Dilek Şendil

Dilek Şendil

Çevirmen
8.2/10
1.549 Kişi
·
4.132
Okunma
·
11
Beğeni
·
876
Gösterim
Adı:
Dilek Şendil
Unvan:
Çevirmen
1979’da Kadıköy Maarif Koleji’ni bitirdikten sonra üç yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Amerikan Kültürü ve Edebiyat Bölümü’nde okudu. Bugüne değin çeşitli yayınevleri için yirmiden fazla kitap çevirdi. Dilimize kazandırdığı yapıtlar arasında Maria Todorova’nın Balkanlar’ı Tahayyül Etmek, Richard Ford’un Bağımsızlık Günü, William Trevor’ın Felicia’nın Yolculuğu, Zvi Elpeleg’in Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketinin Kurucusu Hacı Emin El-Hüseynî, Doris Lessing’in Mara ile Dann, Timothy Findley’nin Ölümsüzlük ve Pilgrim, Sue Miller’ın Aşağıdaki Dünya adlı kitaplar sayılabilir.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
116 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10 puan
Sitemizin değerli okurlarından https://1000kitap.com/Nesrinay hanımefendinin #25923319 incelemesi vesilesiyle tanıdığım ve kısa sürede önce kitaplığıma sonra da zihnime kazandırdığım bu eser, bir 'gezgin' olarak, okuma yolculuğumun önemli duraklarından biri oldu.

Zaten kendisi de bir inceleme olarak kaleme alınmış bu kitabın hakkını vererek incelenmesi çok kolay değil. Kitapta ele alınan konuların her biri, üzerinde uzun uzadıya yazmayı, konuşmayı, tartışmayı hak edecek kadar derin ve detaylı konular. Bu yüzden ben de 'scroll çatlatan' bir incelemeden kaçmak ve sizi de yarı yolda kaçırmamak için azami bir gayret göstereceğim:) Yine de olur da lafı uzatırsam, şimdiden affınıza sığınıyorum...

Üç ana bölümden oluşan kitabın ilk bölümü, 'Bir gezgin olarak okur, dünyayı tanıma olarak okuma' adını taşıyor. Adından da anlaşılacağı üzerine yazar burada dünyayı, okumamız gereken bir kitap olarak olarak ele alıyor. Bu durumda biz okurlar da bu dünyayı okuyarak gezen gezginler oluyoruz.

Manguel'e göre bu okuma, kurgu, matematik, haritacılık, biyoloji, jeoloji ve nice yollarla türlü biçimlerde yapılabilir, ama temel varsayım aynı kalır; evren belirli yasalarla yönetilen tutarlı bir işaretler sistemidir ve o işaretler, bizim kavrama yetimizin ötesinde bir anlam taşırlar. O anlamın içine bakabilmek için bizim de dünyanın kitabını okumaya çalışmamız gerekir.

Bu metafor, eski kutsal metinler, Gılgamış Destanı ve Dante'nin İlahi Komedyası üzerinden detaylandırılıyor.

Yine yazarın bakış açısıyla kitapların sayfalarında yol alan gezgin, bir süre sonra bazen ne geçtiği yerlere ne de oranın sakinlerine aldırmadan, deyim yerindeyse, bir sığınaktan diğerine ilerlemeye başlar ve böylece gezginin okuma eylemi dünyanın içinde yaşamak yerine ondan kaçındığı bir mekânla sınırlı kalır. İşte bu noktada, kitabın ikinci bölümüne yani günümüzde de sıkça kullandığımız 'Fildişi Kule' metaforuna bir geçiş yapıyoruz.

Kule metaforu, basit bir anlatımla ifade edersek, başlangıçta bir yazarın veya bir okurun iç dünyasını beslemek adına yalnız kalma ihtiyacını karşılayan; derin okuma ve derin düşünme eylemini gerçekleştirebileceği bir sığınak, veya 'kendine ait bir oda' olarak anlaşılmakta. Montaigne bu ihtiyacı 'Evinde kendisiyle başbaşa kalabildiği, kendi kendisine gözlerden uzak saygı sunduğu ve saklandığı hiçbir yeri olmayan adam (bence) sefildir!' sözüyle açıklıyor.

Ancak yazarın 'melankoli' olarak ifade ettiği bu durum, bu derin düşünme eylemi, her ne kadar yaratıcılık hali olsa da atalet (eylemsizlik) boşluğuna düşmeden sürdürülmesi kolay bir şey değil. Böyle anlarda kule besleyici gücünü kaybederek ruh ve akıl enerjisini tüketen bir yere dönüşebiliyor. İşte Fildişi kuleye yüklenen anlam da tam bu noktada değişime uğruyor. Yazar bu değişimi şu cümlelerle özetliyor:

"Çalışkan aydınlara inziva yeri sağlayan kule imgesi çok geçmeden sığınılacak bir liman yerine saklanılacak bir mekân olarak, aydınların dünyevi görevlerinden kaçtıkları hücreyi tasvir etmek üzere kullanılmaya başladı. Fildişi kule halkın imgelemine, sokaklardaki hayata karşı bir sığınak, orayı mesken edinmiş aydınlar da bir züppe, kısır, dalgacı, mizantrop, halk düşmanı olarak yerleşti."

Ve bu bölümde kule metaforu, çok geniş bir Hamlet incelemesi ile detaylandırılıyor.

'Kitapkurdu, dünyanın mucidi olarak okur' adını taşıyan son bölüm, kendimizden de çok şey bulabileceğimiz, 'kitapkurdu' olmakla övünenlerin şapkasını önüne alıp düşünmesine neden olacak oldukça keyifli bir bölüm.

