Hakan Demirezen

Hakan Demirezen

Yazar
10.0/10
1 Kişi
·
1
Okunma
·
0
Beğeni
·
495
Gösterim
“Benim içimde bir volkan var deniz gözlüm, senden başka kimse söndüremez! Benim içimde bir yıldız var ay tenlim, senin için ışığından vazgeçmiş ve kimsenin göremediği..."
Hakan Demirezen
Sayfa 73 - Artikel Yayıncılık
O gece hava kapalı, yağmur az önce dinmiş, bulutların arkasındaki ay, bir görünüyor bir kayboluyordu. Sokaklar sırılsıklam ve arabaların tekerleklerinin suda çıkardığı lastik sesinden başka bir şey işitilmiyordu. Evlerin camları nemli bacalarından dumanlar gökyüzüne dağılıyordu.
Saat, gece yarısını gösterdiğinde, bir evin penceresinde delikanlının biri, camın buğusunu eliyle sildi. Bir gökyüzüne, bir de ayın bulutlardan her kurtuluşunda ışıl ışıl parlattığı sokağa doğru baktı. Gözlerindeki yaşlar kurumuş, sıra konuşmaya gelmişti. Şöyle dedi azarlarcasına;
“Ey bulut! Neden ağlıyorsun? Senin yüreğinde de bir hasret mi var? Ay’ı neden gizliyorsun bizden? Yoksa onu seviyor musun? O seni sevmiyor mu yoksa, o yüzden mi ağlıyorsun? İçin neden bu kadar siyah? Ağlayarak kendini tüketiyorsun... Değer mi yok olmaya? Değer mi o ay için, o ay tenli için? Nazlı gelin için değer mi?”
Sonra şehre döndü kızgın sesiyle;
“Ey şehir! Peki sana ne oluyor? Sokakların, ayın ışıltısı ile parlıyor. Toprak kokusunu sürmüşsün üstüne. Ağaçları buket, lambaları pırlanta yapmışsın. Sana ne oluyor şehir? Sen koynuna aldığın insanları sev! Ayı sevmek senin neyine?! Bulutun gözyaşları olmasa, neye yararsın adi şehir?!”
“Ey adi herifler! Ayten’i sevmek sizin neyinize? Onun bu güzelliği, onun bu gözleri, onun bu görüntüsü olmasa siz sevgiden ne anlarsınız?”
Kerem bulutu dost, şehri düşman edinmiş, onlarla konuşuyordu. Daha onlara ve herkese sevdiğini anlatacaktı. Sevdiği Ayten’ini...
Tek eliyle sıkı sıkı tutup kavradığı çay bardağını yanındaki sehpanın üzerine koydu. Çay sıcaklığını kaybetmiş içilmez hale gelmişti.
Evlerinin salonunda, fırınlı bir kuzine soba vardı. Akşamdan yaktıkları soba, şimdi sönmeye yüz tutmuş, ev yavaş yavaş soğuyordu. Kerem kısık kandille aydınlattığı odasından çıkıp, daha karanlık salona, sobanın yanına geldi. Bir süre sobanın başında bekledi. Biraz daha hararetli yansın diye, sobanın altındaki kolu çekti. Kömürün yanışını görmek için üstündeki kapaktan içine baktı. Bir süre, için için yanan kömüre bakıp daldı. Bir iç çekti, bir nefes, derin bir nefes, bu duyguyu, bu kokuyu, sobanın bu sıcaklığını seviyordu ve ateşi. Yakut gibi kıpkırmızıydı kömür parçaları. Yakuttan daha güzeldi. Yanıyordu, tükeniyordu, ısıtıyordu... Kısık sesle kömüre şöyle seslendi, “Sen oradaki kömür! Nefes almayı seviyorsun, değil mi? Her nefes alışında kalbinin kızıllığını görebiliyorum. Al benden de bir nefes, senin için. İşte böyle, ne kadar sevgiline kavuşursan, o kadar kalbin coşuyor. Mutlu musun peki, tükenip gideceksin sonunda. Benim yaşam amacım bu mu diyorsun? Yanmak varken, içimi ısıtabilecek bir şansım varken, kırmızı olma ihtimalim varken, neden mi siyah kalayım diyorsun. Sonsuza kadar siyah kalmaktansa, ışıl ışıl parlayarak yok olmak daha mı güzel? Belki de haklısın kömür, biz de nefes alıyoruz ama yanamıyoruz. Kıskanıyorum seni kömür, kıskanıyorum...”
