Haldun Eroğlu

Haldun Eroğlu

Yazar
10.0/10
2 Kişi
·
10
Okunma
·
1
Beğeni
·
453
Gösterim
Adı:
Haldun Eroğlu
Tam adı:
Prof. Dr. Haldun Eroğlu
Unvan:
Türk Akademisyen, Tarih Araştırmacısı, Yazar
Doğum:
Fatsa, Ordu, Türkiye, 24 Mart 1971
Tarih araştırmacısı. 24 Mart 1971, Fatsa / Ordu doğumlu. Fatsa Lisesi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü (1994) mezunu. Yüksek lisansını “Siyasetnâmedeki Bilgilerin Selçuklu Dönemindeki Olaylar ile Karşılaştırılması” adlı tezle (1997) ve doktorasını “Osmanlı İmparatorluğunda Şehzadelik Kurumu” teziyle (2003) Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalında tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalında araştırma görevlisi (1998-2003), Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalında öğretim görevlisi ve sonra öğretim üyesi (doçent) olarak çalıştı. Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı başkanlığı yaptı.
Makaleleri, OTAM, Türkler, Kafalı Armağanı, Folklor Edebiyat, Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, , Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler kitap ve dergilerinde yayımlandı.
"Osmanlı Devleti'nde ele geçirilen topraklar, eski Türk Devletlerindeki uygulamanın bir tezahürü olarak, sancak haline getirildikten sonra hanedan üyelerinin bu sancaklara atanmaları ile yönetilirdi."
''Osmanlı Devleti'nin klasik dönemde şehzâdelerin vâris gösterildiği bunun da genel itibariyle uygulandığı ve bu uygulamanın büyük evlâtlar lehinde olduğu görülür."
"Osmanlı Devleti'nde hükümdarlık için gerekli özelliklere sahip olan büyük evlâdın resmî olmayan ama gelenekselleşen bir biçimde tahtın vârisi olduğu ortadadır."
"Osman Bey daha hayatta iken oğlu Orhan'ı yerine geçmesi için veliaht tayin ettiği görülür. Böylece Osmanlı Devleti'nin veliaht olarak başa geçen ilk hükümdarı Orhan Bey'dir."
"II.Mehmet ölmeden önce kendi yerine veliaht olarak Amasya sancakbeyi olan büyük oğlu Şehzâde Bâyezid'i tayin etti. Gelibolulu Ali, II.Mehmet'in Şehzâde Bâyezit'i Otlukbeli Savaşı'ndan sonra hediyelerin sunulması sırasında veliaht olarak tayin ettiğini kaydeder."
"Osmanlı şehzâdelerinin sünnet düğünleri içerisinde en görkemlisi şüphesiz III.Murat'ın 1 Cemaziyelevvel 990 (24.05.1582)de oğlu Şehzâde Mehmet için düzenlediği sünnet düğünüdür. Şehzâde'nin sünneti hükümdar fermanı ile bizzat vezir Mehmet Paşa tarafından yapılmıştı. III.Murat bu düğüne o kadar önem veriyordu ki Şark seferini bile ertelemişti."
"II.Mehmet hocasına olan saygısını kanunnâmesine de yansıtmış, bayramlarda kurulan Divân'da kendisinin hocasının gelmesi halinde ayağa kalkacağını vurgulamıştı."
"Osmanlı hükümdarının bölgesel güçlerle evlilik bağı kurması, yeni ele geçirilen ve daha sonra ele geçirilecek olan bölgelerin Türkleştirilmesi ve İslâmlaştırılması politikalarının ayrılmaz bir parçasıydı."
"Osmanlı şehzâdeleri gelir bakımından sancağa çıkarılmalarından önce devlet hazinesinden, sonra ise tayin oldukları sancakların gelirleri ile birlikte kendilerine verilen haslardan elde ettikleri gelirlerden yararlanıyorlardı."
224 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Esere başlarken ilk dikkatimi çeken nokta birinci bölümdeki ‘İnsan, hayatı tercihleriyle yaşar’ cümlesi oldu. Bu cümlenin devamında kitaptaki yoğun tasvirli anlatım bir hayli dikkat çekiyor. Tarihsel süreçler içinde gelgitlerle anlatılan bir eser olduğu ilk bölümdeki gizemden anlaşılıyor. Mesela Taflan ağacını tanıyorsunuz bu eser sayesinde. Başlarda gizemi henüz çözülmemiş veya çözülmeyi bekleyen bir adamın hikayesi anlatılıyor gibi görünse de kitabın devamında tarihte derin bir yolculuğa çıkıyorsunuz.