Grandvill'nin kitap sayfalarına sarıp sarmalanmış, o sayfalar içinde kaybolmuş bir adamı karikatürize ettiği görselle başlayan bölümde (https://www.kisa.link/6WCE) bu betimleme ile, okunacak kitaplar olduğu sürece kitapkurdunun dünyadan kopuk yazgısına mahkum olduğu görülmekte.

İlk bölümde bahsedilen okur-gezgin bazen kitapları yiyip bitirir, ancak bunu yaparken amacı, kitapların ve hayatın sergilediği öğretiden yararlanmak değil, sadece sözcüklerle patlayasıya doymak olur. Kitap okumanın amacı, bir yerden sonra kitap okumanın kendisine dönüşür. Doymak bilmez okur, sözcükleri özümsemek, metni sağlam deneyimlere aktarmak yerine umutlara kapılarak onları yutmakla yetinir.

Bu bölüm de Don Quijote, Madam Bovary gibi kitaplar üzerinden detaylandırılıyor...

----------------------------------

Gezgin, Kule ve Kitapkurdu'ndan bana kalanları, böyle özetin özeti diyebileceğimiz ve açıkçası çok da içime sinmeyen bir şekilde kısaca ifade etmeye çalıştım. Kitapta ayrıca, burada değinemediğim derin okuma/yüzeysel okuma, baskı okuma/dijital okuma gibi hepimizin sık sık konuşup tartıştığı konular hakkında da çok önemli tespitler ve biz okurların önünde bekleyen, sinsi sinsi büyüyen bazı tehdit ve tehlikelere karşı önemli uyarılar yer alıyor.

Bu 116 sayfalık kısa ama etkili kitabın yazarı Alberto Manguel'den de birkaç satır bahsetmeden geçmeyelim... Arjantin'de doğan, çocukluğunu İsrail'de geçiren ve sonra Kanada vatandaşı olan, dünyanın pek çok ülkesini gezip görmüş bu çok uluslu, çok kültürlü aynı zamanda 3-4 dil bilen yazar, aynı zamanda çevirmen ve yayıncı olarak edebiyat dünyasının her alanında varlığını sürdürüyor. Biyografisinde, öğrencilik yıllarında Borges'e 4 yıl boyunca kitap okuduğu bilgisi yer alıyor ki, bu birikimin tohumlarının ilk nerede atıldığını bu vesileyle öğrenmiş oluyoruz.

Biraz da kitaptan aldığım ilhamla, incelemeyi belki bir metafor denemez ama küçük bir kelime oyunuyla sonlandırmak istiyorum;

Yediğimiz yemeklerin midemize gittiğini biliyoruz. Peki ya okuduklarımız? Onlar nereye gidiyor? Nerede sindiriliyor? Ortaya çıkan enerjiyi nereye ve nasıl harcıyoruz?

Annem küçüklüğümde yemek yerken sürekli çiğnemeden yutmamam gerektiği konusunda beni uyarırdı. Manguel de bu kitabında aynı öğüdü okuduklarım için veriyor.

Sen bir gezginsin ve kitapların dünyasında yolculuğun tadını çıkar. Kitaplarda dünyayı, dünyada ise hayatı okumaya çalış. İhtiyaç duyduğun her an kulene kapanabilirsin. Ancak orada pencere kenarında oturmayı unutma ve asla kitapların büyüsüne kapılıp hayatla ilişkini kesme. Kitaplarını okurken derinlemesine oku, düşün ve kitaptan aldıklarını hayatına uygula. Başkalarının hayatlarına da dokun. Aksi halde kitap okurken sen de bir kitaba dönüşüverirsin ve kimse farkında olmaz.

Ve en önemlisi... Okuduklarını asla çiğnemeden yutma...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
400 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kısaca özetlersem kitap; zengin olmak için önce finansal konuları iyice öğrenmeniz gerektiğini söyleyerek başlıyor. Bunun öğrenilebilir olduğunu vurguluyor. Finansal okur yazarlık çok önemli.; eğer bunlar öğrenilmezse faturaları ödemek için çalışmaya devam edeceğimizi açık yüreklilikle yüzümüze vuruyor. Okuldaki eğitimin bizi finansal bağımsızlığa hazırlamadığını, sadece para için çalışmaya devam eden nesiller yetiştirdiğini vurguluyor. (Bir düşünün haklı mı haksız mı siz karar verin.)
116 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
✍DİPÇE :
Metafor Olarak Okur, bir deneme metni.Fakat bildiğimiz tanımıyla yazarın kişisel duygu ve düşüncelerini kendi kendisiyle konuşur gibi ve kanıtlama kaygısı gütmeden içten bir anlatımla sunduğu ..diye devam eden denemelerden değil.Kendisini okur zanneden bireyi, okur sıfatıyla yüzleştiren, nasıl okuduğunu yüzüne vuran, olması gerektiğini anlatan bir metin, (Manguel'in kalibresini yakalamak mümkünse) 116 sayfa görünümlü binlerce sayfalık bir okuma denemesinden geçiren bir metin.
Ayrıca okuyup geçmek elbette serbest!

Öncelikle metafor kavramına bir açıklık getirerek başlıyor Manguel.Dil okuyana yazana ve yorumlayana bağlı olduğu için iletişim kurma yetersizliğinin bir itirafı
olarak yorumluyor metaforu. Metafor olmazsa olmaz.
" Nasıl giysiler en başından beri bizi soğuktan korumak için icat edildiyse; metafor da yoksunluk nedeniyle kullanılmaya başlanmış." diyor Çiçero da.

