Edirnekapı’ya yakın arka sokakların birinde; iki katlı, küçük, ahşap bir evde, yaşlı bir karı koca ile Cafer adlı kedileri sakin bir hayat yaşıyordu. Kadıncağız Cafer'e oğlu gibi bakar, her gün onun için ciğerciye gider, ciğer alır, pişirip kediciğine yedirirdi. Cafer güçlü kuvvetli bir kara kediydi. Yemyeşil, güzel gözleri vardı. Kendini de iyi bakardı hani. Karnını doyurup mangal yanındaki minderine oturduğu zaman saatlerce ön patileri ile suratını temizler, sirtini da karnini da uzun uzun yalardi. Dik kuyrukluydu. Onun yüzünden evde fare barınamazdı. Oldukça kalın sesiyle miyavlar, sıçrayarak kapalı kapıları, akıllara hayret verici bir çeviklikle açardı. Bir gün bile evin herhangi bir köşesini kirletmemişti. İhtiyacı olduğu zaman hanımına miyavlayıp isteğini en mükemmel bir şekilde anlatırdı. Yakışıklı bir kediydi. Mahallenin bütün dişi kedileri onun peşindeydi. Ama o pek yüz vermezdi. Yaşlı kadın "Cafeeer!" diye seslendiği zaman nerede olursa olsun anında koşup gelir, hanımının eteklerine sürünerek "Ne istiyorsun?" der gibi miyavlardı.