya eklemek istiyorum. Feminizmin tanımı ve genel çerçevesine Feminizm Herkes İçindir kitabına yaptığım incelemede kendimce değinmeye çalıştım.
#59871830

Simone de Beauvoir Kadın İkinci Cins üçlemesinin ilk ve son ciltlerine de inceleme yazmıştım.

1.kitap: #59597414

3.kitap #63547318

Türkiye, Filistin, Pakistan, Fas, Nijerya gibi farklı ülkelerden araştırmacıların makalelerinin yer aldığı Müslüman Toplumlarda Kadın ve Cinsellik, adlı kitaba da bir yazı yazmıştım.

#70043451

Yine Simone de Beauvoir'a ait olan ve ilerleyen yaşlarında katıldığı Feminizm hareketine dair görüşlerini, Feminizm öncesi çelişkilerinin de satır aralarında yer aldığı bir röportaj kitabı olan Ben Bir Feministim adlı kitabına değinmiştim.

#69600131

Yerli tiyatromuza gelirsek Medea'dan yola çıkarak Anadolu Kadınının bin yıllık sessiz çığlıklarına değinen Güngör Dilmen'in Kurban adlı oyununa bir inceleme yazmıştım.

#56241535

Sonra kuzeye doğru gidersek Norveç'in aykırı edebiyatçısı ve Feminizm'in öncü isimlerinden Henrik İbsen'in Nora'sı üzerine de bir yazı kaleme aldım.

#71508685

Son olarak bu alandaki okumaları yoğunlaştırma sebebim Sevgili Mary Wolstonecraft'ın Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi kitabının üzerine de bir inceleme yazmıştım lakin onu şuan paylaşmıyorum. Çünkü Mary'nin önemine yaraşır bir yazı olduğunu düşünmüyorum. Bir süre sonra kitabı tekrar okuyup ona ithafen güzel bir yazı kaleme alacağım.


"Kadınlar ve Sosyalizm" adlı kitabında Sharon Smith şöyle bir tespitte bulunacaktır.

"Geleneksel olarak feministler sosyalistleri, kadınlara uygulanan baskıya karşı
mücadeleyi, sınıf savaşımından önemsiz görmekle suçlamaktadır. Ancak
sosyalistler, uzun zaman önce ana akım feministlerin yarıda bıraktığı kadınların
özgürleşmesi ilkelerine, tam da bütün işçi sınıfının çıkarları için mücadele
ettiklerinden, sadık kaldı."

Ana akım feministleri ile diğer sol akım savunucuları arasında sürmekte olan amansız bir üstünlük mücadelesi var. Sosyalistler işçi sınıflarına kadar inmedikleri için Feministleri eleştirir. Feministler de onları işin sadece sınıfsal farklılık boyutunu düşündükleri için eleştirir. Sonuç olarak da iki taraf azınlıkta kalır ve iktidarı hep aşırı sağ partiler, kapitalistler alır.

Andree Michel'in kitabında tarihsel süreç içinde kadın hareketinin gelişimi için emek veren insanlara değinmektedir. İlk olarak Mary WOLLSTONECRAFT'a kısaca bakalım. Okuduğum isimler üzerinden gideceğim. Andree Michel, Wollstonecraft'ın başta Fransız devriminden etkilenenler başta olmak üzere tüm ülkelerin burjuvalarına getirdiği isyandan bahsediyor. Mary'nin vurguladığı mesaj şuydu: "Artık kadınların yaşam tarzında bir devrim gerçekleştirmenin zamanı gelmiştir. Kadınlara yitirdikleri onurlarını geri vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalınmıştır."

Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi kitabını okudum. Kadın Hakları savunucularının saygıyla andığı bir isimdir Mary Wollstonecraft. 1792 yılında yazmıştır kitabını. O zamanlarda yüzlerce yıldır sömürülen kadın haklarını dile getirecek. Ve hemcinslerini de çok sert bir dille eleştirecektir. Kitaptan bir alıntı verecek olursak:
"Kadınlara kraliçeler gibi davranılması onların öylesine başını döndürüyor ki, bu çağın davranış biçimi değişmedikçe ve daha akılcı temellere oturtulmadikça, onları kendini küçük düşürerek elde ettikleri bu haksız gücün bir lanet olduğuna ve yalın ama gerçek duyguların sağladığı tatmin duygusunu yaşamak istiyorlarsa, doğaya ve eşitliğe dönmeleri gerektiğine inandırmak mümkün olmayacaktır."
Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi, Mary Wollstonecraft

Mary öncü bir kitap yazarak büyük bir saygı kazanmıştır. Bazı noktalara çok takılıp zaman kaybetmiştir bana göre lakin ona hayran olma durumumu değiştirmez bu durum. Andree Michell Erkek yazarların eksik noktalarını çekinmeden söyler ve bu erkekler Sosyalizm-Komunizim eksenindeki yazarlardır. August Bebel, Marx ve Engels gibi.. lakin ondan aynı tutumu Mary'nin kadının ekonomik kurtuluşuna herhangi bir çözüm önerisi getirmemiş olma durumunu da dile getirerek yapmasını bekliyor insan. Çünkü ben bu durumdan hoşlanmıyorum. Andree Michel giriş bölümünde erkek egemenliğinden sıyrılan kaynaklara başvurduğunu söyler. Ki öyledir de çok kaliteli isimlerden ve onların görüşünden alıntılar mevcut. Sonradan Feministlerin buluştuğu en büyük ortak noktalardan biri olan kadının ekonomik bağımsızlığının öneminin temeli işçi sınıfının içindeki kadın mücadelesi ile ortaya çıkmıştır. Andree Michel August Bebel için şu yorumu yapıyor:

"August Bebel, Kadın ve Sosyalizm'de (1880) kadının kurtuluşuna, kapitalizmin sosyalizme karşı çıktığı kadar inatla karşı çıkan sosyalistler bulunduğunu itiraf ediyordu. Dolayısıyla Marx ve Engels'ten farklı olarak, o, kadınların kendi davalarını kendilerinin yürütmeleri gerektiğini savundu. Yine de Bebel'e göre, "kadın sorunu", "sosyal sorunun" bir yönü olmanın ötesine geçmiyordu."

Her kuramın ve her kuramcının eksik yönü bulunur. Hepsinin eksik yönlerine değinip irdelemek gerekir. Eğer Andree Michel August Bebel'in eserlerini okumuşsa şayet son cümleyi kurmazdı. Kadın bedeninin sömürülme geçmişinden başlayarak istatistiki bir sürü tabloya yer vererek 500 küsür sayfalık bir araştırma inceleme kitabı hazırlayan ilerici bir yazarı sadece kadın hareketini sosyal sorunun bir yönüne işaret ediyor diye geçiştirmek benim hiç hoşuma gitmedi.

August Bebel için inceleme yazısı yazmam gerekiyordu umarım ilerleyen zamanlarda kitabına bir yazı kaleme alırım ama şuan biraz değinmek istiyorum.

"Biz cinsel ayrım gözetmeyen, her kişiye eşit hak veren bir toplum isteriz. Bu da ancak, üretim araçları toplumun malı olursa gerçekleşebilir. Bizim istediğimiz eşitlik; bilimsel ve teknik düzeltmelerle emeğin en çok verimli hale geldiği, her kişinin emeğinin bir parçasını toplumsal emek olarak ayırabildiği bir toplumda mümkündür. Emeğin bir kısmını topluma verecek olan bu kişilere, toplum, karşılık olarak, tüm yeteneklerini geliştirmek, hayatın zevklerinden yararlanmak, iş garantisi ve aç kalmamak fırsatlarını verecektir."

Emek-sermaye sisteminin dışında kalan Ev kadınlarını görevlerinin kutsallığı ile oyalan ataerkil sistemi devirecek önemli silahlardan biri yeterli gelir kaynağıdır. Kendi ayakları üzerinde duran bir kadının buna erişemeyeceğini bilen kadınlarla arasındaki en büyük fark özgüven fazlalığı olur.