Okumak metaforuna, kutsal metinlerden başlayarak açılım yapıyor. Dinlemek edigenliğini, tabletlerdeki yazılı metinler aracılığı ile tüm zamanlarda yolculuğu kapsayan bir etkenliğe evriltiyor.Kutsal kitapları okumak ve algılamak bir hac yolcusunun ağır yürümesini, önünde uzanan patikadan başını kaldırıp çevresini özümsemesini anlamasını duymasını sonra yine içine dönmesini gerektirir. Okur da hac yolcusu gibi yapmak zorundadır Dünya okumamız gereken bir kitap okur da gezgindir.Yaşamak, dünyanın kitabında yolculuk,  okumak bu kitabın içinde yolunu bulmak ve bir adım sonra  dünyanın kendisine yolculuk etmektir. Bu bütünleşmeyi;
Dante'nin yolculuğunda, Gılgamış Destanında , Augustinus'un mezmurları okunmasında mekanda ve zamanda yolculuk eden Gezgin'in  ruhsal gerçekleşmesi esnasında  nafile gösterişlerden uzak sahiden kendi olmak için dönüşümün zorluğu ve zorunluluğu ile olmasına dikkat çekiyor.
Dante'de, Gulgamış'ta yazılanların
izlerinde gezinirken farklı bakış açıları sunuyor okuyora, okuyup geçtiğimiz metinleri gerçekten okuyup geçmiş olmakla yüzleşiyor okur ve zaten sert çıkıyor burada;  "sözcükleri patlayasıya yutan okur "
diyor okumak için okuyanlara, sindirmeden okuyanları ayıplıyor.

Biraz anlayarak okuduğunu zanneden okura da veryansın gecikmiyor hatta yaşadığı dünyadan kopan ve kitaplara sığınan okura ve aydına da bir çift laf ediyor kitaplardan örülü fildişi kulesine niçin yerleştiğini sorgulatıyor, kaçmak için mi sığınmak, korunmak için mi? Okumak etken bir eylemdir diye düşünen  okura fildişi kulesinde bekleyen tehlikeyi fısıldıyor İbni Arabi'nin sözüyle: Varoluşun kökeni harekettir, fildişi kuleniz ya çok geçmeden atalete sürüklerse!
Sonra Hamlet'ten söz ediyor, bilgi yüklü Hamlet'in hayat karşısında dumura uğramasından, kitapları yutan  Don Quijote'den, okudukları ve yaşadıklarını ayırt edemeyen Emma'dan...
Dijital okurdan, Çoksatarlık Perileri dediği, saçma sapan tıka basa şeylerle obez okuru dolduran kitaplardan...Pisboğaz okurla kafa yoran okurun farkına değiniyor.Kitap delisi ve ciddi okur arasındaki farka da...
Hezekiel kitabında; Aziz Yuhanna : Al bu parşömen tomarını yut dediğinde
__Ağzımda bal gibi bir tatlıydı ama yutunca midem acılaştı, diyecektir.Bilge okur bilecektir kitapları yalayıp yutmakla sindirmek arasındaki tadın farkını...

Okuduğumda birçok satırın mülahazasını yapmaya çalıştım fakat Manguel'i doğru anlamak , gerçekten bu muazzam deneyimlerden faydalanmak ve hatta Manguel'in sözcüklerini anlamlandırmaya hak kazanmak için bir kitabın asla yeterli olmadığının uzun bir yolculuktan sonra konuşabileceğimin ayrımındayım .Bu nedenle içime sinmeyen bu dipçeyi, yolculuk sonrası yeniden okumak belki de gülümsemek için buraya bırakıyorum:)
208 syf.
·4 günde·Beğendi·6/10 puan
Ateizmin 15.yy'da Hıristiyanlığa karşı ortaya çıkışının, tarihsel gelişiminin, toplumlarda zaman içerisinde neden ve nasıl yayıldığının; özellikle 20.yy'da güçlenmesinin ve bu güçlenmeye katkı sağlayan akım ve filozof / fikir adamlarının anlatıldığı, irdelendiği "akademik" bir kitap.

Okurken akademik dil, tarihsel dil ve felsefik dil sizi yoruyor. Teizim / Ateizm"e destek veren tanıdık bir çok isim çıkacak karşınıza...

İyi okumalar
116 syf.
·3 günde
Bu güzel incelemeyi #25851950 okurken aklıma takıldı benim de 12-13 yaşlarındayken ilk gençlik çağındaki kızlara hitap eden kitaplardan birinde okuduğum ve o küçücük aklımla uygulamaya çalıştığım saçma eylem. Diyordu ki özetle 'elinizdeki kitabın kapağını göstermeden tutun ve keyif aldığınızı belirten hareketler yapın ki etrafınızdakiler merak etsin ne okuduğunuzu.' Ah bu ergenlik. Statü nesnesi, ilgi çekme aracı, sadece bir hava atma oyuncağı olarak gösterilen kitap! Sunumun önemi, göstermelik okuyuşlar.

Gezgin, Kule ve Kitapkurdu bize dilin yetersiz kaldığı yerlerde kullanılan metaforların zamanla okuyucu nezdinde nasıl değiştiğini ilk olarak kutsal metinlerle, M.Ö. 2000 li yıllarda Gılgamış Destanı ile, daha sonra Dante'nin İlahi Komedya'sı, Shakespeare'in Hamlet'i gibi bilindik eserlerin yorumlanmasıyla göstermeyi amaçlamış.

Dünyayı bir kitap, okuma eylemini de yolculuk olarak nitelendirince okurun bir gezgin olduğu sonucuna varılıyor. Okumayı ilkin dünyayı tanıma, daha sonra dünyaya yabancılaşma olarak ele almış. Okurken 'hayal gücünün uçsuz bucaksız topraklarının tek bir paragrafla geçileceğini, bir tek cümleyle asırları geride bırakmanın mümkün olduğunu' söylüyor.

