Ersel Kayaoğlu

Ersel Kayaoğlu

YazarÇevirmen
6.8/10
52 Kişi
·
116
Okunma
·
0
Beğeni
·
331
Gösterim
Adı:
Ersel Kayaoğlu
Tam adı:
Prof. Dr. Ersel Kayaoğlu
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Akademisyen
Doğum:
Bursa, Türkiye, 1969
1969'da Bursa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Almanya’da tamamladı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan mezun oldu ve aynı anabilim dalında yüksek lisans ve doktora çalışması yaptı. Halen İÜ Edebiyat Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nde doçent olarak görev yapan Kayaoğlu’nun Ernst Jünger, Michael Krüger, Ingrid Noll, Imre Kertész, Hans Magnus Enzensberger, Hans Sarkowicz’ten yaptığı çeviriler dışında Medyalararasılık adlı bir çalışması da var.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
84 syf.
·1 günde·9/10
Aslında daha farklı bir inceleme yapmayı planlıyordum. Yazarın anlatım tarzı, sayfalara döktüğü gerçeklik, aslında "iç Savaş" konularında hiçte hoş bir görüntü yok - geleceğe dair- Konu ettiği "İç Savaş Manzaraları" -ki kitabın adı da kendine yakışır pozisyonda duruyor- tarihten bu güne var olan ve gelecekte de karşımıza çıkacak gerçekolayların anlatıldığı bir kitap ile karşı karşıyayız.

Hitler, Almanya'yı bu kadar kavururken öncesinde neler oldu? Yahudi kıyımı ve dahi insanların (kendi halkının) kıyımını protesto ederken, aslında bir suçlununda medya ayağı olduğu bir gerçek. Ve medyaya eleştirisini yaparkenbirtaraftan da şu sözerle insanlara da bir mesaj veriyor;

Bu anlamda medya, gözler önüne serdiği fiilin, isteyerek ya da istemeyerek, propagandasını yapmaktadır. Görüntülerdeki terör, terörist yapamadığını da suskun birer görgü tanığı yapıyor. Böylece her birimize sürekli şantaj yapılıyor. Çünkü, kendisine gösterilenler karşısında ne yaptığı sorusu, ancak görgü tanığına yöneltilebilecek bir sorudur. Tüm iletişim araçlarının ahlaken en bozulmuşu olan televizyon böylelikle ahlâkî bir merci haline geliyor.

Pekii böyle durumlarda da, biz izleyen insanlar gerçekten suçlu muyuz?
Belki de!..

Ve açık ve ney bir şekilde gösteriyor ki Hans Magnus Enzensberger YALNIZCA İNSANLAR değil, siyasal sistemler de çaresiz durumda. Çoğalan iç savaşların durdurulmasını sağlayacak uluslararası bir mekanizma henüz yok. Ne klasik dış politika, ne de dünya çapındaki uluslararası örgütlenme bunu sağlayacak durumda.

Aslında bu iç savasların bir durma noktasi var bence. Olmalı. Avrupa İnsan Hakları"na da bir taraftan tekmeler savururken şöylesi bir gerçek var. Bu iç kaoslar bitirilmek mi isteniyor, yoksa minimum kayıpla iç savaslar devam etmesi mi bekleniyor? Bunun tam aksini düşünmemiz gerekiyor ise "o zaman" İsrail'e neden dur denmiyor? Suriye de halen Bazen Abd, Bazen Rus uçakları cirit atıyor? Biz buradayız demek için mi buradalar? Iç çöküntüyü bertaraf etmek için mi? Güç göstermek için mi? Oysa istendiğinde kimsenin burnu kanamadan "terör elebaşları" yok edilebiliyor! Değil mi?

Bu durumda; maksat: " İç Savaş Manzaraları "nı bitirmek değil, aksine (!) Kâr güdülen Silah sanayii'nin işleyişine devam ettirmek.. yoksa Venezzuela da (Chavez'den sonra) böylesi iç savaş nasıl patlak verdi?

Aslında Ekonomik yıkıntıları ilk önce öne surulüyor ve ardında iç savaş belirtileri baş göstermeye başlıyor. Dün Mursi asılırken, bakıyoruz ki, astıranında boynuna ilmiyi geçirmişler. "Bizim sözümüz ile yürürsen, uzat ayaklarını, iç kahveni, ye dürümünü-kebabını. (Acaba yanında ayran da verdiler mi Sisi'ye) emrine amade adamlar, başka ne istiyorsun?" diyen kan ile nefes alan kana susamış insanlar görüyoruz dünyadan başka başka mazaralarla.