İslamiyet’in varoluşundan itibaren İslam düşmanlığın ve Müslümanlara yapılan işkencelerin sınırı ve sayısı ne yazık ki yok. Türk tarihinde de 1992 yılın da Sovyetler Birliği’nin dağılmasının üzerinden 2 yıl geçtikten sonra Batum’da Ruslar tarafından işkence ve soykırıma uğratılan Müslümanların çektiği eziyetler ve bu işkenceler yüzünden vatanlarını bırakıp Türkiye’ye zorla göç etmelerinden başka seçenek bırakılmadığını tarihsel nitelikte ele alan bir eser diyebiliriz.
Batum’un güneydoğusundaki tepede bulunan Ahalkelek ‘te yaşayan Arslan Bey ve ailesinin kendi halinde yaşamlarına bir anda Moskof rüzgarı esmesi, ailenin Müslüman kızı Cemile’nin saf kalplilik ve aşk güruhuyla yapmış olduğu hatanın bedelini canıyla ödemesi , ailenin büyük oğlu Timur’un ailesi için fedakarlıkları ve ailenin geride kalan çocuklarının bu silsile içinde yaşadığı kötü zamanlar romanda ince betimlemelerle birebir anlatılmış. Okurken Rusya’nın Gürcistan’da yaşayan Müslümanlara yaptığı zulümleri, insanların doğdukları büyüdükleri vatanlarından ayrılmak zorunda olmaları ve yaşanılan acıları yüreğinizde hissediyorsunuz.
224 syf.
·Beğendi·10/10
1992 yılının Temmuz ayında Sovyetlerin dağılmasından iki yıl geçmiş Sarp Sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapan beyaz saçlı yabancı kimsenin dikkatini çekmemişti. O akrabalarına kavuşmak için yoluna devam ediyordu. Tuhaf duygular içindeki yabancı Artvin Hopa’dan geçiş yapıp yaşadığı yerlerle buralar arasındaki benzerlikleri farklılıkları içinde garip duygular ile bir yaşarken Cuma Değirmeninde Arslan Bey’in evine doğru geliyordu.
Roman 1980 yılının Eylül ayına Arslan Beyin yanına götürüyor bizi önce. Arslan Bey milliyetçi bir öğretmen çevresi ve özellikle gençler tarafından ilgiyle takip edilen milli şuurla etrafındakileri aydınlatmaya çalışan bir münevver. Bu durumdan rahatsız olan karanlık beyinlilerin hedefi olmuş ve evinin kapısının önünde pusuya düşürülmüş ve vurulmuş o yaralı haldeyken evinin önündeki dedesinin diktiği taflan ağacı ile hasbihale başlıyor ve roman böylece gelişmeye başlıyor.
Haldun Eroğlu bu hasbihal içinde bizi 1980’den 1902 yılının bir sonbahar gününe götürüyor Batum’un güneydoğusundaki tepede bulunan Ahalkelek’e. Buraya gelirken Çarlık Rusyası’nın sosyo ekonomik durumu hakkında bilgiler de vererek romanın ilerleyişinde okuyucuya yardımcı olacak bilgilerle donatıp o günü daha iyi anlamamızı romanı daha bir başka okumamıza vesile oluyor. Hemen akabinde Arslan Bey ve ailesinin hayatına ışınlıyor bizleri ve yanlarında çiftliğin kahyası Niko’nun hayatına.Niko Çarlık Rusyasının sevmediği iki şeyden biri olan işçi sınıfına mensup kişi. 1900 yılların başında Çarlık Rusyasının kötü gidişatına itiraz eden halkın ve işçilerin halk hareketlerinden bıkan Çarlık Rusyası istibdatını daha artırmış işçi düşmanlığını ayyuka çıkardığı dönemde halk hareketlerine katılmış Rusların zulmünden de Arslan Bey’in yanına kendini atarak canını zor kurtarmış ve çiftlikte kahyalık yapmaya başlamış Niko. Arslan Bey’in kızı Cemile’ye aşık üstelik. Cemile ise bu sevdaya kayıtsız Rus bir gence aşık adı Oleg. Rus Milliyetçisi Türk düşmanı bir genç. Niko, Oleg’i iyi tanıyan Cemile’ye olan sahte aşkının farkında olan ve Cemile’ye zarar verecek endişesinde hep. Oleg bir gün Cemile’yi bir partiye götüreceği arkadaşları ile tanıştıracağını söyleyerek kandırıyor. Nİko, Oleg’in ona aşık olmadığını kandırdığını söylemesine rağmen Cemile aşkının kurbanı olup Niko’nun söylediklerini Oleg’i kıskandığından uydurduğunu düşünüp Niko’yu dinlemiyor ve Oleg’in yalanlarına kanıp onunla buluşmaya gidiyor. Hayatında alkol kullanmamış masum Cemile Oleg’e ve gittiği ortama kanıp sarhoş olunca Oleg’in kirli emellerine kurban gidiyor. Kirletildiğini anladığında ise ailesinin karşısına çıkmaktan utandığından kendini Karadeniz’in soğuk sularına bırakıp canına kıyıyor.