Fakat günümüzdeki gezginlerin derin okuma denen 'meret'ten habersiz, sürüler halinde yolculuk ettiği, sanal ağlar nedeniyle asla yalnız olamadığı ve dahası yalnızlıktan, yalnız okumaktan, görülmemekten dehşete düştüğü bir dünyayı eleştiriyor. Yani bu sitedeki kaliteli okurların tartıştığı durumların açıklaması.

Kule metaforu da ilk olarak 'dünyadan yatay kaçışta umut kalmayınca dikey olarak kaçmaya çalışan', düşünen, sorgulayan, iç dünyasını beslemek amacıyla inzivaya çekilen okurların mekanı olarak aksedilirken, düşünceden eyleme geçemeyen, hiçbir işe yaramayan sözde aydınların gerçeklerden kaçtığı bir mekana dönüşmüş. -ki bu aydınlardan halkı 'yığınlar' olarak tanımlayan kişiler olarak bahsediliyor. Aşağılamaların biri bin para. Burada da insanın aklına 'Halk denize hücum etti, vatandaş denize giremedi' vecizemiz geliyor ister istemez.:)

Keza kitapkurdu da anlamını negatife döndürmüş kitapları yutan, hızla yiyip bitiren çağrışımlar yaptığı için. O yüzden diyor ki yazar 'Ciddi okur, bilgin ve kitapları yalnızca hızla yiyip bitiren kimseleri birbirinden ayırt etmek büyük önem taşır.'

Ciddi okurlardan olmak dileğiyle.
400 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
97'de yazılmış kitabı 2020 'de okuduğum için kendime kızıyorum neden daha önce bu kitabı okumadım diye lakin tolstoy'un bisikleti aklıma gelince teselli buluyor ve hiç bir şey için geç değil diyorum..
İnsanlar para için çalışmayı öğrenirler ama asla parayı kendileri için çalıştırmayı öğrenemezler okulda da bu öğretilmez kimseye .. Artı parayı nasıl kazanacağından çok parayı nasıl kullanacağın , nasıl değerlendireceğin ne yaparsan sonuç alırsını ayrıntılı anlatan iyi ki okudum dediğim muhteşem kitap ...
Para yönetimini örnekleriyle birlikte anlatmakta
Bir tarafta Fakir eğitimli garantici baba , diğer tarafta zengin risk alarak birikimler yapan gayrimenkuller edinen bir baba, hayat hikayelerini hayata bakışlarını ayrıntılı olarak ele almakta.
Keyifli okumalar
260 syf.
·32 günde·10/10 puan
Yılın son kitabı da bitirdim. Kitaba ilk başlayınca biraz aykırı geliyor yazarın söyledikleri. Fakat okudukça ne demek istediği çok iyi anlaşılıyor. İki babasından hayatını tamamen değiştirecek çok bilgiler ediniyor. Özellikle zengin babadan. Yazarımız bu bilgiler kendisinde kalmasını istemeyerek güzel eserimizi yazıp okuyuculara sunmuş.
107 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10 puan
Binlerce yıl önce bulutsuz bir gecede, yersiz yurtsuz bir şekilde, tek gâyesi ölmemek olan büyük büyük atalarımız belki de gökyüzünün en güzel görüntülerini izlediler. Geceleyin gökyüzündekilerden başka ışık kaynağına sahip olmadan geçen binlerce yıl. Bulutlu olan günlerdeyse karanlık ve bilinmezliğin getirdiği korku... En temel içgüdüsü ve en önemli duygusu korku olan bu insanların,bilinmezliklerini azaltmak işin dış dünyadaki “şeyler”e yükledikleri anlamlar üzerine inşaa edilmiş kocaman bir tarih. Bu anlamların sınırıysa bilimin ulaşabildiği yer kadardır. “Korku aydınlık gelinceye kadar, ibadet Tanrılar ölünceye kadar devam eder.”

Günümüzde eski çağlara ait ulaştığımız kalıntı ve mezarlarda büyük oranda insanın öldükten sonra ulaşıp keyif alacağı bir başka dünya düşünüldüğü bellidir. Bu insanların binlerce yıl önceki amacı ne olabilir? Sonuçta leşlerini görüp,onların artık cansız olduğunu ve avladıkları hayvanın hareketsizliğinden dolayı ölüm kavramına sahip olduklarını düşünebiliriz.
Mezarlara ölülerle birlikte yiyecek,giysi,değerli taş, savaş aletleri koymalarının bir sebebi olmalı sanki..
Günümüz yarı robot sayılabilecek insanıyla Paleolitik Çağ insanını kıyaslayalım: Sevdiğim bir insanı kaybetsem o kişinin ebediyen huzurlu olmasını ve rahatça sonsuzluğa ulaşmasını isterim. Hatta öldüğüm zaman bende onun yanına giderim ve sonsuza kadar birlikte yaşayacağımız bir başka evren,bir üst hayat ya da bir cennet hayali kurarım. Bu , hayalden öte bir inanç durumuna gelir.
Birde Paleolitik Çağ insanını düşünelim :
Birlikte tuzaklar kurup, geyik avlayan iki neandartel, çok uzun zaman birlikte yaşamaya çalışırlar. Biri avlanırken kurt tarafından öldürülür. Diğeri çok alıştığı arkadaşın ayrılmak istemese de buna mecburdur. Çünkü hayvan leşlerinin çürüyüp böcek yuvasına döndüğünü gözlemiştir. Biricik arkadaşını toprağın altına saklayarak ilk mezarcılık anlayışlarını başlatmış olabilir.
Günümüzde biz nasıl sahipsek farklı farklı cennet ve ebedi hayat anlayışına, Paleolitik Çağ insanı da kaybettiği yakınları için benzer düşüncelerde olması çok doğal bir durumdur.

