Banu Tellioğlu Altuğ

Banu Tellioğlu Altuğ

Çevirmen
8.4/10
266 Kişi
·
706
Okunma
·
1
Beğeni
·
40
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
191 syf.
·3 günde·9/10
Botton’un kitap boyunca cevapladığı “Nasıl”lardır, Proust’un göstergeleri ve yaşamının eseri üzerindeki, eserin okur üzerindeki yansımaları; Bugünün, okumanın, zamanın, acıların kaygıların, arkadaşlığın, farkındalığın, aşkın, kitapların ve diğer kavramların gizli güçleri. Bir Proust okuruna değişim vadeden tafsilatlı bir araştırmanın elekten geçirilmiş hali olarak görebiliriz bu eseri.


Zor diye tanımladığımız kült eserleri normale dönüştürmemizi sağlayan yardımcı kitaplardan her zaman kaçınmışımdır. Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir, çokça tavsiye edilen ve Kayıp Zamanın İzinde serisine dair önem arz eden bir kitap olduğunu bildiğimden, kendi düşüncelerimin önüne geçebilecek fikirlerin riskini de göz önünde bulundurmam gerekti. Serinin üçüncü kitabının arefesindeyken henüz tanışmadığım karakterlere dair çıkarımların üzerinden göz ucuyla geçtiğimi söylemeliyim. Genel olarak, olay örgüsüne ve zihnimizde şekillenen karakterlere dair kıssadan hisse getirilmediğini, dolayısıyla kendi düşüncelerimize gölge düşmeyeceğini de incelemeye geçmeden belirtelim…


Hayatınızın kötü anlarında ve olabilecek tüm olumsuz koşullarda resme olan bakışımız gerçekten hayatımızı değiştirebilir mi? Onlarca kişisel gelişim kitabının verebileceği şeyi, bir romanda ‘bakmamızı’ gerektiren göstergelerin gücü verebilir... Peki nedir bu göstergeler? Onlardan nasıl ders çıkarılmalı ve okumalarımızı hayata nasıl damıtabilmeliyiz? Proust’un aynasından tüm yalınlığıyla aktarmayı başaran Botton, 9 başlıkta Proust’u daha iyi anlayabilmeye olanak tanırken, diğer okumalarımız için de level atlatacak fikirler sunuyor bizlere.


Kayıp Zamanın İzinde, günlük hayatın sıradan olaylarından ibaret gibi gözükebilir. 3 yıldır Proust okuyan bir Amerikalının mektubundaki serzeniş, Proust’un düşüncesine göre tabloya ilk bakışta söylenen cümleleri andırır şekildedir: “Sayın Proust ayaklarınızı yere basın ve ciddi olun, ne demek istediğinizi bana iki cümlede açıklayın.” Proust, Doktor olan babası Adrien Proust gibi insanlara faydalı olacak bir eser tasarlama düşüncesindeydi. Aristokrat bir ailede dünyaya gelmesi, etrafındaki şaşaalı insanlar, geniş arkadaş çevresi ve geçirdiği hastalıklar yazma tutkusundaki ilham kaynağı olur. Ne zaman bir resme baksa kendi yaşamından tanıdığı kişilere benzetirdi. L. Perutz’un romanındaki kahramanı, Yahuda’yı resmedebilmek için Milano sokaklarında kötülüğün timsali olan insanı araması gibi, Proust’un da romanı için gereken bilgileri edinmek amacıyla sadece geceleri dışarı çıktığını öğreniyoruz. Bir romandaki karakterleri kendi yaşamımızdaki kişilere benzetmemiz ve sevdiğimiz birinin özelliklerini atfetmemiz salt benzerlik ilişkisini kurmuyor, o kitabı zihnimizde daha kalıcı hale getirerek gördüğümüz profillere daha net bakmamızı sağlıyor aynı zamanda. Karakterlerin yansımasını gerçeğe giydirebiliriz belki, ama okuma süreci içinde kendimizi okuyacağımız kesin gibidir.


Zamanı nasıl iyi kullanabiliriz?
Kötü bir diziyi, başarısız bir kitabı veyahut magazin haberlerini bazen sadece onlardan bir ‘iyi’ çıkarabilmek için takip ederiz. Zaman zaman içimizi -kötü eylemler- boşaltabileceğimiz bir insana gereksinim duymamız gerektiğini ifade eder Canetti. Her ne kadar bayağı bir önerme olsa da başka bir yönümüzün de eyleme geçmesi için haklı bir önerme olarak bakılabilir, tabii o kişi karşımıza çıkarsa. Dolayısıyla Botton’ın edindiği izlenim, nesnelerin zayıflığından kendimize pay çıkarma fikridir. Eleştiri yönümüzü kuvvetlendirmek için popüler ama zayıf bir kitabı tercih etmemiz gibi. Ya da absürt bir dizi hakkında bilgi sahibi olmak için veya magazinsel haberlerdeki komik olanı görmek için, yeteri kadar zamanımız varsa tabii ki. Bütün olumsuzlukları gösterge olarak algılamamız gerektiği Botton’un aydınlattığı en önemli konu kesinlikle, kitap öznelinde değerlendirilmesi gereken en sivri konu budur. Bir sorunla karşılaşıncaya, acı çekmeye başlayıncaya kadar, hiçbir şeyi doğru düzgün öğrenmiş olamayacağımız fikrini aşılıyor Proust. Acı çekmeden de aklımızı kullanabiliriz ama Proust’un düşüncesine göre merakımızın su yüzüne çıkması için bir rahatsızlık-olumsuzluk- duyuyor olmamız gerekiyor. Küçüklüğünden beri geçirdiği astım krizleri, ileriki yaşlarda nükseden zatürre hastalığı sebebiyle, bir odanın içinde geçirdiği zamanında bunu duyumsayan Proust’un kendisi olmalı. 600 yıl yaşayıp kendini bir geminin dünyasında bulan Nuh gibi, kapalı camlar ve örtülmüş perdelerin arasında buluyordu kendi dünyasını.


