Batı'da kadın nice yüzyıllar boyunca erkeğe bağımlı, onun buyruğu altında ve her şeyden önce yuvaya bağlı olarak yaşadı. Toplumun tüm yapıları, kurumları erkeğe öncelik tanırken, kadına daha aşağı bir durumu "reva" görüyor ve etkinliğini kısıtlıyordu. Din ve felsefede olduğu gibi, hukuk da, sanki kadının erkeğe tam boyun eğmesini haklı göstermek için aralarında iş birliği etmişlerdi.
Bu alanda verilecek yalnızca birkaç örnek bile, yeterli olacaktır: Anglosakson örf ve adet hukukunda evli kadının, mülkiyette olsun, çocukların velayetinde olsun, kendi öz kazancının kullanımında ya da konut seçiminde olsun, hiçbir hakkı yoktu. Napolyon Yurttaşlar Yasası aracılığıyla Roma hukukundan bozma hukuk sistemleri de, kadının hukuksal statüsünü aşağı olarak yasalaştırmaktaydı. Mülkiyet hakkı ve velayet yetkisi (otoritesi), hemen tümüyle erkeğin yararlandığı ve kullandığı ayrıcalıklardı. Evli bir kadın, eşinin izni olmaksızın adalete başvuramaz, bir iş kuramaz, bir sözleşmeye taraf olamazdı. Napolyon Yurttaşlar Yasası'nda kadın, ergin olmayan çocuklar, deliler ve kasıtlılarla aynı konumda ele alınıyor, tam "yeteneksiz" sayılıyordu.