İnsanlar ilkçağlardan itibaren bilinmeyeni anlamlandırmak için en büyük silahını kullanmıştır: HAYALGÜCÜ
Gökteki o yuvarlak beyaz şey Tanrı’da sayılmıştır bir efendi de.
Karanlıkta kaldığı zaman duyduğu yabancı seslere böcekte demiştir, köpekte.
Beynin tek görevi “şu an bir şeyler ters gidiyor, acilen harekete geç ve çözelim şu sorunu” sinyallerini hayalgücüyle yarattığımız mitlere dönüştürmek.

Binlerce yıldır her dönem insanının -o dönem biliminin gelişmişliği kadar- “Mitoloji” kitabının yazılmasına katkısı olmuştur. Bu sebeple yazılmış en eski kutsal kitap “Mitoloji”dir.

-PALEOLİTİK ÇAĞ-(MÖ 20.000-8.000)
Tarım Devrimi çok daha sonraları yaşanmaya başlayacağı için insanların hayatta kalmalarındaki en önemli unsur diğer hayvanları avlamalarıdır. İnsanın bilgisi ve ulaşabildiği sınır kadar inancı olmuştur. Doğaya hiçbir hâkimiyeti olamayan insan, hayvanlara bağımlılığından dolayı kutsal olarak gördükleri ve yaptıkları ayinler yine hayvanlar üzerine olmuştur. Son zamanlarda ulaşılan -tarih açısından önemi son derece büyük olan- Göbeklitepe kalıntılarında birçok hayvan figürü bulunmuştur. Aynı zamanda Lascaux Mağarası, Bhimbetka, Las Gaal, Serra da Capivara, Acacus Dağları, Chauvet Mağarası gibi yerlerde bulunan resimler genelde avcı ve hayvanların figürleri resmedilmiştir. Bazıları 25.000 yıl öncesine dayanan bu buluntular, insanların o günkü hayat anlayışları ve imkânlarının inançlarına ne derece yansıdığını açık bir şekilde göstermektedir.
(ÇatalHöyük Görseli: https://arkeofili.com/...s/2016/09/kadin2.jpg )
(Diğer mağara görselleri: https://arkeofili.com/...en-11-magara-sanati/ )


-NEOLİTİK ÇAĞ-(MÖ 8.000-4.000)
On tane , eli sopalı erkek bir araya gelip en güçlü bizonu bile öldürebilir; ama tarım devriminden itibaren erkeklerin hükmediciliği azaldığı için kutsal anlayışı ve yaşam biçimi tamamen boyut değiştirmiştir. İnsan, doğa karşısında tamamen aciz olduğu sancılı dönemlerden geçerek bazı bitkileri evcilleştirmeyi başardı. Tabi toprağın canı isterse yemekleri verirdi. Bu yüzden toprağın gönlünü hoş tutmak için ona ibâdetler edilip, kurbanlar verildi. Nasıl anne rahminden bir bebek çıkıyorsa, toprakta tohumlarını büyütüp yemişler doğuruyordu. Artık mitlerdeki ve inançlardaki asıl figür “Toprak Ana” olmuştur. Çatalhöyük kazılarında bulunan kadın heykeli bereket ve doğurganlığı simgeliyordu. Aynı çağa ait farklı kazılarda ulaşılan eserlerde de benzer durumlar işlenmiştir. Toprağın besleyiciliği birçok toplumun mitolojilerinde Ana Tanrıça modeli yaratmıştır. Suriye’de Aşera, Sümerler’de İnanna, Mısır’da İsis, Eski Yunan’da; Hera, Demeter ve Afrodit. O dönemde hem Toprak Ana hem kadınların doğurganlığının önemi bilindiği için uzun bir süre Anaerkil düzende yaşanmıştır.

-İLKUYGARLIKLAR-(MÖ 4000-800)
İnsanlar doğaya hükmedebilme gücünü arttırdıkça, tarıma karşı amatörlüklerini giderdikle artık mutlak ve her şeye hâkim Tanrı anlayışından uzaklaşmıştır. Evcilleştirilen tarım ürünleri, yiyeceklerin depolanabilecek kadar artış göstermesi; yerleşim yerlerinin surlarla çevrilip, askeri gücün önemini arttırmıştır. İnsanlar yeterli besin ve enerjiyle sayesinde başka ilgi alanlarına yönelmişlerdir. Gezegenleri inceleyerek , gelecek dönemde hasatın nasıl geçeceği ya da nehir taşkınları yüzünden ne zaman hazırlıklı olmaları gerektiği gibi hesaplarda bulunmuşlardır. Kadim medeniyetlerde artıl birden çok Tanrı vardır. Antropomorfik Tanrı anlayışı bu dönemde zirveye ulaşmıştır. Tanrıların yarattığı insanlar, medeniyetlerin yaşadığı çevredeki coğrafi koşullara göre şekillenip , fiziksel bir hâl almışlardır. Bu dönem mitlerinde insan genellikle Tanrıların sûretinden, nefesinden ya da bir parçası aracılığıyla yaratılmıştır. İnsanların kendilerine güveni arttıkça Tanrıları ulaşılmaz olmaktan çıkarıp İnsan-Tanrı anlayışı üzerine efsaneler geliştirmişlerdir.