Düşünmek, acımızın nereden kaynaklandığını ve nereye yöneldiğini anlamamıza, onun varlığını kabul etmemize yardım eder. Kısaca zihin gücümüzü artıran, onu tetikleyen şey kederdir. Bilgeliğe ulaşmanın yoksunluk gerektirdiği bahsi ikinci kitapta çokça değinilen hususlardandı. “Her şey güzel giderken bazı şeyleri görmezden gelmemiz normal belki de. Eğer bir araba gayet iyi çalışıyorsa, onun o karmaşık işleyişini öğrenmemize ne gerek var? Sevilen kişi sadakat gösteriyorsa, neden insan ihanetinin dinamikleri üzerinde duralım? Toplumda hep saygı görüyorsak, toplumsal yaşantının insanı nasıl aşağılayabileceğini incelememize ne sebep olabilir? Ancak kederin içine battığımız zaman, Proust’un yaptığı gibi, kabul edilmesi zor hakikatlerle yüzyüze gelir, başımızı yorganın altına gömüp, sonbahar rüzgarında dökülen yapraklar gibi ağlarız.” Botton’un bir kişisel gelişimci edasına büründüğünü kitabın tamamında görmek mümkün. Ancak bu derslerin hepsi Proust ve onun dünyasına bakışımızı değiştirebilecek türden değerli fikirler…


Bir okurun dikkat ettiği en önemli nokta cümlelerin etiketlerle olan ilişkisidir. Alışılagelmiş ifadelerin ve klişeleşmiş cümle kalıplarının yüceltilmesi Proust’u en çok rahatsız eden şeylerin başındaydı. Bu, konuşma ve yazıda önceliğin özgün söyleşiler üretilmemesinden ve başkasının sözlerini yineleme gereksiniminden duyulan bir rahatsızlıktı. Düşünceleri öznel haliyle cümlelere dökmeden, onu kelimelere uyarlamak gibi bir şey olsa gerek. İlk bakışta hoş gibi görünen, altını biraz eştiğimizde bayağı bulacağımız ifadelerin aslında klişeden de rahatsız edici, yapmacıklı bir görüntü verdiğini ifade ediyor Proust. Ülkemizde ise bu “hoş”luğu aforizmaya çevirenlerin başında gelenler ise İ. Pala ve G. Süngü gibi isimler. Doğru klişe vardır, klişeden kaçmak için seçilen ‘bayağı’lık vardır, ve –iyi olduğumuzu düşünmesek bile- özgün olmanın ayrıcalığı vardır… Botton’un da dediği gibi, “Kendi seçimimizin, kendi zevkimizin, kendi şüphemizin, kendi arzumuzun ve kendi zayıflığımızın izlerini taşıyan şey güzel olabilir ancak. Etiketleri reddetmeliyiz. Klişeler kullanarak konuşmak sorun yaratır, çünkü yağmurun, ayın, güneşin ve duyguların, kalıplaşmış söyleşilerin ifade ettiğinden ya da bize öğrettiğinden çok daha farklı çeşitleri vardır dünyada.”


Kayıp Zamanın İzinde serisini okuma zarfında, Proust dünyasının kapılarından girip şahsi yaşamını merak etmeyen yoktur öyle sanıyorum ki. Botton, kısa kısa da olsa, dostlarının Proust için söylediği övgü dolu sözlere kitabında yer veriyor. Yakın çevresi onun cömert, eli açık, iyi bir konuşmacı ve saygın bir kişiliği olduğu konusunda birleşiyorlar. -Aşırı kibarlık, nezaket ve saygınlık göstermesinden dolayı Proustmak diye bir tabir ortaya çıkıyor.- Proust’un aşk ve arkadaşlık hakkında olumsuz düşüncelerini içerdiği keskin metinler, yaptığı konuşmalarda hata payı bırakırcasına cümlelerinin sonuna ‘belki’ ‘herhalde' diye ekleme yapması eseri ile yaşamını zıt kutuplara itiyor. Gözlemciler ise bunun insan kaybetmeme düşüncesinden ileri geldiğini, kırıcı etki bırakmama izleniminden kaynaklandığını düşünüyorlar. İnsan ruhunun derinliklerine ustalıkla inen Proust, bunu insanları kazanmak amacıyla da kullanabiliyordu ve Botton’a göre iyi bir dinleyici, salt kendinden bahsetmeyen bir yapıdaydı. Bu ayrımsılık şunu gösteriyor ki, yazdıklarımız başka bir ‘ben’liğin ürünüdür. Düşündüklerimiz ama söyleyemediklerimiz, uygulamaya geçmeyen birikimler, yazılmamış, dile gelmemiş cümleler ve daha fazlası. Belki de 7 cildi oluşturan bu dile gelmeyen 'ben'liktir...


