Hamit Bozarslan

Hamit Bozarslan

Yazar
8.5/10
10 Kişi
·
40
Okunma
·
6
Beğeni
·
507
Gösterim
Adı:
Hamit Bozarslan
Unvan:
Türk Tarih Siyaset Bilimcisi, Araştırmacı, Yazar
Doğum:
Diyarbakır, Türkiye, 1958
1958 Lice doğumlu olan Hamit Bozarslan tarih ve siyaset bilimi alanlarında doktorasını tamamladıktan sonra 1995-1997 yılları arasında Berlin’de bulunan Centre Marc Bloch’da araştırmacı olarak yer almış, ardından EHESS-École des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de (Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu) çalışmaya başlamıştır. 2002-2008 yılları arasında, aynı kurum içinde yer alan Institut d’études de l’islam et des sociétés du monde musulman (İslâm ve Müslüman Toplumları Enstitüsü) başkanlığını da yürütmüştür. Halen EHESS bünyesinde profesör olarak araştırmalarına devam etmektedir. Ortadoğu’da şiddet, siyasal hareketler, Kürt sorunu gibi konularda çalışmalarıyla tanınmaktadır. İletişim Yayınları tarafından yayımlanan eserleri arasında Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi (2010), Ortadoğu’nun Siyasal Sosyolojisi (2012) ve Türkiye Tarihi: İmparatorluktan Günümüze (2015) adlı kitapları yer almaktadır. Lüks ve Şiddet, İbn Haldun’da Tahakküm ve Direniş (2016) adlı çalışması Med 21 Programı İbn Haldun ödülüne layık görülmüştür.
Sosyal bilimler, 19. yüzyıl pozitivizminin evladıdır; başka bir deyişle dünyanın tüm kargaşasını, onun evrimini ehlileştirerek savuşturmaya çalışan bir öğretinin ürünüdür.
Hamit Bozarslan
Sayfa 24 - İletişim
Dahası, diğer İsla.m alimleri gibi oldukça muhafazakar olan düşünür, medine'yi ilkesel olarak bireylerini korumakla görevli ataerkil bir iktidar ile ilişkilendiriyor ama medine'yi koruyabilecek bir vatandaşlık fikrinden oldukça uzak bulunuyordu. Bu anlamda, "birey", iktidarın korumakla yükümlü olduğu, ama iktidara karşı çıkamayan ve bir kriz anında, istese de iktidarı koruyamayan bir reaya kılıfında ortaya çıkmaktaydı. İktidarın "yozlaşması"nın ve ikinci bir aşamada da çöküşünün kurbanı olan toplum, iktidar konusunda söz hakkına sahip bulunmamaktaydı. İbn Haldun'un okumasında, devletin pekişmesi ve medine'nin istikrar kazan-
ması ancak toplumun mutlak itaati ile mümkün olabilirdi; bu ise toplumun, medine'nin temelinde şiddetin bulunduğunu unutmasını zorunlu kılmakta ve dolayısıyla toplumsal
bir hafıza kaybına yol açmaktaydı. Ancak yaşadığı pasifikasyon sürecini tümüyle içselleştirmiş ve "rutinleştirmiş", şiddete başvurmayı düşünülmesi bile mümkün olmayacak bir şekilde dıştalamış bir toplum "yönetilebilir" bir toplum olarak değerlendirilebilirdi. Ama bu tür bir toplumun kendisini zaman içinde yeniden zorbalaşmaya mahkum olan kendi iktidar erkine karşı ya da şiddet potansiyelini kaybetmemiş olan marjlarına karşı koruyabilmesi mümkün olamazdı. Bu nedenle iktidarın dayattığı pasifikasyon süreci, son tahlilde şiddeti dıştalamamakta, ama toplumu ve sadece toplumu şiddet potansiyalinden mahrum bırakmaktaydı.
Hamit Bozarslan
Sayfa 16 - Iletişim
2010'a varıldığında, "Reis"lerin, Ibn-i Haldun'un "kemale ermiş olan iktidarların çökmeye yüz tutmuş iktidarlar olduğu" yolundaki uyarısını unuttuklarını söyleyebiliriz.
Mehran Kamrava, Arap dünyasında devletten söz ederken, askerî devletle muhaberat devleti arasında bir ayrım yapar: "Muhaberat devletleri uyruklarının siyasal zihniyetlerini kırarak onları depolitize etmekten başka bir hedef gütmezken, askerî devletler silahlı düşmanlarını bulup yok etmeye uğraşırlar."
11 Eylül 2001, İkinci İntifada, çatışma bölgelerinde, özellikle de Irak, Afganistan ve Pakistan'da yüzlerce intihar saldırısı, Beyrut'ta kanlı sahneler... Şiddeti Ortadoğu'nun alınyazısıymış gibi gösteren onca olay, onca görüntü...
“Aynı zamanda dünyanın çürümüşlüğünden kurtarılmış, adaleti geri getirebilecek tek davanın kutsallığına şehadet etmek üzere kurban edilmeye hâlâ layık tek mülk olarak algılanır. Oluşturulmuş bir ulusal gövdenin bulunmadığı veya artık sorumluluklarını üstlenemediği yerde, nöbeti bireyin gövdesi devralır.”
Haber ajansları 2 Nisan 2012'de Mali'nin kuzeyindeki Kidal'den sonra, Kara Afrika'da İslam medeniyetinin gözbebeği olan Tombuktu'nun da cihatçı grupların kontrolüne
geçtiğini bildiriyorlardı. Bu "sukut"lardan iki yıl sonra da, Irak'ta Felluce ve ardından, ağır silahlarla donanmış 86.000 asker ve polis barındıran ve kasalarında yarım milyar dolar
nakit para bulunan 1 .300.000 nüfuslu Musul, en ufak bir direniş göstermeden düşecekti (4 Ocak ve 10 Haziran 2014). El-Kaide'nin radikal bir devamı olan IŞİD, kısa bir zamanda
Suriye ve Irak'ın Arap-Sünni bölgelerinin önemli bir kısmının kontrolünü ele geçirecek ve "Halife İbrahim"in yönetiminde bir İslam devleti ilan edecekti. Aynı dönemde Libya
ve Yemen toplumları da, "merkezi: devlet" terimini bile anlamsız kılan bir parçalanma sürecinden geçmekteydiler
Hüseyin HAKAN
Hüseyin HAKAN Ortadoğu'nun Siyasal Sosyolojisi Arap İsyanlarında Önce ve Sonra'yı inceledi.
184 syf.
·Beğendi·9/10
"Sizde dikkatimi çeken şey,"
demek isterdim,
"ahlâksızlığınızın küstahlığıdır
Ortadoğu Bey."