Tabii Enzensberger kendi ülkesinde olan bitenden de şikayetçi tarih ve bugün var olan arka sokaklar da ki iç savaslardan (Almanya)
Bütün dünya ile dayanışmanın soylu bir amaç olduğunu hiç kimse yadsımıyor. Bunu gerçekten sırtlananı ve başarabileni kutlamak gerekir. Fakat daima sonsuz iyiliği savunma isteminin, günlük barbarlıkla nasıl kolayca içiçe olabildiğini kendi ülkemize baktığımızda görüyoruz. Örneğin, adam döven ve insan yakan Alman çeteleri gece gündüz korku ve dehşet saçtıkça, barışın teminatı ve insan hakları savunucusu olarak sahneye çıkmak bir Almana yakışmıyor. (Alıntı)

Bunun öncesinde de kitabinda yine şöyle bir alıntı mevcut:
Ölüm ile yaşam arasında yapılan her seçimin beraberinde getirdiği ahlâkî riziko ile yaşamak zorundaydılar. Benzer durumlar günümüzde yoğun bakım ve organ nakli tıbbında görülmektedir. Ancak bir fitneci, Triage’ ı faşist eleyiciliğin yakınlarına koyabilir; çünkü burada amaç yaşamın yok edilmesi değil, yaşamın kurtarılmasıdır. Tüm hastalara aynı tedavinin uygulanmasını sağlayacak evrensel çözümler görünürlerde yok. Bu tür zaruret hallerinin yakın gelecekte artması ve ağırlaşması olasıdır.


~ ~

Aslında kitabım buraya kadar ki bölümüne kadar olan süreçte: şöyle bir gerçek var. Daha kendi ülkesindeki "iç savaş"ı bitiremeyen """bir dakika"""" hatta şöyle dile getireyim. Abd'de Siyah'i bir problem dururken, kalkıpta Irak'ta, Suriye'de, İran topraklarında ABD'nin ne işi var diye sorarım ben abi. Kendi toprağında doğup buyümüş ve rengi kendinden koyu diye en şiddetli konumlara sokan bir ülke (medeniyetli ülke) nasıl olur da Venezuela'nın iç savaşını durdurur :) sürprüüüüz.

Dipnot: sanırım 2002'ler de (tarihi tam anımsayamıyorum) Chavez başa geldiğinde, ABD uydularına bağlı olan radyo ve televizyonlarını kapattırmıştı.

Yani ; Hans Magnus Enzensberger diyor ki
Bir ülke kendi iç savaşını bitirmeden başka bir ülkenin iç savaşını bertaraf edemez.
İnsan Hakları örgütü bu işten nasibini almış değil

Bize de diyor ki, Pkk terör örgütünü bitirmekten başka sansınız yok. Tabii bunu soylerken de şu uyarıyı yapıyor. (Haklı olarak) teröristi öldürdük diye alkış tutmak yerine onu dağlardan canlı kurtarıp hayata atmanın iyilestirmenin ne denli daha doğru olduğunu dile getiriyor.
Bugün parti binasında evlatları kaçırılan ana-babaların "oğlumu istiyorum" feryatları var.


Kitabı çok begendim, özellikle de elinden geldiğince objektif bir tutum içerisinde bulunmaya çalışmış ve de başarmış.
96 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Okulun kütüphanesinde bulduğum bir kitap.Beni kendine çeken ödüllü olmasıydı.Okuyunca da içindeki eleştirilerle bunu hakettiğini anlıyorsunuz.Kitabımızın konusu gerçekte olmayan bir ülkede geçen konuları alıyor.Ülkedeki baskıcı bir polis teşkilatı insanları suçsuz yere cezalandırıp,işkence ederek insanlar üzerinde baskı kurmaya çalışıyor.Yazarımız olayı anlatırken farklı bir yol seçmiş.Anlatıcı olarak kurban değilde işkenceciyi seçmiş.İşkenceci yaptıkları suçlardan tutuklanıp idama götürülecekken herşeyi yazıp savunma yapmaya çalışıyor.Hikayede böyle başlıyor.Kitabımız dünyada olan biteni hikaye üzerinden eleştirisini yapıyor.Çok beğeneceğinizi umuyorum.Herkesin okumasını tavsiye ederim.
640 syf.
·26 günde·8/10
Çin kaynaklarını birinci elden inceleme fırsatı vermesi açısından gerçekten muazzam bir kaynak. Sadece saray tarihçilerinin tuttuğu evraklara değil, bunun yanı sıra o dönem yaşamış az bir kısmı Türk, çoğunluğu Çinli devlet memurları, generaller vb. şahısların kroniklerinde Türkler (Tu-chueh) hakkında düşülmüş kayıtları da sunması itibariyle hem bazı noktalarda Çinli tarihçilerin tarafgirliğini göstermekte, hem de insanın o dönem tarihi üzerinde objektif bir düşünce oluşturmasına kapı açmakta olduğu kesin. Liu Mau Tsai'nin incelediği kaynaklardan yola çıkarak sunduğu yorumları ve özeleştirisi de çok ilgi çekici. Buna karşın, elimdeki 2. baskısı olan kitapta dipnotlarda ciddi bir hata var. 100 numaralı dipnottan sonra dipnotlar kayıyor ve dipnotlardaki bilgileri takip etmeniz çok zor bir hale geliyor. Örneğin 176 nolu dipnotu okumak için 172'ye bakmanız gerekiyor. Daha ileride 220 nolu dipnot için 218'e bakmanız gerekiyor ve ciddi bir karmaşa oluşturuyor.