Bakmak ve görmek. Hissedemeyişlerimizin sebebi doğru imgelerle karşılaşmayışımızdan kaynaklanır. Proust’a göre bir şeye ikinci kez bakmanın getirdiği mutluluk iyileşmenin en iyi yoludur. Ucuz ve kısa cümlelerin uzun ve anlamlı paragraflara tercih edilmesi, yavan kitapların gerçek değerini görmeyen kitapların yerinde revaçta olmalarından yola çıkarsak ikinci kez bakmanın ne kadar düşük olduğu sonucuna varmamız zor olmaz. Sıradan olan yaşam değil, belleğindeki imge! diyor bir ses kitap boyunca. Botton’un, Proust’tan yansıttığı en muazzam detaylardan biri olabilir bu. Bir kekin yol açtığı şey hatırlama anı değil, takdir edilmiş bir anın bıraktığı etkidir. Takdir ettiğimiz anıların zihnimizde imge haline geldiğini fark edinceye kadar hafızamız bulanıktır ve seçemez. Botton’un bu bahiste Freud’un çocukluk deneyimine dair düşüncelerini zikretmemesi büyük eksik. Şu şekilde ifade ediliyor: “Anlatıcının çevresinde gördükleri ile kendi güzellik anlayışı arasında büyük bir uçurum olduğu doğrudur, ancak bu ikisi arasındaki farkın modern çağa özgü bir şey olup olmadığı tartışılır. Basit imgeler belirsizlik taşımadığı için çekicidir. Basit imgeler kesinlik sunar, örneğin para harcamanın eğlenmek için en garantili yol olduğuna inandırır bizi. Suçu hatırladığımız şeylere değil belleğe yüklemeli. İlkbaharı değil ressamı hedef almalıyız.” Nuh, çevresindeki nesneleri görme özlemi çektiğinde, doğal olarak belleğinde ağaç ve dağ görüntülerine yoğunlaşır. Bu da gösterir ki bir şeyin somut olarak varolması, onu fark etmek için kesinkes bir durum oluşturmaz. Hatta bu fiziksel varoluş o şeye karşı körleşmemize yol açan büyük bir neden olarak gösterilir, salt görsel temas yeterli değildir. Bir şeye tutkuyla sahip olmaya çalışırken edindiğimiz en önemli şey, zorlukla onu beklemek arasındaki kat ettiğimiz mesafe ile ölçülebilir. Yoksunluk bizi detaya zorunlu olarak iter aslında, İslam’da şerrin hayra, belanın olgunluğa yorulması gibi. Arzu ile arzunun arasındaki gerçekleşme durumunu bekleyiş, yazgımızdaki büyük nimetlerden olsa gerektir.


Proust Yaşamımızı Nasıl Değiştirebilir, bu soru daha fazla ısınsın. Fakat şu kesindir ki bir nesneye ikinci kez bakmak, göstergelerin farkına varabilmek, detaylara inebilmek kelebek etkisindeki döngü içerisinde en etkili kanat çırpınışlarından birini yaptırabilir!
191 syf.
·2 günde·9/10
Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir kitabını kısaca yorumladığım video: https://youtu.be/eHZFlxwsG8Y

"Ama daha ayrıntılı, sevgili dostum, çok hızlı gitmeyin."

Proust hakkında tez yazmış olan Kereviz arkadaşım bu kitap ve genel olarak Proust okumaları hakkında daha içselleştirilmiş bir bilgiye sahiptir. Ben kitabı sadece Kayıp Zamanın İzinde serisine başlamadan mı yoksa bitirdikten sonra mı okumalı ya da kitabı edinemeyenler açısından çok kısa bilgilerle Proust'a ve Kayıp Zamanın İzinde'ye ön hazırlık olması açısından sunacağım.

Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir kitabı kendi görüşümce Kayıp Zamanın İzinde serisine başlamadan önce okunması gereken bir kitaptır, eğer serinin yarısında olsanız dahi bir şey kaybetmiş değilsiniz. Zira Proust okumalarınızdan aldığınız payı ne kadar artırabilirseniz Proust'un sizin yaşamınıza etkidiği payı da o derece artırırsınız.

Misal olarak Swann'ların Tarafı romanında karşılaştığımız kuvvetli anne-çocuk ilişkisi çocuk Proust'un gerçekte anne Proust'a duyduğu şiddetli sevgiden kaynaklanmakta. Proust'un neden bu kadar uzun ve detay içeren cümleler yazdığını merak ediyor musunuz? Annesine yazdığı mektup ve yazılarda uyku düzeni ve günlük rutinleri hakkında çok yüzeysel yazılar yazmasının ardından annesinin çocuk Proust'tan daha çok detay istemesi sayesinde!