Bir başka Bebel alıntısı şöyledir:
"Kişisel mülkiyetin kurulmasıyla, kadının erkeğe bağlı olması kesinlik kazanmıştır. Bu bağlılık sonucu olarak kadın, aşağı bir yaratık olarak görülmüş ve küçümsenmiştir. Anaerkil, komünizmi ve herkesin eşitliğini meydana getirmişti. Babaerkil kişisel mülkiyeti, mirası, kadının bağlılığını ve tutsaklığını meydana getirdi."

Bebel'in öne sürdüğü görüşlerin dayanakları hâlâ geçerli. Hâlâ Ataerkil sistem ve ona bağlı kadın sömürüsü ile mücadele edilmektedir. Burjuva aile yapısının, kilisenin, devletin ve bunları kullanarak çıkar sağlayan insanların alt sınıf kadınlara vurduğu prangaları "Kadın ve Sosyalizm" eserinde ayrıntılı bir şekilde ele alıyor Bebel.

Ama özellikle kadın bedeninin istismarı üzerine ayrıntılı istatistiki tablolar yer alıyordu. Özellikle Fuhuş düzeninin sürdüren burjuva yaşamına çarpıcı eleştiriler getirmekteydi.

Eserinin 268. Sayfasında şöyle diyecek Bebel:

"Kadın, tıpkı erkek gibi, güçlerini geliştirme ve özgürce kullanma eşit hakkına sahiptir; o da erkek gibi insandır ve onun gibi kendi efendisi olarak kendisi üzerinde tasarruf özgürlüğüne sahip olmalıdır. Kadın olarak doğmuş olma rastlantısı bunda bir değişiklik yapmamalıdır."

Ve 275. Sayfada şöyle devam edecek:

"Kadın gelişiminin tarihini azbuçuk bilen hiçbir kimse, binlerce yıldır kadına karşı ağır günahlar işlendiğini ve hâlâ işleniyor olduğunu reddedemez."

Kadına karşı ağır günahkar hâlâ işleniyor... Bebel konusunda hassas davrandım çünkü Bebel en çok önemsediğim konulardan biri olan orta ve üst sınıfa mensup kadınların proleter kadınları nasıl yok saydığını ve oluşturdukları dernek, sendikalarla kendi geleceklerini garanti altına alıp proleter kadını tek başınalığa bıraktıkları konusu uzeinde de çok durmaktadır. Ana akım Feminizm'in yakın durmak istemediği bir sınıftır Proleterya.

197.sayfada şöyle değinecek bu konuya:

"1894 ilkbaharında Berlin Kadın Kongresi'nde bir azınlık tarafından, burjuva kadınların proleter kadınlarla, yani sosyal-demokrat kadınlarla el ele yürümesi gerektiği düşüncesi ifade edildiğinde, çoğunluk öfke fırtınasına kapıldı. Fakat burjuva kadınlar kendilerini kendi saç örgülerinden çekerek, bataklıktan kurtulmayı başaramayacaklardır."

Şimdi de Feminist hareketin tıkandığı noktalardan biridir bu. Ulaştığı kesimler sınırlı ve ulaşılmaya çalışılan kesimler de sınırlı olunca savunuculardan çok kuramcıların kendi içlerinde kutuplaşmalar yaşanıyor ve ileri doğru atılması gereken adımlar yerinde saymakla sonlanıyor.

Bebel için kadın sorununu "sosyal sorunun bir yönü olarak" görme ile eleştiriyor lakin Proleter sınıfın en etkili savunuculardan olan Clara Zetkin, Rosa Lüksemburg için şöyle bir yorum getiriyor Andree Michel:

"Almanya'da Sosyalist Parti'nin "kadınla erkek
arasındaki hak eşitliğini yasal ve sınırlı bir ·biçimde de olsa programınaa geçirebilmesi için 1891 yılına kadar beklemek gerekti." Clara Zetkin (1857-1933) birkaç yıl boyunca
sosyalist feminizmin savunulduğu bir dergi (Eşitlik) çıkardı.
Alman Sosyal-Demokrat Partisi'nin kadın kolunu da o kurdu. Clara Zetkin ve Rosa Luxembourg (1871-1918) kitlelerinin devrimci eyleme demokratik bir biçimde katılabilmesi-
ni sağlamak için didindiler; erkek sosyalistlerin şoven yönelişlerine karşı barışçı enternasyonal sosyalizm çizgisi savundular. Rosa Luxembourg ayrıca, iktisat teorilerinin dönemin koşulları ışığında yeniden yorumlanmasına çok önemli
bir katkıda bulundu."