-EKSENEL ÇAĞ-(MÖ 800-200)
Birçok yeni felsefi fikir ve dinin ortaya çıktığı,insanlığın ilk Rönesans’ını yaşadığı dönem olmuştur. İnsanlar daha önce görülmemiş yoğunlukta sorgulamalara ve usçuluğa başvurmaya başlamıştır. Ortadoğu’da eskilerin inançlarını saçma bularak onlara savaş açan İsrailoğullarının zâlim Tanrılı dini, Çin’de kendini bilmeye, merhamet etmeye, başkalarını sevmeye yönelik Konfüçyüsçülük, insanlığın aklının doğduğu sayılan Antik Yunan(Grek) kültürü. İnsanlar artık gözleme dayalı deney ve bilimsel sonuçlara ulaştıkça,akıl yoluyla evreni, varlığı ve her şeyin özünü anlamlandırmaya çalışmıştır. Anaksimandros her şeyin özüne APEİRON(sonsuzluk) demiştir. Ksenophanes tarihte Tektanrıcılığı savunan ilk insanlardan olmuştur. Ksenophanes’e göre mitolojilerdeki insanbiçimli tanrılar saçma ve anlamsızdır. Tanrı her şeyi kapsayan,bütün, Bir, ezelî ve ebedî olandır. Bu yüzden Tanrı’nın insanların acizlikleriyle uğraşmayacağını düşünür. Empedokles’in 4 element (Ateş,Su,Hava,Toprak) anlayışı ise asırlar boyunca doğru kabul edilmiştir. Demokritos ise atomculuğu ortaya çıkaran biliminsanıdır. Bakacak olursak günümüze air birçok düşünce Antik Yunan insanlarının zihninden çıkıp, bizim imkânlarımızla kanıtlanıyor ya da yanlışlanıyor. Mitolojilerinden tamamen vazgeçmeseler de onları artık eskisi gibi ciddiye almayıp,önemsememişlerdir.

-EKSENEL ÇAĞ SONRASI-(MÖ 200-MS 1500)
Mitos ve Logos’un ayrıldığı,günümüz yapısını da şekillendiren Kutsal Dinler dönemi baskın olarak etkili olmuştur. İsrailoğullarıyla başlayan vahiye dayalı din,mitolojik unsurlarla şekillenerek Yahudi olan İsa ve arkadaşları zamanında Hristiyanlık dinine dönüşmüştür. Hem Yahudilikte hem de Hristiyanlık da bazı kişi ve olaylara kutsal anlam ve amaçlar yüklenmiştir. Örneğin: Yahudilerin Mısır’dan kaçtığı ve özgürleştikleri gün bayram olarak kutlanır. Tevrat’taki Tanrı’nın her şeyi 6 günde yaratıp 7. Gün dinlendiği için o gün hâlâ “Şabat” günü olarak sadece ibadet etmeye ayrılan kutsal bir gündür. Hristiyanların kutsal suyla vaftiz edilmeleri İsa’nın yeniden doğuşunu temsil eder. Allah tarafından son kutsal kitap ve son peygamber olarak Arap ulusuna gönderilen İslam ve Kuran , diğer İbrânî dinleriyle benzer mitler içermektedir. Muhammed Peygamberin Allah katına yükseldiğine inanılan Miraç Günü müslümanlar için önemli bir gündür. Hem İbrani dinleri, hem rasyonel dinler, hem uzakdoğu hem de Hint dinleri tarih boyunca şartlara uyum sağlayarak farklı şekillerde yorumlanmışlardır. Dini inançlar ve beraberinde getirdikleri mitler, Dünya’yı şekillendiren, değiştiren en büyük yıkımlara ve bayramlara sebep olmuştur.

-BÜYÜK BATI DÖNÜŞÜMÜ-(1500-2000)
15.yüzyıldan itibaren insanoğlu önünü kesemeyecek bir hızla büyümeye ve yeni dünyalar keşfetme peşine düştü. Uzun süren bir değişim sonucunda sanayileşme, tarımın dönüşmesi,siyasal/toplumsal devrimler ve mitleri yararsız, uydurma olarak gören entelektüel bir Aydınlanma Çağı. Dünyanın geneline yayılan, insanın yarattığı en büyük Tanrı olan “Para” inancı bilinen her şeyin yeniden yazılıp yaşanmasına neden oldu. Bu gelişmeleri takip eden teknolojik yenilikler insanı ve Dünya’yı evrende sinek kadar önemsiz hâle getirdikçe maneviyat duyulan boşluk arttı. İlkel insan ibadet ve tapınmayla doldurduğu bu boşluğu, biz yeni Tanrılar yaratarak, daha çok toprak fethederek, daha çok insan köleleştirerek doldurmaya çalışıyoruz. Günümüzde devam eden bu inanılmaz hızlı değişime ayak uydurmak insandışı bir odaklanma gerektirmektedir. Bu varoluş boşluğunu doldurmak için sayısı belli olmayan oyuncaklara sahibiz. Sonuçta elde ettiğimiz daha büyük bir karanlık ve yalnızlık

-SONUÇ-
İnsanın avcı toplayıcıyken herkesten gizli yaptığı ayinler, yerleşik yaşama geçtikten sonra Toprak Ana’ya yaptığı ibadet, Antik Çağ ile birlikte usun ön plana çıkıp, rasyonel düşüncenin yayılması; kutsal dinler adına yapılan savaşlar, bilimsel gelişmeler ve insanın doğa üzerine kurduğu hakimiyetin sınırları kadar , mitler ve inançlar da değişim göstermiştir. Günümüzde mitler, eski zaman masalları sayılmakta ve insan Tanrı rolü oynamaya çalışmaktadır.
Yaklaşık 3000-5000 yıldır insanlığa dair çok bir şey değişmedi. Yazılarımızı kil tabletlere değilde akıllı telefonlara kaydediyoruz. Yemek yemek için avlanmaya gerek kalmadı. Telefon siparişiyle her şey kapıya geliyor. Sadece imkânlar değişti; ama acizlik, inanmaya düşkünlük, kendini dünyanın merkezi sanma, birini kaybetmenin acısı, kendi ırkını ve inançlarını üstün görme her dönem için geçerliliğini korumuştur.