Babası Adrien Proust'un doktorluğundan gelen başarısını ve ezici otoritesini kıskanan Marcel Proust, kardeşiyle karşılaştırıldığında fiziksel ve ruhsal güç, yeteneklilik, sağlık konularında da çok terstir. Kayıp Zamanın İzinde serisi sırf bu ailevi sebeplerden ötürü bile bir başkaldırı, Marcel'ın kendi Marcel ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinde en tepede bulunma güdüsü olarak görülebilir.

Kayıp Zamanın İzinde serisi bir iyileştirme romanı olarak ve kendi gözlerimizle Proust'un dünyasına değil, Proust'un gözleriyle kendi dünyamıza bakmamızı gerektiren bir bakış açısıyla okunmalı. Yaşamdan keyif almaya başlamanın yollarını detaylarda ve izlenimlerde sunan Marcel Proust, aynı zamanda zamanı boşa harcamayı da bırakmamızı istiyor. Herkesin, okuduğu bir romanda kendini bulmak ve bir karakteri içselleştirmek istemesi gibi Kayıp Zamanın İzinde serisindeki karakterlerin hayatlarının da bizim kimliklerimizden, duygularımızdan ve izlenimlerimizden o kadar da farklı olmadıkları anlatılıyor.

Aşırı ama aşırı kibarlığıyla "Proustmak" gibi bir eylemi yaşadığı dönemde insanların ağzına pelesenk eden, serisinde bahsettiği kasaba olan Combray'den esinlenmesiyle Proust keklerinin satıldığı kasaba pastanesine turistleri akın ettiren, klişeleri kabul etmeyip kalıpların dışında yazmayı icat etmek isteyen, Woolf'un yazma isteğine kendi yetenekliliği sebebiyle sekte vuran, kitaplarında bahsettiği kontlar ve dükler minvalinde pek çok arkadaşı bulunan Marcel Proust'tan başkası değil. Fakat Proust'u ve edebiyatını esas şekillendiren hiçbirimizin kıymetini bilemediği fiziksel ve ruhsal acılardır. Ne annesi ne babası ne de arkadaşlarından herhangi bir tanesi bile Kayıp Zamanın İzinde gibi bir başyapıtın onun tarafından yazılacağını tahmin edemezdi. Halil Cibran'ın dediği "Şayet kış; "Bahar kalbimdedir benim." deseydi, kim inanırdı kışa?" cümlesindeki kış Marcel Proust'un çocukluğu, bahar ise kalemi eline aldıktan sonraki çağlarıdır.

Gerçek aşkı bulamama sendromundan ve yüzyüze kaldığı derin saplıktan dolayı kendini durmadan mastürbasyona veren, erkeklere duyduğu eşcinsel eğilimlerin de pek karşılık bulamamasıyla beraber anne Proust'un "Bey, bu Marcel'a bir kız bulalım artık" demesiyle baş gösteren anlaşılmamak, rahatsızlık ve acı çekme tohumları ileride kendine astım, beslenme sorunu, sindirim sıkıntıları, cilt duyarlılığı, fare fobisi, sürekli soğuk olması ve üşümesi, yükseklik farkından rahatsızlık duyması ve sesli öksürmesi gibi fiziksel tezahürlerde yer bulur. Bizdeki gibi görücü usulü Fransa'ya o zamanlar uğramış değil tabii. Anne, baba çaresiz. Bu Marcel'ın hali ne olacak diye sorup duruyor. İşte bu yüzden de Kayıp Zamanın İzinde karakterlerindeki sosyetik figürler de özellikle bu sosyetik dış görünüşlerinin altında büyük vasatlıklar ve noksanlıklar taşıyan dümdüz insanlar oluyor.

Proust artık bazı şeylerden rahatsız olmanızı istiyor, bazı gerçeklerden acı çekmenizi istiyor. Nasıl ki sürdüğünüz araba bozulmadıkça sizin o arabayla ilgilenmemeniz gibi hayatlarınızda da çeşitli sorunlar oluşmadığında kendinizle ilgilenmediğinizi yüzünüze vuruyor. Bir adam düşünün, delicesine astım ve çiçeğin her türlüsünden alerji kapan biri. Yahu ben sırf alerjik bronşiti geçirebilmek için 4 yıl aşı oldum. Fakat Proust böyle yapmıyor. Acılarının hepsine karşı dimdik duruyor, onlarla başa çıkıyor ve doğayla, insan doğasıyla, detaylarla ve izlenimlerle dost oluyor. Hatta üstüne insanın bitkilerle ilişkisini belki de en detaylı anlatan etnobotanik yazarı oluyor! Kendimi bu kitaptan sonra Proust'un yanında çok zavallı hissettim diyebilirim.