Cemile’nin başına bunlar gelirken, Arslan Bey’de Batum’da Rusların tutumunun gittikçe Türklere ve diğer Rus olmayan milletlere karşı hırçınlaştığını yeni politikalarının “ya bizden ol ya da buraları terk et” mantığından gittikçe endişe duymaya başlıyor. Limandan kalkan vapurlarla Osmanlı topraklarına gidenlere kızdığı buraları terketmenin yanlış olduğunu bağırarak söylediği zamanları düşünürken artık Osmanlı’nın kendi derdine düştüğü buralara elini uzatamadığı gerçeği ile yüzleşip kendilerinin de artık malları, namusları ve canlarını kurtarmak için gitmeleri gerektiği sıranın kendilerine geldiğini kabul ediyor istemese de.
Cemile’nin cansız bedeni ile karşılaşan Arslan Bey’in evine ateş düşmüş bu olayın nasıl olduğu konusunda herkes şaşkın ve ne olduğu anlaşılmaya çalışılırken Niko, Arslan Bey’e Cemile’nin başına gelenleri ve bu işi kimin yaptığını, Cemile’ye bunları söylemesine rağmen ikna edemediğini tüm olup bitenleri anlatması üzerine Arslan Bey’in oğlu Timur kardeşinin intikamını almak için planlar yapıp Oleg’e ulaşmaya çalışırken Arslan Bey’de o çok kızdığı fikre zorunlu olarak kendisi de uyup Osmanlı topraklarına giden vapura binmek için ailesi ile birlikte yol alıyordu.
Vapura ailesinden geri kalanlar ile binip Samsun’a doğru yol alırken Kızını toprağa vermiş büyük oğlunu da Rusların insafına bırakmıştı. Samsun’a geldiklerinde Muhacir Komisyonu Şubesine gidip kayıtlarını yaptırırken oradaki memurların tavırlarını garipsiyor önce yaşadığı yerleri hayatları bırakıp gelmişlere edilen muameleyi garipsiyor. Görevli Memur Babasının adını söylediğinde memurların ona olan tavırlarında ki değişimi bile fark etmeyecek kadar düşünceler içinde boğuşmaya devam ediyordu. Arslan Bey’in oğlu Dursun uzun zamandır hastaydı ve hastalığı yolculukla beraber daha artmıştı. Komisyondaki memurlara çocuğunun durumunu anlatıp yardım istediğinde oğlunu hastaneye kaldırmayı başarmıştı.
Geçici olarak kendilerine bir yer verdiklerinde de 93 harbinde kahramanlıkları ile nam salmış Kahraman Babasının hatırına hep yardımcı olunmuş Muhacir Komisyonu Başkanı bu kahramanın oğlunu başka yere yerleştirmeye gönlü razı olmamış, eşinin eve almamasına rağmen onlara evinin müştemilatında yer sağlayarak en azından vefasını göstermişti.
Arslan Bey oğlu iyi olana kadar burada kalmaya mecbur kalmış bir sabah Dursun”una bakmak için hastaneye gittiğinde oğlunun kaldığı odadan Doktor ve Hemşirelerin çıktığı ve Dürdane Hanım’ın oğlunun başında ağlar bulduğunda dünyası başına yıkılmıştı. Oğlunun vefatından sonra buralarda durmanın anlamı kalmamış biran önce Devletin onlara verdiği topraklara gidip yerleşmek oğlunu orada toprağa vermek istemişti. Cenazeden sonraki günlerde Arslan Bey devletin kendine verdiği toprağı ölçmüş biçmiş etrafını çevirmiş ve evini kurmaya başlamış ve zindan evi yaza doğru bitirebilmişti. Sonra misafir kaldığı komşularının evinden kendi evlerine geçmiş yeni bir hayata başlamışlardı. İlerleyen zamanda köyün eksiği olan değirmeni yapıp hem geldikleri yerlerdeki gibi bir değirmene sahip olmaya yapmaya başladılar. Değirmen bittiğinde hem köyde hem de çevre köylerde isim yapmaya başladı bir Cuma günü açıldığı içinde adı Cuma değirmeni olarak kaldı hatta bir zaman sonra köyün ismi de Cuma değirmeni olarak anılır oldu.