Ahlâksızlığı küstahlıkla, küstahlığı ahlâksızlıkla bu denli ustaca harmanlayan bir başka coğrafyaya daha şahitlik etmedim. Avamı bir kenara bırakırsak -ki kan kusarak kabullendikleri açık, ister gönüllü ister kerhen aktörler olsun farketmez, geriye kalan bütün unsurların kriz mühendisliği ile bilinçli bir ihtilal topolojisi çizdiği aleni bir sırdır. Ortadoğu, kun fe yekûn alanıdır, kula minnet edilen alandır, krizi idare edemeyenlerin her ne olmasını istemiyorlarsa onların olacağı alandır.

Ortadoğu'nun Siyasal Sosyolojisi'nin Fransızca orijinali hazırlanırken bölge ve bölgedeki olan bitenler üzerine olan öngörülerin uzun vadede aktarılması tasarlanıyordu. Fakat henüz mürekkebi kurumadan, bir yıl gibi kısa bir süre sonunda öngörülen her ne varsa hepsinin harfiyen yaşandığını da acı bir şekilde tecrübe etti. Bu tecrübenin izdüşümünü son baskıyı edinenler önsözde hakkıyla okuyacaktır. Ortadoğu'yu anlamak için mümkün mertebe bir 'ihtilal topolojisini' bilmek gerekliliğini, domino olgusunun rutin eylem silsilesinin taktiği olduğunu, buna rağmen dominonun bazı ağır taşlarının çoğu kez beklenenden daha çabuk devrildiğini -ki bunda gönüllü ve/veya kerhen aktörlerin rolünün olduğunu, krizin tetikleyicileri değişse bile 'kaynayan' bir toplumun krize dönüşeceğini suskun sahaların müjdelediğini kitapta ziyadesiyle bulabiliriz. Fakat önceliği sıkça zikrettiğimiz hâlde mutabık kalamadığımız 'Ortadoğu'ya ayırmamız gerekecek. Nedir 'Ortadoğu?' Neresidir?