Bu ifadeler doğru. Lakin paragrafı irdelerseniz apaçık bir taraf tutma olduğunu göreceksiniz. Sosyalist erkeklerin içinde kadın haklarının oluşumunu engellemeye çalışanların olduğunu biliyoruz. Bunu sosyalist August Bebel'in kendisi söylüyor zaten. Ve bu nedenle kadınlara kendinizi ancak kendiniz kurtarabilirsiniz demekten de çekinmiyor. Lakin Andree Michel ısrarla erkek sosyalistleri/komünistleri genelleme yoluna gidiyor. Şayet ben bu yazarlar hakkında okumalar yapmamış olsam yanlış yönlendirilmiş olurdum. Bu uzun incelemeyi de bu yüzden yazıyorum. Karşılaştırmalı olarak gidelim de ileride okuyan olursa yorumunu da eklesin doğru mu yanlış mı olduğunu tartışabilelim diye..

Clara Zetkin ve Kızıl Rosa çok etkili iki kadındır. Lakin onlar hem kadın haklarının savundu hem de işçi sınıfının savunusunda çok güçlü ilerici fikirlere sahip erkeklerle hareket ettiler. Rosa için faşist düzenin onunla birlikte ölüme mahkum ettiği yoldaşı Karl Liebknecht'i örnek gösterebiliriz. Clara Zetkin ise dilimize
Kadın Sorunu Üzerine Seçme Yazılar ve Clara Zetkin Üzerine diye çevrilen eserinin bazı noktalarında August Bebel'in görüşlerine yer verecek. Bir bölümde Bebel'in kitabından şu alıntıyı yapacaktı"
"Geleceği ancak, kadınları ortak savaşçılar olarak kazanırsak elimize alabileceğiz."

Yani bizim istediğimiz ne? Feminist hareketin yayılması mı? Kutuplaşmayla tıkanması mı? Kendi içinde bile bir sürü kola ayrılan Feminist hareket ideolojik ve cinsiyetçi çarpışmalara yenik düştüğü sürece olan sadece haklarından yoksun ekonomik sömürüye mahkum bırakılan kadınların sönen hayatlarına olacaktır...

Yapılması gereken şey herhangi bir görüşe saplanıp kalmak değildir. İki cins içinde eşitliğe inanan insanların aynı şeyi söyleyebilir hale gelmesi önemlidir. Benim görüşüme göre siyasi ideolojiler kadın sorununu çözme konusunda hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. Çünkü her ideoloji diğerinin yıkımının üzerine kurulacağı için kazanan ve kaybeden tarafın kadınları yine erkek yöneticilerin çıkaracağı kanunların eline bakacak. Binlerce yıldır süregelen erkek hakimiyetinin belki de biraz daha yumuşak devresinde yaşamaya çaba gösterecektir. O yüzden cinsiyet eşitliğini savunmak bir hevesin ötesindedir. Bir süreçtir belkide israrla üzerinde durulan bu eşitlik vurgusunun gelecekte oluşacak kapsamlı olumlu sonuçlarını yaşarken göremeyeceğiz çünkü şimdiye kadar bu eşitliği savunan insanlar bunu göremedi. Tarihsel aşamalarda gittikçe artan bir farkındalık olmuş olabilir. Ama 230 yıl önce Mary Wollstonecraft'ın dediği: "Toplum içinde cinsiyetlere özgü davranışlar gibi bir ayrım güdülmediğini görmeyi istiyorum gerçekten.." Mary Wollstonecraft bunu göremedi. Aşağılandı, onunla dalga geçildi. Belki de başka eserler yazabilecekken vazgeçti umudu kırıldı. August Bebel ise "GELECEK SOSYALİZMİNDİR, YANİ İLK PLANDA İŞÇİNİN VE KADININ" diye yazdı. 130 yıl geçti hâlâ o gelecek belirsiz o da göremedi.