Geçmişin inancı, günümüzün masalları hâline geldi. Günümüzün inançları da geleceğin masalları olmak için gün sayıyor.


Hiç kimsenin evrensel hâkikate ulaşamayacağı, sadece birey/toplum olarak doğrulara sahip olabileceği bir yaşantı da :
İNSANLARI GÖRÜNTÜLERİNE, FİKİRLERİNE, İNANÇLARINA GÖRE YARGILAMAYI BIRAKIP MİTLERDEKŞ SAVAŞ TANRILARINI SONSUZA DEK YOK ETMELİYİZ. EBEDÎ CENNETE ULAŞMAK İÇİN BİRBİRİMİZİ ÖLDÜRMEYE SON VERİP, CENNETİ BU DÜNYADA İNŞAA ETMELİYİZ


Buraya kadar sabredip okuyan ve yanlış olduğum kısımları eleştirerek doğrusunu öğrenmemi sağlayacak herkese teşekkür ederim.

Daha kapsamlı araştırma için bu kitapları da tavsiye ederim;
Tarih Sümer'de Başlar
Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens
Gılgamış Destanı
İlkçağ Felsefe Tarihi 1
Fragmanlar
Fragmanlar
136 syf.
·2 günde
~"...olasılıkları bakımından sınır tanımayan
esrarengiz hayatın içinde tedbiri elden bırakmamak gerektiğini hatırlatırdı..."~

Bildiğimiz sıradan tüm durumların en etkili cümlelerle ifadesidir Necib Mahfuz... Yine toplumsal efsane tespitleriyle, soyleyemediğimiz iç seslerimizle ve Mısır in saklı yüzünü anlatırken aslında bizi de anlattığı durumlardır ki benim için Nobelli yazarlardan en sıkıştığım anda beni rahatlatan yazarlar arasındadır...

20. yüzyılın ilk yarısında, Kahire; varlıklı, dul 1kadın: Ain hanım ve şımartarak büyüttüğü oğlu İzzet, arkadaşı Hamdun, 2sinin de âşık olduğu güzel Bedriye ve bahtsız Seyyide; bütün 1mahalle ve o mahallede toplumun içindeki durumları anlatan her1karakter Mısır in kendisidir aslında, her kitabın da olduğu gibi bu kitapta da Mısır i karakterler üzerinden anlatmıştır...

Necip Mahfuz, "Aşk Zamanı"nda umutsuz 1aşkın çevresindeki entrikalarla, yeraltı örgütleriyle, örtünmeye mahkûm kadınların cesaretleriyle tiyatro ve gösteri dünyasına götürür ki Shakespeare oyunlarıyla ben hepsine mest 1şekilde bağlantı ve kurmacalariyla okuyarak gerçekleşmeyecek hayallerin peşinde koşan, yolunu tesadüflerle ören ve kendi tercihi olan yalnızlığın içinde avunmaya çalışan amaçsız ve hedefsiz İzzet in, en yakınlarının kaderini değiştirecek adımı attığında bu seçimin yalnız onlara değil kendine de ihanet olduğunu anlayacaktır... 

Kesinlikle herkesin tanışıp okuması gereken yazarlar arasında olup yazarla tanışmak isteyenler için başlangıç adına Aşk Zamanı en uygun kitaplardan 1idir Türk filmi tadında anlatımı, vurucu tespitleriyle ve olayların olasılık hesaplarıyla, kitabı tüm bu hesaplar üzerine okumuş olabilirim :-)))))

Benim yazarda en sevdiğim kitap hala Cebelavi Sokağı'nın Çocukları olsa da Midak Sokağı da en sevdiklerim arasındadır, yazardan en çok merak ettiğim Kahire 3lemesi ki neyazikki satışı yok kitapların :-(((((

Yazarın genel üslubu mahalle, sokak, pansiyon üzerinden olayları anlatırken tüm toplumsal tespit ve durumları karakterler üzerinden anlatmasidir ki benim edebiyatta en sevdiğim durumdur (aileki 1eyler üzerinden, Latin ve Hint edebiyatında mevcut)... Bu kitapta ve daha 1çok kitabında da kadının toplum içindeki durumu ya da dik duruşunu yine işlemiştir ki benim Mahfuz da en sevdiğim durumlardan 1idir...

"...Meleklerle şeytanların aynı ülkede yan yana yaşayabilecekleri asla aklima gelmezdi..."
107 syf.
·12 günde·9/10 puan
MİT: Kuşaktan kuşağa aktarılan, bireylerin düşsel dünyalarının ürünü söylenceler..

İnsanın ilk ortaya çıkışından günümüze kadar olan süreçte,varlığına bir anlam kazandırma arayışı sebebiyle bireyin evrenle arasında kurduğu hiçlikten kurtulmak ve sonsuz olma ihtiyacı ile ürettiği dinlerin ilk ortaya çıkışını, kentlerin kurulması, uygarlıkların doğmasıyla tanrı ve tanrıça imgeleminin değişime uğraması, insan doğaya hâkim olup yönetebildikçe tanrısal bir güce olan inancın sarsıntıya uğraması, inanç zayıflayınca insanların merhametsizliklerinin had safhaya çıkması ve erdemlere olan ihtiyacın belirmesi ve bu türden tüm insanlığın,Amerika’dan Çin’e kadar, inanç serüvenini bütüncül bir bakış açısıyla, tarihsel süreç içinde önce öğrenip sonra da sentez yapmak isteyenler için düşünce dünyalarına katkıda bulunacak bir kitap.