Peşinen söylemek gerekirse, Ortadoğu diyebileceğimiz belirli bir coğrafya yok. Haritayı parselleyip şurası Ortadoğu diyebileceğimiz herhangi verili bir bölge de yok. Sözünü ettiğimiz bölge, tarihsel, dönemsel, güç ile ilintili dinamik bir coğrafya. Politikanın razı etmekten ziyade maruz bıraktığı, siyasetin herhangi bir sabah herhangi bir kimseyle aynı yatakta uyandığı -ve asla tuhafsamadığı- beşeri ve fiziki bir alan. Söz ettiğimiz yer buralar. Dolayısıyla tıpkı Kızılderililerin öz yurtlarında ayaktakımı olmaları gibi, kendi isteğiyle değil de kan kusarak kabullenmenin bir başka coğrafyadaki versiyonu üzerinden ilerliyor kitabın bütün derdi.

Kitap, dört kırılma noktası üzerinden ele aldığı kanla mühürlenmiş tarihin izini arıyor. Ilki, I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Imparatorluğunun elindeki Arap topraklarının Fransa ve Büyük Britanya arasında iç edilmesi; ikincisi, 1948 yılında İsrail devletinin kurulması (kuruluşunu 'Nakba! -felaket!- diye niteleyen Arapların isyanı taptaze duruyor); sonraki dönem SSCB'nin Afganistan’ı işgali ve İran Devrimi; son olarak da 1980-90’daki bölgesel savaşlar ve 11 Eylül garabetinin bölgeye ihraç ettiği kitlesel ölüm taktiği dönemi. Tabi beşinci süreci 2011 ve sonrası “vekâlet savaşları dönemi" diye nitelesem de şimdilik bu izah, Hamit Bozarslan'ın tespitleri karşısında ancak dinlemeye mazhar olacak cinsten. Nereye kaçarsak kaçalım, 1918’den itibaren şekillenen bir bölgeden söz ediyoruz.

Fiziki bir coğrafya iken, haritada tıpkı Mississippi gibi, Sahra Çölü gibi alelade bir bölge iken kaşla göz arasında beşerî bir olguya dönen Ortadoğu’da borusu öten paradigmalar bulunuyor. Kitapta bu paradigmalar ansiklopedik bir titizlikle anlatılıyor. Biz, şimdilik, modernleşmeci paradigmanın borusunun öttüğünü -hâlâ öttüğünü- söyleyerek devam edelim. Özneci-akılcı, bilime ve kente, ulus-devlete önem veren modernleşmeci paradigma, Ortadoğu’da olan bitenin ifşa edicisi, tuzak kavramıdır. Descartes'ten beridir “Batı” Kartezyen Felsefeyi uygulamaktan usanmazken bunun ekmeğini de yemeye devam ediyor. Günümüzde ulus-devletler sermayedarların elinde her ne kadar birer ulus-şirkete dönüşseler de modernleşmeci paradigma da oryantalist paradigma da hâlâ revaçta. Tıpkı son dönemde peyda olup iflah olmadığı gibi iflah etmeyen İslamcı paradigma gibi. Ortadoğu’yu okumak için şimdilik kritik teoriler bunlar.

Bir de 'mesafe', 'kartel', 'devlet', 'totaliterizm' gibi teoriler var fakat uzun uzadıya bunları açıp can sıkmayacağım. Kitap, fazlasıyla titiz bir irdelemeyle bölgeyi kronolojik okunmaya hazır hâle getirmiş. Bizim yapacağımız, araları ustaca doldurulan bir meselenin kaba taslak spoilerını vermek. Mesela “devletin."