Clara Zetkin 100 yıl önce
"kadının köleliğinin kökü kapitalist yapıdadır, köleliği sona erdirmek için yeni bir toplum biçimine geçilmek zorundadır." Dedi yeni bir toplum yapısı ise hâlâ ütopyadır. O da göremedi..

Faşistler tarafından katledilen cesedi beş ay sonra su kanalında bulunan Rosa Luxemburg ise “Hareket etmeyenler, zincirlerin ne kadar ağır olduğunu bilemezler.” Hareket etmeyenler yüzünden ne hâle geldiğimiz çok açık değil mi?

Bu ve benzeri güçlü yazarlar hareket ettikçe üstlerindeki ağırlığı hissederek bir şeyler yapma zorunluluğu duydular içlerinde. Onlar daha iyi bir dünya düzenini göremediler lakin içlerinde daima bir aydınlatma umudunu taşıdılar Çehov'un da dediği gibi belki biz mutlu olamayacağız ama çocuklarımız, torunlarımız için yaşıyoruz onlar mutlu olsun diye uğraş veriyoruz. Belki onlarda hareket edip zincirlerinin ağırlığını hissederek mutsuz olacaklar lakin bu mutsuzluk; aptal dayanaklara dayanan tüm mutluluklara bedeldir. Varsın mutsuzluğu farkındalık oluştursun...

Rosa Luxemburg'un Hapishane Mektuplarından bir bölümle bitireyim..

"Geri döndürülemeyen yılların "yaşanmadan" geçip gittiği için nasıl üzüldüğünüzü duyumsuyorum. Ama sabır ve yüreklilik! Daha yaşayacağız, büyük olaylar yaşayacağız. Şu sıralar öncelikle eski bir dünyanın hergün bir parçasının nasıl battığını ve kaydığını ve bir parçasının yeni dev düşüşünü görüyoruz... Garip olan şu ki, çoğu kişi bunu fark etmiyor ve hâlâ sağlam bir tabanın üstünde dolaştıklarına inanıyorlar..."
133 syf.
·Beğendi·7/10 puan
Kadının toplumsal rolü'nü sadece bu yüzyılda değil, Paleolitik Çağ'dan itibaren özetleyerek temel bir yapıt oluşturulmuş. Özellikle dinlerin toplumlardaki etkisinin artması ile kadınların toplumsal rollerinin ne şekilde değişime uğradığı oldukça güzel tasvir edilmiş.
133 syf.
·5 günde·10/10 puan
Feminizm sadece kadınlarla ilgili değildir. Aynı zamanda erkeklere karşı bir hareket de değildir. Feminizm bütün insanlarla ilgili bir kavramdır. Bu incelemede feminizmi tanımlamaya ya da açıklamaya çalışmayacağım. Kitabın içinde kadınların tarihsel sürecini, mücadelelerini, baskı altına alınışlarını, kabul görmemelerini, suçlanmalarını, ekonomik bağımsızlıklarının engellenmesini, evlere kapatılmasının sürecini okuyacaksınız. Fark edeceksiniz ki kadınlar bu süreçte yılmamışlar ve mücadeleye hep güçlenerek devam etmişler. Kitapta bol bol örnek olaylara, mücadeleci kadınlara rastlayacaksınız.
Tarihsel süreç içinde kadınların aslında istedikleri eski statülerine geri dönmekti. Yaşadıkları toplum içinde kabul görmekti. Bir yerde de erkeklerle eşit hak ve sorumluluklara sahip olmaktı. Çünkü yaşadıkları dönemde erkekler kadınlardan daha ayrıcalıklı konumdaydı. Eşit olarak eğitim, sağlık, ekonomik bağımsızlıktan faydalanmaktı. Kitapta dikkat etmemiz gereken bir konu da kadınların mücadele ederken birlik, beraberlik ve barışa sahip çıkmaları ve bu konuda hassas davranmaları. Evrensel olarak bütün kadınları feminizm hareketine davet etmeleri. Okuyacak olan herkese keyifli okumalar.
111 syf.
·25 günde·10/10 puan
Şu zor günlerimde okuduğum bir başka feminist kitap. Bazen okumak kolay olmuyor, bu kısa kitabı da 25 günde bitirmişim ama iyi ki okumuşum diyorum. Feminizmin geçmişine dair ve doğru bildiğim yanlışlara dair pek çok şey öğrendim. Kitap paleolitik dönemden başlayarak 1980'lerin sonuna kadar kadınların durumunu özetliyor. Kitapta en çok etkilendiğim şeylerden bazılarını saymak istiyorum: kadın egemen paleolitik dönemde hiçbir savaşın yaşanmaması, savaşların erkek egemen neolitik dönemde başlaması, kadınların tarihte ilk kez savaşların başlamasıyla birlikte eve hapsedilmeleri, rönesans sonrasında planlı bir şekilde nasıl "evinin kadını" olmaya mecbur bırakıldıkları, bu bozuk düzene karşı çıkan on binlerce kadının cadı ithamıyla öldürülmeleri, Avrupa'da yeni açılan okullara kadınların alınmaması ve böylece kadınların ileride nitelikli mesleklere kabul edilmemeleri, kadınların aslında bir dönem ne kadar farklı meslek grubunda bulundukları fakat zamanla kadınların işten çıkarılmasıyla, meslek loncalarının kapatılmasıyla ve ücret farkının artırılmasıyla iş hayatından uzaklaştırıldıkları ve son olarak aslında bu eşitsizliklere ses çıkarmak isteyen milyonlarca kadının olduğu ama uygun ortam için yüzlerce yıl beklemeleri gerektiği...