Unutmayalım ki, her şey sanat için potansiyel bir konudur. Tuttuğunuz bilgisayar faresinin hareketlerinden, kafamızı sağa çevirdiğimizde uçan martıların havadaki eğrisel uçuşlarına; binaların toprak tarafından sert bir şekilde tutulmasından, pitoresk bir manzaraya karşı hissettiklerimizin manzaranın içerisinde bulunduğumuzda artık o kadar hisli olmamasına kadar. Kayıp Zamanın İzinde serisi de etrafımızda devinen bütün hareketler ve canlılar bütününün aslında bir kitapta ne kadar da gerçek hayatlarımızla benzeşik olabileceğinden yola çıkılarak okunmalı. Proust'u hayatımıza sadece okuyup kenara atmak için değil, aynı zamanda izlenimlerimizi detaylandırıp hayatın zaman skalasını yavaşlatabilmek adına uyarlamalıyız.
191 syf.
·10/10
Nasıl oldu da bu kitap için bir inceleme yazmadım aklım almıyor. Halbuki yazdığımı düşünmüştüm. En başından uyarmam gerek, az biraz uzun yazmayı düşünüyorum ama çok bunaltmadan zira normalde çok uzun incelemeler yazmam.
Sitedeki Proust okuma etkinliği -#38543676 - vesilesiyle birkaç arkadaşa bu kitabı önerdim. Önerirken bir baktım, kitabın incelemesini yapmamışım. Kendime inanılmaz şaşırdım çünkü bu kitap benim hayatımı öyle bir değiştirdi ve o kadar güzel faydalar sağladı ki, es geçmemin mümkün olduğu bir dünyayı hayal edemedim. Meğer o dünya içinde yaşıyormuşum.
Dünya içinde yaşamak demişken, şu sıra Proust okuyan birçok kişinin yaşadığı ikilemleri -eğer kitaplarını doğru bakış açısıyla okuyorlarsa- anlayabiliyorum. Sakın paniğe kapılmayın! Siz kitaba parayı verdiğiniz, kapak sayfasını çevirdiğiniz ilk andan itibaren bu seyahati göze aldınız demekti zaten. Şu an Proust'un mükemmel zekasıyla uzun bir yolculuğa çıkmış bulunuyorsunuz. Bu yolculuğun sonuna kadar, hem rüya, hem gerçek dünya arasında seyahatler edecek ve bunların alt kırılımlarındaki olaylara şahit olacaksınız. Öyle ki, bir kurabiyenin kokusu sizi Amerika kıtasındaki bir yazlığa kadar götürebilecek!

İlkin kitap ile tanışmamı yazmak istiyorum. Bildiğiniz gibi Fransız Dili ve Edebiyatı okudum. Hipokrat, Tıp Bilimi için neyse, Proust bizim için oydu (Tıp dalına çok hakim değilim, daha gerçekçi bir örnek aklınıza geldiyse kusura bakmayın.) ve ne yazık ki ben Marcel'den nefret ediyordum. (Marcel dememin sebebi artık Proust'u bir arkadaş gibi görmem ve kendi arkadaş çevremde kitabı okuyan arkadaşlarımın bana "Gene Prousttun!" demesindendir. Ayrıca bu kitap içerisinde Prosutmanın anlamına denk geleceksiniz.) Gelin görün ki, hem bu kitabı hem de Proust'un kitaplarını okuyalı epey oldu ve ben bu incelemeyi kitabı henüz daha yeni bitirmiş gibi yazabiliyorum. Çünkü beni derinden etkilemiş ve Proust'u sevmeye teşvik etmişti.