Ortadoğu’da devlet, ya otoriterizm ya da totaliterizm üzerinde okunur. Başka? Başka da yolu yok. Otoriter devlet aygıtının baskıyla idare ettiği bölgede totaliter devlet aygıtı daha kapsayıcı ve nüfuz edicidir. Kaldı ki Ortadoğu, liderlerin, aktörlerin, 'reis' ve 'baba'ların alanıdır ve olmazsa olmaz iki beklenti de 'inanç' ve 'biat'tır. Mukayese edilmesi açısından dünyadaki mevcut devlet topolojilerini örnek verelim ki Ortadoğu’nun güvenlik ve istihbarat merkezli devlet topolojisi ayyuka çıksın: birinci tip devlet modeli pek tabi ki çağın hizmetindeki şirket oyuncağı devletler: ABD, Kanada ve İngiltere ilk etapta örnek verilebilir. İkinci tip devletler, şirketlerden güçlü olan, şirketlerle güçlü olan devletlerdir. Almanya başat bir örnektir. Üçüncü tip devletler ise bütünüyle 'devlet' kontrollü devletlerdir. Istikrardan münezzeh devletler. Türkiye, Suudi Arabistan, Suriye, vs. Elbette dönem ve güç bu kategorileri değiştirebilir, aktörleri konum atlatıp alaşağı da edebilir. Bâki olan, bütün hikâyenin “artı değere” sahip olma üzerine yürüdüğüdür. Artı değer, rahatlıkla metalaştırılabilecek her şeydir. Dahası, artı değer, sistemin sürdürülmesinin ta kendisidir. Amiyane tabirle parayı takip edenin, cevabı bulduğu yerdir.

“Falanca aktör hâlâ devrilmedi!”
“X ülkesi kaosa rağmen ayakta.”
“Beklenmedik şekilde a aktörü yönetimi eline geçirdi.”
"Ihtilalin sonuç vermeyeceği beklenmedik bir durumdu."
"Suskun sahaların isyanı tek seferde püskürtüldü!"

(...)

Senaryolar çoğaltılabilir. Hepsinin alameti farikası, sapasağlam bir burjuva sınıfına sahip olmalarıdır. Bölgesinde aktif halde yüzlerce örgütün Mehdîlik oynadığı ülkedeki başkentin ayakta kalmasının da, beklenmedik bir şekilde halkının ayakları altında can veren liderin akıbeti de sermaye sınıfıyla olan münasebetinde saklıdır. Dolayısıyla Irak’ta da, Suriye’de de, Lübnan, Yemen, Türkiye veya hangi 'Ortadoğululaştırılmış' ülkeye bakarsak bakalım, bütün hikâye artı değerden kimlerin nasipleneceğinin kavgasıdır. Yani tepedekilerin meşruiyet telaşına sokaklarda neyin ne olduğunu görenlerin (halkın) verdiği çözümsüz ve sonuçsuz mücadelenin kavgası. Ihtilal “tipolojisi” dediğimiz durum da budur.

Ortadoğu’da üstesinden gelmek zorunda olunan kritik görev, kriz mühendisi olmaktır. Aktör iken lidere, lider iken kaçınılmaz şekilde otoriter ve sonrasında totaliter olmaya ulaşan döngüde “kartel” olmamak büyük maharet ister. Ancak, kolonlarını adalet ve evrensellik üzeride yükseltmeyen her ülke gibi, istihbarat ve güvenlik telaşına kapılıp “mesafeyi” ya çok gergin ya da çok esnek tutanlar kriz anlarında (darbe, muhtıra, iç savaş veya dış müdahale) ilk tekmeyi yakınlardan yemeye mahkûm kalırlar. Krizi idare edemeyen aktörler hayali düşmanlar icat ederek hayali korkular peşinde ilerleyip acımasız birer tirana dönüşürler ki Machiavelli burada da haklı çıkar. Kemale eren her iktidar çökmeye yüz tutar diyen Ibn Haldun da öyle.

Kitap bu kaba işleyişin içeriğini bihakkın doldurmayı fazlasıyla başarmakla kalmamış, isyanın kökenini ve sosyolojik arka planını da gün gibi ortaya sermekten geri de durmamış. Burada anlattıklarımız tamamlanmaya fazlasıyla muhtaç açıklamalardan ve kitabı okumaya yarayacak basit bir kerteriz olmaktan başka bir şey değildir.
390 syf.
·20 günde·Beğendi·8/10
Hamit Bozarslan, yapmış olduğu çalışmalara öznel yargılarını katmadan, nesnel verilere göre olay ve olguları değerlendiren ender sosyalbilimcilerden bir tanesidir. Yazdığı eserler adeta bir alanda nasıl çalışma yapılacağını gösteren iyi birer örnektir.