Kitap sayesinde kafamdaki birçok taşı yerine oturttum. Kreşten, kadına şiddet yardım hattına; ev içi emek sömürüsünden, tarihte isimlerinin yer almamasına; feminizm ile antikapitalizm ilişkisinden, feministlerin antimilitarist eylemlerine kadar o kadar çok konudan bahsediliyor ki, hepsini yazmam mümkün değil. Ayrıca feminizmin ciddi bir birikimi olduğunu ve yüz yıllarca emek harcandığını görmek beni cesaretlendirdi (: Feminizm hakkında belli bir birikimi olan, feminizmin tarihini de öğrenerek kafasındaki taşları yerine oturtmak isteyen herkese tavsiyemdir, mutlaka okunmalı.
133 syf.
·1 günde
Feminizm kelime olarak sosyoloji literatürümüze sanayi devriminin sonlarına doğru girmiştir. Tanım olarak kadın haklarının genişletilmesi olarak nitelendirebiliriz. Bu kitap hakkında incelemem iki bölüme ayırmak istiyorum. Bir kısmı kitap hakkında sizleri bilgilendirmek diğer ise günümüz feminizmine ait bir dizi düşüncemi paylaşmak istiyorum. Kitap tarihte insanoğlunun avcı toplayıcı döneminden günümüze kadar olan süre zarfında kadının aile ve toplum içerisindeki rolünü kısa ve anlaşılır şekilde bizlere sunuyor. Paleolitik çağda avcı topyayıcı olarak yaşam sürdüğümüz dönemde kadınların soyun devam edebilmesi için karar merci statüsünde olması beni oldukça etkiledi. Herhangi bir anlaşmazlık durumunda kocasını kapının önüne dâhi koyabilecek yetki ve irade sahibi olduklarını bir dönem. Avcı toplayıcı olarak yaşadığımız bu çağ daha çok anaerkil bir düzen hakim olduğunu söyleyebilirim. Bu dönem ile paralel olmasa da aklıma anadolu geliyor. Bugün anadoluda şöyle bir şey vardır; kadınlar tarlada çalışır, kendisini evi ve ailesi için kelimenin tam manasıyla paralar. Erkek ise ne kadar gereksiz saçma sapan iş varsa onu yapar. Günümüz anafolusu anaerkil bir örnek değildir. Bu olsa olsa erkeğin kadını köle olarak görmesidir. Rahatçılıktır, empati yoksunluğudur. Avcı toplayıcı ve neolitik devrimin başlarında anaerkil düzenin hüküm sürdüğü süreç ile ilgili dikkatimi çeken üzerime balyoz gibi inen bir gerçeği görmemi sağladı. Anaerkil dönemde yani kadınların aile ve toplumda erkeklerden daha fazla söz sahibi olduğu dönemlerde savaşların olmaması. Yani kadın varsa, savaş yoktur. Orta neolitik çağda kadının rolünü erkek almaya başladı ve tarımsal üretim gelişmeye başlıyor ama çatlaklar gün yüzüne çıkıyordu. Tarımsal üretim kentleşmeye ve sınıfsal ayrımın baş göstermesine yol açıyordu. Yani erkek yok etmek demektir. Feodal dönem öncesi Roma imparatorluğu sırasında kadınlar hiyerarşide yüksek bir konumda olsalar da, savaşlar sonucunda değişen yönetimler