Bu tip kitaplarda, dipnotta verilen önemli bilgiler bulunduğu için bu husus gerçekten can sıkıcı. Ancak Doğu Türkleri ve II. Türk Kağanlığı hakkında ciddi genişlikte bilgiye sahip oluyorsunuz. Sabrederek yorumlama kısmına kadar gelmenizi tavsiye ederim. Zira Liu Mau Tsai'nin Çin verilerindeki tarafgir ve zaman zaman yanıltıcı bilgilerine başka kaynaklar gösterilerek ciddi cevaplar verilmiş durumda.

Bahsettiğim dipnot sorununu görmezseniz, kesinlike birinci sınıf bir kaynak.
128 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Kitap güzel.İçi macera dolu.Ama ben pek bu tür kitapları sevemediğim için sıkıldım.1942 yılında Leningrad Alman birlikleri tarafından kuşatılmış durmda ve herkes yoksulluk üstüne açlık çekiyor.Gerisini ben söylemeyeyim.Siz okuyun.Ama okumanızı tavsiye ederim.
120 syf.
·7 günde·7/10
Çok uzun zamandır evde bulunan yakın bir akrabamın hediyesiydi bu kitap daha önce başlayıp başlayıp 20. Sayfayı geçemiyordum şimdiyse bitirdim. Çok bilinen tanınan bir yazar değil bu uygulamadaki verilere göre kitaplarıda öyle ama 2002 nobel edebiyat ödülü sahibi biri. Kitap kendisini okuttu güzel bir kurgusu vardı okumaya değdi.
384 syf.
·6 günde·7/10
Imte Kertèsz ile tanisma kitabim oldu Fiyasko.Yeni bir yazara rastladigimda önce dönemi ve hayati hakkinda arastirma yapmayi isterim , çünkü bu okumayi hem kolaylastiriyor hem de kitabi daha iyi kavramanizi sagliyor. O yuzden ,macar edebiyatina giris icin oldukca curetkar bir eser sectigimi düsünüyorum. 2. Dünya savasina olan merakim beni doneme ait ne var ne yoksa okumaya tesvik ediyor. Zaten daha once duymadigim Kertèsz ile de tesadüfen bu sebepten yolumuz kesisti. Acikcasi ilk beklentim daha yogun bir donem hikayesi idi. Yer yer bunu size hissettirsede yazar hikayeler icine hikayeler saklayarak, karakterin tahliline daha fazla yer vermis. Boyle olunca da beklentim bosa cikmis olsa bile lezzetli bir hikaye okuma sansina eristim. Kertèsz kalemi güclü, akici ve benzetmeleri ile düsündüren bir yazar. Hatta bu bazen o kadar fazla oluyor ki “ne oluyor burada “ diye sorabiliyorsunuz kendinize. Bazi romanlar cok konusur ya (yüzyillik yalnizlik gibi) Fiyasko da cok konusan, zaman zaman zorlayan, sizi icine cektigi kadar disariya alan bir kitap. Icerisinde oldukca güçlü cümler ile benden gecer not alan Fiyasko ile bir yerlerde rast gelirseniz Steinig’e sevgilerimi iletin
170 syf.
·Beğendi·9/10
Tanrı Taşta Uyur
Rudolph Kaiser
Yazar Bir tarafa batı düşünüş biçimi diye tanımladığı ve Platon’dan beri ortaya çıkan Yahudilik-Hristiyanlık dinsel inanışlarında devam eden ikilemci düşünüşü koyar. Diğer tarafa doğa dinleri diye tanımladığı kızılderili yaşam ve inanç felsefesini, Hindu ve doğu dinlerini koyar ve analizler yapar.
Platondan beri gelen inanç biçiminde Tanrısallığın gökten geldiği, insanların Tanrının bir parçası olarak görülmesini anlatır.
Doğa dinlerinde ise tüm canlıların, dünyanın, evrenin hep bir bütünlük içinde olduğunu Tanrının da doğanın içinde olduğunu söyler.
İnsanın doğaya ve çevreye verdiği zararın Tanrısallık la inandırılmış olmasından dolayı olduğunu savunur. Diğer tarafta kendini doğanın parçası gören insanın ise doğaya en az zarar vererek doğadan faydalandığını dile getirir.
İkilemci ayrıştırmacı anlayışın insanı mutsuzluğa ittiğini, halbuki bütünleştirici düşünce ve inanç biçiminin her zaman insanı ruhsal olarak daha mutlu ettiğini söyler.
İkilemciliğin diğerini yok etmek için sürekli kavga ve savaş içerisinde olmasının sürekli bir yok etme kültürünü yarattığını, bütünsellik içindeki düşüncenin ise her şeyin zıddı ile var olduğunu ancak uyum içerisinde hayatın ahenginin olacağını söyler.
İkilemcilikte sadece Tanrıya saygı varken bütünsel düşünce de yani Kızılderili felsefesinde dünyadaki canlı, cansız, taş, toprak her şeye saygı vardır.
96 syf.
·Puan vermedi
Gizli bir polis teşkilatının baskıcı ve işkence yolu ile insanları tutuklayıp onları ölüme gönderdiği sorgulamaları ve keyfi uygulamaları anlatan uzun bir öykü kitabı.