Coğrafik şartlar en Çetin nerede yaşandıysa, ya da doğa en bereketli yüzünü nerede insanoğluna gösterdiyse mitler o topraklarda insanların düşünce dünyasında tohumlanmış ve güçlenmiş..

Mesela tarihçilerin Bereketli Hilal diye adlandırdığı, Güneydoğu Anadoluyu da içine alan Suriye, Irak topraklarında ilk yerleşik yaşam şekli ve tarımsal faaliyetler ortaya çıkmış.

İnsanoğlunun Fırat ve Dicle’nin bataklığa çevirdiği topraklarda tarım yapması hiç kolay olmamış,Nehirlerin çevresi hiç korunaklı değil, tüm doğasal ve insansal saldırılara yıkımlara açıklar,her an bir ordu yürüyebilir bir yerden çıkıp, ya da bir sel tarumar edebilir doğaya hayranlık karışımı korku besleyen insanların hayatını..
Doğayla sürekli bir mücadele hali ve avcılık- toplayıcılıktan kurtulup tarım denen muhteşem üretme ve artık daha kolay doyma faaliyeti, ilk insanları epey meşgul etmiş, tüm yaşamları tarım olduğu için ayin, merasim ,şölen havasında ekme ve hasat zamanlarını geçirmişler..
Bu tarım ilk insanın hayatında o kadar önemli bir yer tutuyor ki tüm keşif ve icadlar tarım etrafında ortaya çıkıyor, Nil taştı ekinler mahvoldu ne yapmak lazım deyip Mısırlılar gökyüzünü takibe aldılar Güneş yılına dayanan ve bir dönmenin bir yıla eşit olduğunu buldular,Mezopotamya’da Sümerler Tahılları ambarlarda toplamak kıtlık zamanlarında aç kalmamak için büyük yapılar olan zigguratları yapıp kim me getirdi kayıt altına alma ihtiyacından yazıyı keşfettiler,Onlar da gökyüzünü takibe alıp Ay yılını buldular..
Kısaca tarım en önemli uğraş insanların hayatlarında ve keşifler, icatlar tarımsal ihtiyaçlar sebebiyle gelişiyor..
Ben bu durumu aynı şuna benzetiyorum bazı coğrafyalarda Karadenizde mesela hamsiden bir sürü yemek yapıyorlar ya, hamsi tava, kaygana(kaygana geceler şarkısında Volkan Konak hamsi yemeği diyormuş ya), buğulama, ekmek şimdişerde hamsili mantı çeşitlemesi eklenmiş hamsi yemeği kültürüne..

Mezopotamya ‘da insanların hayatlarında toprak ve tarım öylesine bir yer tutuyor ve önem arzediyor ki; kitap da da sözü geçiyordu ekme biçme zamanlarını ayin havasında yaşıyorlar,toprağa attıkları tohuma tanrının ersuyu, toprağı bir rahim, yağmuru ve toprağa değen orağı cinsel birleşme olarak algılıyorlar ortaya çıkan ürünler de doğmuş ve soyun devamı insan..
İlk insanlar tarımı ilk kez deneyimledikleri için bu süreç onlara çok hayran olunası geliyor içlerinde oluşan coşkulu duyguları ifade etmek için bu bir mucize ve tanrısal güç yapabilir sadece diye düşünüp,toprağa,fırtınaya,rüzgara,kuraklığa ayrı ayrı tanrı ve tanrıçalar atıyorlar...

Aşık olduğumuzdaki kendimizden anlayabiliriz onların hallerini çiçek, böcek, güneş her detayla aramızda bir bağ kurarız ya,olmadığı kadar anlam yüklemesi yaparız dünyaya..

Kitabın sonunda şöyle düşündüm, İnsanlığın ilk dönemlerinde yaşamak isterdim ,doğayla aramda böylesine coşkulu bir bağ duygusunu yaşatan Mitlerin en revaçta olduğu zamanı,şimdiki geldiğimiz akıl ve bilgi seviyesi yalnızlık, ve ölümlü bir sondan başka bir şey getirmeyen zamana yeğlerdim..

1 k okurlarına okunası bir kitap olduğunu söyler, keyifli okumalar dilerim️

Yazarın biyografisi

Adı:
Dilek Şendil
Unvan:
Çevirmen
1979’da Kadıköy Maarif Koleji’ni bitirdikten sonra üç yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Amerikan Kültürü ve Edebiyat Bölümü’nde okudu. Bugüne değin çeşitli yayınevleri için yirmiden fazla kitap çevirdi. Dilimize kazandırdığı yapıtlar arasında Maria Todorova’nın Balkanlar’ı Tahayyül Etmek, Richard Ford’un Bağımsızlık Günü, William Trevor’ın Felicia’nın Yolculuğu, Zvi Elpeleg’in Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketinin Kurucusu Hacı Emin El-Hüseynî, Doris Lessing’in Mara ile Dann, Timothy Findley’nin Ölümsüzlük ve Pilgrim, Sue Miller’ın Aşağıdaki Dünya adlı kitaplar sayılabilir.

Yazar istatistikleri

  • 11 okur beğendi.
  • 4.132 okur okudu.
  • 314 okur okuyor.
  • 3.628 okur okuyacak.
  • 99 okur yarım bıraktı.