Kıvanç Güney

Kıvanç Güney

Çevirmen
8.0/10
1.751 Kişi
·
3.992
Okunma
·
7
Beğeni
·
1.120
Gösterim
Adı:
Kıvanç Güney
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
Ankara, Türkiye
Kıvanç Güney Ankara’da doğdu. T.E.D. Ankara Koleji’ni ve Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli işlerde çalıştıktan sonra 2002 yılında Irvine Welsh’in “Porno” adlı romanını Türkçeye çevirerek edebiyat çevirisi alanında çalışmaya başladı. Diğer çevirileri arasında, yine Irvine Welsh’in “Olağanüstü Üç Kimyasal Romans” (Ecstasy) isimli öykü kitabı, Jonathan Gould’un “Bartimaeus Üçlemesi” isimli çocuk romanları, Hari Kunzru’nun “Gölgenin Gölgesi” adlı romanı ve James Baldwin’in “Bundan Sonrası Ateş” (YKY, 2006) adlı deneme kitabı sayılabilir. Yaşamını halen Ankara’da sürdürmektedir.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
400 syf.
·Beğendi·10/10 puan
İşsiz güçsüz dolandığım , ordan oraya kaykılıp gereksizlikler araştırdığım bir pazar gününden daha selamlar ola sizlere ey kabaklı bonibonlar .. Normalde bu incelemeyi dün yazacaktım ama nasıl oldu , ne oldu anlayamadan kendimi 90 lar ortası "delikanlı türkücü videoları" arasında buldum youtube da gezinirken..( Hep böyle oluyor ama nedendir anlamadım .. Daha önce de evde votka yapımı videoları izlerken , Hindistan Özel Kuvvetleri videolarını izlerken bulmuştum kendimi.. ) Alişan , Mahsun Kırmızıgül ve Özcan Deniz gibi pek çok akla zarar parçalar yapmış bu zat-ı alilerin yüzü suyu hürmetine inceleme yalan oldu .. Şimdi tekrar yazıyorum .. Bu arada Özcan Deniz 'in "Hadi Hadi Meleğim" parçası nasıl bir akla zarar cinnetler kumkuması imiş .. Takdir etmemek elde değil .. Tebriks!!! Bununla beraber müfredatımızdan kaldırılmış olsa dahi EVRİM var olan bir olgudur.. İşbu bahsettiğim şarkının videosunun öznesi olan Özcan Deniz ve yıllar içerisinde geçirdiği değişim bunun en önemli ve su götürmez kanıtıdır ..Linki en sonda vereceğim ama klipte AKREP NALAN var yauw !! Şimdi fark ettim, delirmek üzreyim ..

Neyse efenim .. Şimdi tüm bu gereksizlik tohumlarının, beyninizin bir köşesinde muhakkak filizleneceğini bilmenin bana vermiş olduğu kıvanç ve neş'e ile yavaştan kitap tanıtımına geçelim .. Sabotaj kelimesini pek çoğunuz duymuştur .. Daha doğrusu duymayan yoktur... Hiç durup düşündünüz mü ? Nereden gelmektedir bu kelimenin kökeni .. Ne olmuştur da insanlar bu kelimeyi kullanma ihtiyacı hissetmişlerdir .. Gelin anlatayım size minnoşlar ..