Bu öyküde alışılagelmişin dışında öyküdeki olayın anlatıcısı olayın kurbanı değil, kurbanı ölüme gönderen teşkilattan bir polis. Günah çıkarma gibi.

Fazla zamanı olmadığını söyleyen işkenceci polislerden Martens'in mağazalar zinciri sahibi bir baba ile oğlunu nasıl ölüme gönderdiklerini anlattığı bir itirafname.
Öykü okuma isteğimden dolayı şans verdiğim bu kitabı, tüm gayretime rağmen yarım bırakıyorum zira elimdeki diğer kitaplara ayırmam gereken zamanı gasp ettiğine kanaat getirdim. Kitap sekiz öyküden oluşuyor ve ilk (aynı zamanda tek ilgi çekici) öyküsü dışında kendimi kaptırarak okuduğum hiçbir öykü bulamadım. Altıncı öykünün ortasında ise kitap benim için bitti. Freud'un "tekinsiz" kavramını oluşturmasına zemin hazırlayan, aynı zamanda benim gözümde kitabın mihenk taşı olan "Kum Adam" öyküsü güzeldi. Onun dışında öyküler genel olarak, kara büyüler, hayaletler, umacılar üzerine kurulu ve Hristiyan inancına has dinibütünlük örnekleri ön plana çıkarılmış. İnanca ters işlere girişenlerin ise başları belaya giriyor, dinibütün Hristiyanlar sonunda galip geliyor falan. Bunun yanında, Peygamberimize de bir öykü içinde (Haşa) sahte peygamber olarak değinilmiş, bana göre eziklik örneği sergilemiş yazar. Sonuç olarak, birkaç güzel betimleme için okunabilecek bir kitap değil, değerli zamanınıza yazık bence.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ersel Kayaoğlu
Tam adı:
Prof. Dr. Ersel Kayaoğlu
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Akademisyen
Doğum:
Bursa, Türkiye, 1969
1969'da Bursa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Almanya’da tamamladı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’ndan mezun oldu ve aynı anabilim dalında yüksek lisans ve doktora çalışması yaptı. Halen İÜ Edebiyat Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nde doçent olarak görev yapan Kayaoğlu’nun Ernst Jünger, Michael Krüger, Ingrid Noll, Imre Kertész, Hans Magnus Enzensberger, Hans Sarkowicz’ten yaptığı çeviriler dışında Medyalararasılık adlı bir çalışması da var.

Yazar istatistikleri

  • 116 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 148 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.