Son sene, dananın kuyruğu kopacak artık. Toplasanız 6 hocamız var. Birinden tez alacağım ama ben seçmiyorum. Kura çekilmiş, liste belirlenmiş. Kapıya astılar o gün. Kalbim yerinden çıkacak, çünkü sömürgeleşme üzerine bir şeyler yazmak istiyorum. "Allahım!" diyorum, "N'olur Nur Melek hoca olsun!" Listeye bir baktım, alttan dersini aldığım, senelerce birbirimizi anlayamadığımız, dünyanın en titiz, sınavlarında en detaycı hocalarından biri ve bilin bakalım, kadın hangi konuda uzman? Tabi ki PROUST! "Eyvah!" dedim, "Zeynep sen zor mezun olursun!" Tezi vereceğim dönem, tez hocamın bölüm dersinde hangi dersi işlediğimizi tahmin edersiniz. Bir dönem boyunca Proust'u anlamaya çalıştık. Dönemin sonlarına doğru inanılmaz keyif aldık. Bu keyfin temellerinden biri, işte incelemesini yaptığım bey, Alain de Botton'dur. Dönem başladı benim el ayak titriyor. Yüzmüşüm yüzmüşüm kuyruğunun bile ucundayım. Gittim okula, çaldım kapıyı, girdim içeri. "Hocam," dedim, havadan sudan sohbet ettim. Saygıda asla kusur etmeyen bir öğrenci olarak sordum, "Tez konusu olarak ön gördüğünüz bir şey var mıdır?", "Yok" dedi. Lan şimdi Proust seçsem bir dert, seçmesem ayrı bir dert. "Tamam." dedim çıktım odadan. Romain Puertolas çok meşhur oldu o ara. İlk Bir İkea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri'nin Olağanüstü Yolculuğu çıktı sonra Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız, patladı bu kitaplar. Aldım okudum, ben de beğendim. Hocaya hediye götürdüm, o benden çok sevdi. "Sevgili Zeynep Can, isterseniz, tezinizi bu yazar üzerine yazabilirsiniz." diye e-mail gönderdi. Tereyağından kıl çektiğimi sandım ama kitabın Fransızcası çok zordu, bir sürü kelime oyunu vardı. Kitaba karar vermiştim ama tezin konusunu bir türlü bir araya getirip toparlayamıyordum. Bu tez işinden bunaldığım bir gün, attım kendimi sokağa gittim Dost Kitabevine. Rafta Proust'un genç halini, farklı renklerde görünce "Bu ne ya? Komik duruyor. Ehuehuehuehu." diye içimden geçirip şöyle bir bakayım dedim. Birkaç sayfaya baktıktan sonra elimde bu kitapla çıktım oradan ve doğru evin yolunu tuttum. Bu arada da derslere gidiyordum, kitabı okumaya başlamadan önce bu 19.yy Proust dersleri bana ne kadar sıkıcı geliyorsa, okuduktan sonra tam tersine, bir o kadar keyif aldım. Ders arasında okurken, tez hocam görmüş ve alıp kitabı okumuş. Sonraki birkaç derse nedense tam katılım sağlamak gibi bir aptallık ettim. Birkaç hafta sonra mail kutuma tez hocamdan gelen bir mail düştü, şöyle yazmış: "Sevgili Zeynep Can,
Botton'un kitabını okuduğunuzu gördüm ve merak edip ben de aldım. Derse katılımlarınızdan kitabı beğendiğinizi düşünüyorum ve en az ben de sizin kadar beğendim. Proust'u bu kadar iyi ve edebi bir dille anlatan yazar sayısı çok az. Kitabın diğer öğrencilere de faydalı olacağını düşünüyorum. Bu konu hakkında derste bizlerle küçük bir paylaşım yapmak ister misiniz?"
Hadi yiyorsa "Yok yea, bana göre değil o işler hocam." de. Çünkü gerçekten bana göre değil. Ben toplum önünde konuşmaktan ve öğretme yetisinden aciz bir insanım.
"Tamam hocam bana iki hafta müddet verin.
Saygılar,
Zeynep Can"
Yazdım yolladım. Eşşekler gibi çalıştım bu kitaba. Hocanın verdiği Fransızca pasajlarla birleştirip anlatımı kuvvetlendirecek ögeleri tek tek çıkardım. Açık söyleyeyim Kayıp Zamanın İzinde 'yi hiçbir zaman tam anlamıyla bitirmedim. Umarım bir gün buna cesaretim olur. Benim hoşuma giden, kibar, nazik, naif Albertine her zaman kalbimin baş köşesinde oturur ve ne zaman dara düşsem, alır kendisinden bir pasaj okurum. İki hafta müddet sona erdi, derse girdik. Elimde bu kitap var, birkaç yerini özellikle işaretlemişim, bir de hocanın derste verdiği birkaç önemli pasaj. Ben anlatmaya başladım, kah tüm sınıfın yüzünde bir gülümseme oldu, kah hüzünlendiler. Keza kitabı okurken aynı mimiklere ben de sahip olmuştum, Botton Proust'u o kadar güzel anlatmıştı ki, onun acısını ve mutluluğunu onla yaşamayı bahşetmişti adeta okuruna. Ertesi hafta hemen hemen herkesin elinde bu kitap vardı. Şimdi benim okuduğum bölüme gidin, ilkin öğrencilere Proust'u sevip doğru anlamaları için hocam hala bu kitabı öneriyor.
Benim için büyük bir nefret, şehvet dolu bir aşka dönüştü desem, abartmamış olurum. Tüm bu olaylardan sonra tezimi Proust üzerine yazdım ve bir Proust profesöründen tahmin edebileceğinizden çok çok daha yüksek bir not aldım. Bu tezi 1 ay içinde yazdığımı ve diğer 78 sayfalık tezimi çöpe attığımı düşünürsek Alain de Botton'a teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

Kitabın bana kattıkları dışında yapabileceğim birkaç yorum daha var. Eğer gerçekten Kayıp Zamanın İzinde'yi bitirmek istiyorsanız Mehmet Emin Özcan 'ın dediği gibi sabah 9, akşam 5 mesai yapmanız gerekli. Bu kitaptan kopmamak ve doğru anlamak için önemli bir tavsiye. Arzu Etensel İldem bu iki ciltlik kitabın çevirmeni için "gidip elleri öpülesi" demişti, bunu buraya yazmamın sebebi, bu aralar sitede ciltlik yayının sayfalarından, kalınlığından ve harflerinin küçük olmasından dolayı çok zor okunduğuna dair fazla eleştiri görmem. Ben bu ciltlere sahip olmama ve tüm cildi okumamama rağmen, arasından istediğim metni kolayca bulup okuyabiliyorum. Bu kişisel bir durum teşkil etse de, bu şekilde eleştirilmemeli diye düşünüyorum. Ve son olarak benim Proust'a aşık bir hocam vardı. Beni de kendisi gibi aşık etti. Gülser Çetin gibi hocaların herkesin hayatında olması mümkün değil ama onun sayesinde Botton'a sığınıp Proust okumayı sevdim ve Proust'u doğru anlayan insanlardan biri oldum. Gülser hoca biz Türklerin kötü bir özelliğinden söz etti çoğu zaman; biyografi okumak. Ne yazık ki okuduklarımıza göre yazarı yargılamak kaçınılmaz oluyor. Bu kitap bize yazarı yargılamak için değil, onu anlamak için belgeler sunduğundan bir biyografiden fazlası. O yüzden kitabı beğendiğini düşünüyorum.