sonrasında çoğu avantajlar kaybedilmekteydi. Bu adeta kısır bir döngü gibi bir şey. Hak ettiğikletin kayboluyor ve tekrar kazanmak için savaş veriyorsun. Bu gerçekten bir saçmalık. Rönesans döneminde kadınların rolü üst noktada olması feminizmin doğuşunun temellerini oluşturuyor ama işin içine din olgusu girdiğinde kadınların haksızlığa uğradığını düşünenlerdenim. Hiç öyle algı kasma meraklısı değilim ama dinler erkeklerin ürünü olduğunu buraya sıkıştırmadan kadın-erkek eşitsizliğini açıklayamazsınız. Feminizm adlı bu kitap tarihte kadının rolünü ve feminizmin tarih boyunca nasıl doğduğunu basit ve anlaşılır bir dil ile anlatıyor. Kitap oldukça ince olmasına rağmen fayda-verim ekseninde oldukça bilgilendirici olduğunu söyleyebilirim. Şahsım bir feminist olarak değinmek istediğim bir diğer nokta ise feminizm adı altında kendisini küçük duruma düşüren bir yığın ile ilgili, Evet bu bir eleştiridir ve günümüzün acı gerçeğidir. Zamanla sahip olunan bazı hak ve avantajların gücünü elinde bulunduran bazı eğitimsiz ama eğitimli insanlatın tarih boyunca büyük fedakarlıklarla bizlere sunduğu değerleri kötü niyet ile taçlandıranlar var. Modern dünya da kadınlar feminizm adı altında erkeği bir nevi elinde tutacak onu kendisine taptıracak silahlar geliştirmekten bir ân gecikmiyorlar. Erkekler en basit organizmalardır. Kadınlar ise bu basitliğin farkındalar bu kadınları erkeklerden daha akıllı yapan doğmatik bir içgüdü gibidir. Erkekler hormonların kuklası gibi hareket etmekteler ve kadınlarında bu gerçeğin farkındalığında bunu bir koz olarak kullanmaları beni asıl üzen şey aslında. Sosyal platformlarda ve toplumda bunu sıkça görebiliyorum. Erkekler ve kadınlar kendilerini seksi bir meta olarak SUNMAKTALAR. Bana da eleştiri getirebilirsiniz bunu kabul edebilirim ve saygıda duyarım ama şu var ki, insan olarak iletişim dâhi kuramıyoruz. Erkekler sadece cinsel arzularını tatmin etmek için ilişkiye adım atma uğraşındalar, kadınlar ise erkekleri bu kalıbın içerisine sokmaktan adeta zevk alıyorlar. Feminist hareketi destekliyor olsam da sahip olunan eşitlik anlayışı zamanla sopaya dömüşyüğünü görmek önce bir insan olarak beni derinden sarstığını söylemeden edemeyeceğim. Kadın-erkek yoktur, sadece iyi insanlar ve kötü insanlar vardır. Ve, kötü insanlar giderek çoğalmakta benim asıl tepkim bunadır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Andree Michel
Unvan:
Yazar

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 48 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 56 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.