Sevgili canısılar , daha öncesinde Demir Ökçe incelememde de (bkz: #25935136 ) anlattığım gibi bu olayın kökleri Eti- Cin reklamında vuku bulan KALE KÜÇÜK - AYI BÜYÜK olgusuna dayanmaktadır.. Yani ?
Yanisi şu cicim : Buharlı makinaların , topluma ve endüstri devrimine müdahil olmasıyla artan kapital kavramının topluma yansıyan yüzü idi tüm bu yapılanlar .. Daha çok çalışma ve buna mukabil olarak daha az maaş .. Puro içen o kodamanlar gayri nasıl doysundu bebişler?!?!? Emeğin SÖMÜRÜSÜ idi tüm yapılanlar yani saygıdeğer kikirikler !! Endüstri Devrimi olarak adlandırılan , buharın enerji kaynağı olarak saptanması ve ardından gemicilik sektörüne uygulanmasıyla başlayan makineleşme süreci insanlık tarihinin en önemli sıçrama adımlarından birisini oluşturmuş idi.Fakat çalışma koşulları o denli berbat halde ve işçiye hak görülen ücretler o denli düşük düzeydeydi ki, işçiler sonunda ayaklarına giydikleri ve SABO olarak adlandırılan tahta takunyalarla makineleri kırmaya başlamışlardı.İşte böylece SABOTAJ kavramı türedi.Makine kırıcılarıyla başa çıkmak için idam cezaları getirdiler.Şimdi az durup düşünelim .. Bir insan , ne denli yoldan çıkmalı ve canına tak etmeli ki böyle bir uygulamaya gidebilsin .. Bu yapılanlar esasen ilk sinyallerdi .. Yedikçe semiren godoman AYILAR BÜYÜKTÜ ama ellerine ücret diye verilen top küçüktü .. BİR CİNLİK DÜŞÜNMELİYDİLER !! Sonrasında ne mi oldu ?

Hepimiz 1 Mayıs İşçi Bayramını kutluyoruz .. Kutlamasanız da tüm memurlar o gün YATIYOR , tüm işçiler o gün ÇALIŞIYOR .. YALANSA YALAN DE !!! ALNINI KARIŞLARIM YALAN DİYECEK OLANIN !! Sonrasında bu yapılanlara "YETER" diyen işçiler sendikal alanda birleşip bu emek sömürüsüne bir dur deme kararı aldılar .. Mc Cormick adıyla anılan şirketin işçileri yeter dediler bu uygulamaya .. Ve grev haklarını kullandılar .. O günlerde , 12 saat çalışmaya karşılık 3 dolar gibi komik bir ücret alan işçiler ÜRETİMDEN GELEN GÜCÜNÜ KULLANMAYA KARAR VERDİ ... Sonrasında greve gidildi. Üretim durdu .. İşçinin ve emeğin dünya üzerinde ilk kez podyuma çıktığı gündü o gün ! Böylece gelişen olaylar ve kapitalizmin oyunları ile 4 mayıs günü işçilerin arasına yerleştirilmiş bir provakatif ajan vasıtasıyla mitingi kontrol eden polisin üzerine bir bomba atıldı .. Polis buna ateşle karşılık verdi .. Onlarca insan öldü .. Ama 1 MAYIS ruhu o günden sonra start almış oldu ... İşte hepimizin adını duyduğu ama anlamından bi haber olduğu İşçi Bayramı böyle doğmuş oldu .. Yer neresi idi dersen cevap vereyim sana ben cicim : ŞİKAGO !!

Bu romanın kalbinin attığı yer Şİkago ..Michael Jordan ve Chicago "BULLS'" u bir de böyle düşünün canikolar .. Pek çok toplumcu gerçekçi roman okudum .. Hatta beni yakınen takip edenler de bilirler.. Mümkün olduğunca tanıtmaya çalıştım bu ve muadili insanları sizlere .. Kalemi ile banka hesaplarının arasına çimento dökenleri.. Yazardan bahsedecek olursak sağda solda çokça duyarsınız .. Sabahattin Ali ' nin siyasal düşüncelerini değiştirmiş falan fistan gülistan .. Evet !! Petrol ' ü okumuş Sabahattin Ali.. Ve demiş ki , bu düzenin içerisinde benim yerim belli .. Upton Sinclair' e gelecek olursak .. Muazzam bir insan .. 7 hafta Şikago' ya gidip bu insanlarla beraber yaşamış .. Neredeyse 2 ay !! Küçümseme cicim !! Dünyan kayar dünyan .. Emin ol buna ... Her sabah saat 8 de uyanan sen , şu işçilerin arasına girip sabah 6 ' da kahvaltı etmeden işbaşı yaparsan ve bilmem kaç kilometre yol yürürsen dediğimi anlarsın annesinin bir tanesi... Öylesi etkili olmuş ve öylesi ses getirmiş ki bu roman , Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Theodore Roosevelt yazarı arayıp "izin verirseniz benim de ABD Başkanı olduğum anımsansın" demek mecburiyetinde kalmış.. Öylesi çarpıcıdır ki o demin bahsettiğim ABD'inde gıda kanunu bu kitaba müteakip değiştirilmek zorunda kalmıştır .. Hem de sadece 6 ay içerisinde .. İşte öyle bir romadır bu !! Az da romandan bahsedeyim spoilersız mecralarda salınmadan .. İncelemeye başlamadan önce kimi huzurlarınıza getirdim : ÖZCAN DENİZ !! Kimdi bu arkadaşların örnek aldığı mentor? İBRAHİM TATLISES !! Ne demişti o Haydarpaşa 'da indiği vakit ?