İçeriği ise aile fertlerinden tutun, edebiyat dünyasındaki birçok insanın Proust'a bakış açısını kapsıyor. Mesela kardeşi Robert onun için "Kayıp Zamanın İzinde'yi okuyabilmek için, insanların ya hasta olmaları ya da bacaklarını kırmaları gerekiyor. Yeni alçıya alınmış bacaklarıyla ya da akciğer iltihaplanması teşhisiyle yataklarında yatarken bir de Proust'un o uzun, yılankavi cümleleriyle savaşmak sorunda kalıyorlar." diyor. Virginia Woolf, Proust yüzünden bunalımlara giriyor çünkü hiçbir zaman onun kadar iyi yazamayacağını düşünüyor. Proust'un John Ruskin 'e olan hayranlığı en ince detayına kadar işlenmiş, zira ben Proust'un Ruskin'in kitaplarını çevirdiğini bu bölümden öğrendim. Benim en sevdiğim bölümler ailesiyle ilgili olan kısımlardı. Bu bölümlerde babasının kadınların sağlığı için yazdığı kitaplardaki görseller mevcut, ki o dönemde kadınların korse giymesine karşı çıkan ilk tıpçılardan biri Prosut'un babası.

https://i.hizliresim.com/gr9GvR.jpg

Botton'un tüm kitaplarındaki görsellik hakimiyeti zaten beni oldum olası etkiliyor. Proust'un en uzun cümlesini anlatmak için çok güzel bir görsel tasarlanmış.

https://i.hizliresim.com/gr9G5O.jpg

Ve durumun ciddiyetini anlatmak için şu cümleyi kurmuş: "Bu cümlelerden en uzunu beşinci ciltte yer alıyor. Tek aralıkla standart ölçülerde bir metin olarak yazıldığında, dört metreden biraz daha kısa; yani bir şarap şişesinin çevresini tam on yedi kez dolanabilecek uzunlukta."
Biliyorsunuz artık incelemelerin sonuna Nachos'lu bir fotoğraf ekliyorum. Bu sefer tüm ısrarlarıma rağmen gelmedi. Sanırım o da Proust'u ilk görüşte sevmeyenlerden. O yüzden kedimi değil kendimi koydum ve benim için bu kitabın özelliği olan yönünü gösterdim. Tonlarca post-it yapıştırdığım nadir kitaplardan çünkü o benim başucu kitabım ve ara ara okuma gereksinimi duyuyorum.

https://i.hizliresim.com/8aNr6V.jpg

Bu kitap aynı zamanda size bir kitabı nasıl okumanız gerektiğiyle ilgili çok güzel tavsiyeler sunuyor. Mesela: "Başkalarının kitaplarını, kendi hissettiklerimiz anlamak için okumalıyız."
Bu kitap sayesinde Proust'u sevmez ya da doğru anlayamazsanız, bana yazın. Birebir tartışalım bu konuyu.
Umarım bu kadar zor bir yazarı anlamanızı ve sevmenizi sağlar, size kılavuzluk eder, güzel hanımlar ve bir takım adamlar. Keyifli okumalar.
309 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Kitap fuarından tavsiye üzerine aldığım yaklaşık iki yıldır kitaplığımda bekleyen okumaya yeni fırsat bulabildiğim bu güzel deneme-inceleme kitabı, birey olarak içimizde yaşadığımız sıkıntıların felsefe tarafından açıklanması, genel kabul gören inanç ve davranışların bir nevi antitezi.

Kitap altı bölümden oluşuyor ve altı ayrı yaşamsal sorun Sokrates, Epikuros, Seneca, Montaigne, Schopenhauer ve en son Nietzche’nin düşüncelerinden yola çıkılarak açıklanıyor. Sırasıyla; toplum tarafından kabul görmemek, yeterince paraya sahip olamamak, düş kırıklığı yaşamak, kendini yetersiz hissetmek, kırık bir kalp ve zorluklarla yaşamak şeklinde ele alınan bu sorunlar herkesin bir şekilde kendini içinde bulduğu sorunlardan. Yüzyıllardır süregelen bu problemlerin tesellilerini ünlü düşünürlerden bulmaya çalışmak -ya da bazen bulamayıp sadece sorgulamak- kitabın akıp gitmesini sağlıyor. Konu üzerinde ilerlerken verilen kitap tavsiyeleri, antik dönemle ilgili bilgi aktarımları ve anlatımın içinde bunların görsellerle desteklenmesi de kitabı çok keyifli hale getiren unsurları oluşturuyor.