Kömürün sıcaklığını ve özlemini iliklerinde hissettikten sonra kapının yanındaki anahtara basıp, lambayı yaktı. Lambanın içindeki filamandan yayılan ışıklar, odada oluşmuş dumanı ortaya çıkardı. Kurcalarken tüttürmüştü sobayı Kerem. Sobanın üstündeki çaydanlıktan, yanında getirdiği bardağa çay doldurdu ve ışığı söndürüp, anne babasına farkedilmemek için tahta zeminde olabildiğince sessiz adımlarla odasına geçti. Battaniyesini sırtına aldı. Yastığını arkasına destek yapıp pencerenin yanındaki yatağına uzandı. Bacaklarını da battaniyeyle iyice örttü. Kerem’in sadece kafası ve bardağı tutan sol kolu dışarıdaydı. Çayından bir yudum aldı ve yine, alnını soğuk cama dayayıp dışarı baktı. Bulutlar seyrekleşmiş, ay tam karşısında ona bakıyordu. Bir süre hiçbir şey düşünmeden bu manzarayı seyretti. Sonra çayını bitirip yanındaki sehpaya koydu. İyice yatağına gömülüp, rüyasında Ayten’i görme umuduyla uykuya daldı.
Kerem’i böyle konuşturan, içine düştüğü aşkıydı. Her yerde ister istemez onu görüyor, her şey onu çağrıştırıyordu. Her şeye aşkla bakıyordu ve bu durum öylesine karışıktı ki, Orhan Veli’nin dediği gibi “kelimeler kifayetsiz”di. Fakat dile çıkmayan, hülyalarda gezinen kelimeler, ahenkle dans edebiliyorlar ve herbir harf el ele tutuşup halay çekebiliyorlardı. Var olmayan kelimeler oluşturup coşuyorlardı. Zaten önemli olan kelimeler değil, onların halay çekiyor oluşlarıydı. Ve onları coşturan müzik tabi ki...
Her sevinci, her üzüntüsü, her düşüncesi, aşkının varlığıyla anlam buluyor, Kerem adeta Ayten’le nefes alıyor, var oluyordu...

Ben bir taştım önceleri, bir göktaşı.
Kendimi o kadar sert, o kadar gerçek zannederdim!
Sense bir havaydın...
Seni o kadar boş, o kadar yalan zannederdim!
Birgün, ısınmaya başladı içim,
Önce beni ben eden pürüzlerim yok oldu.
Son bir korkuyla direnmeye çalıştım sana,
Sonra tüm benliğim yok oldu!
Ben, görünür bir göktaşıydım önceleri,
Sense görünmez bir hava.
Ben senin içine düştüm, kayboldum...
Şimdi, o kadar görünmez, bir o kadarda gerçek oldum...

Yarın ikinci dönem başlayacak ve iki haftadır ayrı kaldığı Ayten’ini, artık her gün görebilecekti. Fakat Ayten’le görüşmeler eskisi gibi sadece mutluluk vermiyor, yanında acıyı da getiriyordu...
Hakan Demirezen
Sayfa 5 - Artikel Yayıncılık
Yazara henüz inceleme eklenmedi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Hakan Demirezen
Unvan:
Yazar

Yazar istatistikleri

  • 1 okur okudu.
  • 2 okur okuyacak.