Bu kitapta da aynı yöntemi izlemiştir. Ortadoğu gibi karmaşık ve hemen her gün değişen olay ve olguları açıklamak kolay değildir. Yazar bu karmaşa ve kaosu çok güzel ve yalın biçimde işlemiştir. Ortadoğu’daki kültür, inanç, etnik ve sosyal çelişki ve çatışmaları temellerine kadar inerek irdelemeye çalışmıştır.
Özelikle 1-2. Dünya savaşların sonucunda Ortadoğu coğrafyasını adeta cetvellerle çizilmesinin, günümüzdeki yaşanan problemlerine neden olduğuna ışık tutmaktadır. Başta Arap devletlerin iktidar çekişmeleri, İran ve Türkiye ulus ve mezhep problemleri, Kürtlerin ve Filistin’lerin kendi kaderini tayin hakkı vb. temel sorunlar önemli konuların başında gelmektedir.
Bunun yanında kapitalist devletlerin sömürü politikaları ve petrol gibi değerli madenler üzerindeki kirli politikalar ve daha bir çok etmen söz konusu.
Başta ABD ve Sovyetler’in Ortadoğu’ya müdaheleleri, Ortadoğu devlet ve toplumların tepkisel çıkışları bir çok yeni çıkmazlar yaratmıştır.
Kitapta bu çıkmazları, işgal, özgürlük, direniş, şehit, cihad, devrim gibi kavramlarla açıklanmayacak kadar bir derinliğe sahip olduğunu vurgulamaktadır. Bu kavramları, tarafların sürekli kullanılması bir nokta da sonra siyasi bir amaçtan başka bir karşılığı yoktur. Oysa her gün yüzlerce insan ölüyor yada yersiz yurtsuz kalıyor.

Kısacası kitap Ortadoğu kaosuna bir projektör işlevini görmektedir. Ezberci ve şabloncu söylemlere takılıp kalmadan bu coğrafyadaki gelişmelere bakmak için seçkin bir kaynak. Bilip bilmeden savunduğumuz şeylerin bir de arka planları var. Bu yüzde acıyı dillere pelesenk etmek yerine bunların kaynağına inip, öğrenmek, anlamak ve kavramak daha mantıklı ve ahlaki bir eylemdir.
Muhammed aric
Muhammed aric Ortadoğu'nun Siyasal Sosyolojisi Arap İsyanlarında Önce ve Sonra'yı inceledi.
184 syf.
·Puan vermedi
Ortadoğu'nun son 40-50 yılı ve gelecek muhtemel 40-50 yılı demokrasi, insanlık, hak, hukuk, adalet noktasında nerde olduğunu nerde olacağının resmini çiziyor. Sayın Hamit Bozarslan kendisi de bu coğrafyadan biri olarak akedamik güzel ve sade bir dille göz önüne sermiş.
Türkiye nin nerde olduğunu yarın nerde olacağını fotoğrafını çok iyi göreceksiniz. Kitap yeni başlayan okurları sarmayabilir. Yeni okurlarımızın daha sonra okuması kitabı daha verimli kılacaktır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Hamit Bozarslan
Unvan:
Türk Tarih Siyaset Bilimcisi, Araştırmacı, Yazar
Doğum:
Diyarbakır, Türkiye, 1958
1958 Lice doğumlu olan Hamit Bozarslan tarih ve siyaset bilimi alanlarında doktorasını tamamladıktan sonra 1995-1997 yılları arasında Berlin’de bulunan Centre Marc Bloch’da araştırmacı olarak yer almış, ardından EHESS-École des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de (Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu) çalışmaya başlamıştır. 2002-2008 yılları arasında, aynı kurum içinde yer alan Institut d’études de l’islam et des sociétés du monde musulman (İslâm ve Müslüman Toplumları Enstitüsü) başkanlığını da yürütmüştür. Halen EHESS bünyesinde profesör olarak araştırmalarına devam etmektedir. Ortadoğu’da şiddet, siyasal hareketler, Kürt sorunu gibi konularda çalışmalarıyla tanınmaktadır. İletişim Yayınları tarafından yayımlanan eserleri arasında Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi (2010), Ortadoğu’nun Siyasal Sosyolojisi (2012) ve Türkiye Tarihi: İmparatorluktan Günümüze (2015) adlı kitapları yer almaktadır. Lüks ve Şiddet, İbn Haldun’da Tahakküm ve Direniş (2016) adlı çalışması Med 21 Programı İbn Haldun ödülüne layık görülmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 6 okur beğendi.
  • 40 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 56 okur okuyacak.