Yazar, filozofların hayatlarından öğretilerine savunduğu görüşlerden karşısında durduğu görüşlere kadar değinmiş ve dili oldukça başarılı. Doğru ve yanlış bilinen konuların, sorgulanması gereken düşüncelerin, felsefenin, sanat bilgilerinin, biyografinin iç içe olduğu ve içinde bulunduğumuz günlük sorunların tüm bunlarla bir araya getirildiği, kitabı size tavsiye edecek kişiye teşekkürlerinizi rahatlıkla sunabileceğiniz bir eser.

Keyifli okumalar.
312 syf.
·17 günde·Beğendi·9/10
Alain de Botton bir mimar olmamasına karşın öğrendiği genel bilgilerle ve bazı yerlerde araştırmalarını değiştirdiği yerlerde mimariyle ilgili iyi tespit ve eleştirilerde bulunuyor. Mimarlıkla mesleki anlamda ilgilenmeyenler içinse yapıların yapılma amacı, yapılma süresinde arkaplanda mimarın çalışmaları fikirleri hakkında halkın bilinçlenmesini sağlayacak bilgiler sunuyor okuyuculara. Ayrıca Modern sanat eserleri, mimari kitaplardan alıntılar, bazı mimarların çalışmalarından alıntılarla anlatmak istediklerini pekiştiriyor ve bir roman havasıyla bunları okuyucularıyla paylaşıyor.

Le Corbuiser gibi mimarlık camiasının bazı kesimlerince ilahlaştırılmış bir modernist mimarın zihninde bulunan kendince kusursuz mimari fikirlerin topluma/kullanıcıya yönelik aleyhte etkiler oluşturabileceği tasarım izlerinin ve bunların ne gibi sorunlara sebep olduğu oldukça iyi bir şekilde kritisize edilmiş.

Yazarın bazı yerlerde kesin dilli olması objektifliğine gölge düşürmektedir ancak bunun haricinde iyi bir şekilde kurgulanmış, düşündürücü bir kitap. Mimarlık okumamış olsaydım daha çok etkilenmiş olabilirdim.

Okunması gereken mimarlık/felsefe kitaplarından biri.
309 syf.
Kitap farklı bölümlerde yaşadığımız farklı sorunlara değiniyor. Düşkırıklığının tesellisi, toplum tarafından kabul görmemenin tesellisi, kendini yetersiz hissetmenin tesellisi gibi. Bu sorunlarla Sokrates, Seneca, Nietzsche, Montaigne gibi filozofların yaşamından örnekler vererek, nasıl bir yol izlememiz gerektiğini anlatıyor.
Felsefeye ilgisi olanlar için gayet açık, akıcı bir kitap.
309 syf.
Kitap felsefenin yapıtaşlarını oluşturan 6 farklı filozofun yaşamından yola çıkıyor. elbette felsefe bu 6 kişiden ibaret değil. alain de botton günlük dile şimdi ve burada ilkesine göre uyarlayarak okuyucuyu sıkmadan esprili zekice kalemini kullanıp bize sunmuş keyif alarak okuduğum kitaplardan öneririm :)
312 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Bugüne kadarki birçok mimari üslubu sade ve akıcı bir dille inceleyen, okuması keyifli bir kitaptı benim için. Birkaç bölümden oluşan kitap mimariyi belli kategorilere ayırarak incelemiş. Bu incelemeleri yaparken verdiği örnekleri fotoğraflarla desteklediği için üzerinde düşünme imkanı sunmuş aynı zamanda. Birçok alanla ilişkilendirerek farkli boyutlar katmış kitaba.
Yazar 20. Yüzyılın önde gelen modernist mimar Le Corbusier'i eleştirmeden duramamış :) Buna rağmen anlaşılır diliyle merakı olan herkesin okuyabileceği güzel bi kitap.
309 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Üniversitede bir hocamızın vizeye dahil etmesiyle elime geçen bir kitap. İlk başta aman aman bir felsefe içeriğinin olduğunu düşünmüş ve yanılmıştım :)
O kadar şahane ve herkesin anlayabileceği günlük bir dil kullanılmış ki şahaneydi.
Her bölümde başka bir felsefik görüşü ele almış yazarımız. Gelgelelim Montaigne ve Schopenhauer bölümleri harikaydı :)
309 syf.
6 bölüm halinde ver her bir bölümde bir filozofun ortaya koyduğu değerlerden söz eden ve sorunları felsefi açıdan çözmeye yönlendiren bir kitap. Zaman zaman eglence de mevcut. Benim en sevdiğim bölüm Sokrates'in olduğu bölümdü. Belki de onu zaten çok sevmemden kaynaklanıyor. Zaman zaman sıkabiliyor ama hemen ilgi çekecek bir konu ortaya çıkıyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Banu Tellioğlu Altuğ

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 706 okur okudu.
  • 39 okur okuyor.
  • 606 okur okuyacak.
  • 14 okur yarım bıraktı.