Arslan Bey ve ailesinin hayata tutunmak için geçirdiği seneler içinde ülkeyi de içine alan siyasi ve askeri çalkantılar dünyayı sarsıyordu. Osmanlı Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile toprak kaybetmeye devam ediyor. Dünya Savaşı çıkmaya gün sayıyor ve Seferberlik kapıyı çalmak için vakit bekliyordu.
Eşref’in askerlik günleri yaklaşmıştı. Tüm aile fertleri 28 Ekim 1914 günü Eşref’i yolcu etmek için limana geldiler. Eşref aslında askere Ruslarla savaşmak için gitmek istemiş onları topraklarından koparaklara şimdide geldikleri bu topraklara göz koyan Ruslara karşı durmak için gitmişti ama Çanakkale’ye görevlendirilmiş düşmanla burada çarpışacağı söylenmişti. O çatışmalara katılamadan şehadet şerbeti içenlere katılmıştı. Ailesi oğullarının şehadet haberini aldığında büyük üzüntüler yaşadı. Eşref artık aralarında değildi ve yıllar su gibi akıyordu. Cumhuriyetin ilanı haberini aldıklarında ise Arslan Bey memlekette dikili bir ağacımız olsun ağacımızda Cumhuriyetle bir yol alsın niyetiyle tafla ağacı dikmişti evinin önüne …
İşte başta gelen beyaz saçlı yabancı ile Öğretmen Arslan Bey o günleri tekrar yaşamış sıra yabancının kendisini anlatmasına gelmişti. Yabancı Babası Arslan Bey’in oğlu Timur’un, kardeşi Cemile’nin intikamını aldıktan sonra iki yıl dağlarda kaçak yaşadığı o dağlardaki zorluklara dayanamayıp Ruslara teslim olduğu 12 yıl hapislerde ömür tükettiğini Rusya’daki Ekim Devrimi ile aftan yararlanıp serbest bırakıldığını ve Ahalkelek’e geri döndüğü burada evlendiği kendisinin dünyaya geldiğini söyledi ve ortamı bir hüzün kapladı.
Yıllar sonra akrabalar bir araya gelmiş Ruslar sayesinde paramparça olmuş hüzünlü bir hayat öyküsü ortaya çıkmıştı. Haldun Eroğlu’nun “Cuma Değirmeni” romanı akıcı dili,hüzünlü öyküsü, güçlü kurgusu ile sizi sarıp sarmalayacak bir roman.Yazarın akıcı dili tarihleri harf ile yazması nedeniyle tarihleri okurken okuyucuya bir duraklatma yaşatsa da romanın geneli bakımından bir mesele teşkil etmemektedir.

#KitapŞuuru

Yazarın biyografisi

Adı:
Haldun Eroğlu
Tam adı:
Prof. Dr. Haldun Eroğlu
Unvan:
Türk Akademisyen, Tarih Araştırmacısı, Yazar
Doğum:
Fatsa, Ordu, Türkiye, 24 Mart 1971
Tarih araştırmacısı. 24 Mart 1971, Fatsa / Ordu doğumlu. Fatsa Lisesi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü (1994) mezunu. Yüksek lisansını “Siyasetnâmedeki Bilgilerin Selçuklu Dönemindeki Olaylar ile Karşılaştırılması” adlı tezle (1997) ve doktorasını “Osmanlı İmparatorluğunda Şehzadelik Kurumu” teziyle (2003) Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalında tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalında araştırma görevlisi (1998-2003), Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalında öğretim görevlisi ve sonra öğretim üyesi (doçent) olarak çalıştı. Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı başkanlığı yaptı.
Makaleleri, OTAM, Türkler, Kafalı Armağanı, Folklor Edebiyat, Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, , Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler kitap ve dergilerinde yayımlandı.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 10 okur okudu.
  • 12 okur okuyacak.