SENİ YENECEĞİM İSTANBUL ! İşte bu hikayede mekanı değiştirirseniz romanımızın konusu az buz şekillenmiş olur.. Şikago' ya gelen Litvanyalı bir ailenin başından geçenler okuyacaklarınız .. Şikago'yu yenecek olanlar !! Köpekbalıkları ile dolu bir havuza düşen Litvanyalı bir ailenin başından geçenler ... Bir ortam , bir düzen düşünün ki o ortamı ve ve sistemi yönetenler kanınızı son damlasına kadar hüpletmek istesinler .. Evet !! Vahşi Kapitalizm denen olguyu hepimiz duymuşuzdur .. Ama nereye dönersek dönelim sonumuzun kıyma makinası olduğu bir sistemi hiç durup düşündünüz mü ? Aklınıza getirebiliyor musunuz ? Herkes okusun ama en önce emeğinin hakkını alamayanlar ..


Özcan Deniz videosu : şu parçanın sözlerini kitabı okuduktan sonra bir kez daha gelin okuyun ..

https://www.youtube.com/watch?v=KfwIEhT3ayQ
228 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Bir pazar sabahından daha herkeşlere selamlar olsun .. Anılarımızdan da bir kıple barındıracak olan sevdiğiniz İŞSİZ GÜÇSÜZ tanıtımlardan biri olacak bu .. Herşeyden önce belirtmeliyim ki filmi gibi kendisi de muhteşem bir kitap bu .. Yeraltı edebiyatı ve içerisinde onlarca negatif etkeni barındıran o geniş skaladaki ibreyi bu tanıtımla beraber içki ve uyuşturucu üzerine çevireceğiz .. Hemen belirtmekte yarar var ki bu iki etkene öyle çok da takık değilseniz kitabı okumanızda herhangi bir sakınca yok .. Kitapta uyuşturucu ve alkol havuzuna düşen , Amerikan rüyasını arayışa çıkmış biri avukat diğeri gazeteci iki olmayasıca tipin başından geçen komik olaylar anlatılmakta ..Yer yer insanlıktan çıkılsa da kitapta söz konusu iki etkenin kullanımını özendirecek bir anlatım söz konusu değil .. Bir kısım cenahın pek sevdiği ve diline doladıkları subliminal mesajlar da içermiyor .. Müsterih olunuz .. Cartel'in o muhteşem parcasında dediği gibi : "ŞİMDİ GÖZLERİNİZİ KAPATIP İYİ DİNLEYİN BENİ!" Aranızda alkol almayan ve bu mereti hiç tatmamış olanlarınız da iyice anlayabilsin diye değişik zaman aralıklarında , değişik mekanlara uğrayacağız.. Neyin varsa kap gel.. BAŞLIYORUZ!!

Tam hatırlayamamakla beraber 90'ların sonundayız .. Ankara' da , Kavaklıdere' de bir arkadaşın evindeyiz .. Meclisin tam karşısı .. Güneş ışığına düşman, lekelere dost olalım diyerek bulunduğumuz evin oturma odasını tamamen karartmış bulunmaktayız sımsıkı kapattığımız perdelerle .. İnanılmaz bir sıcak var .. Bitli metalciler olarak insanlıktan öylesi çıkmışız ki havanın karardığının dahi farkına varmamışız .. GULYABANİ adını verdiğim , yokedici etkisi tartışılmaz ve tarifi bana ait olan bir karışım içmekteyiz.. Votka - kırmızı tuborg - şeker - buz ve şurupla beraber renklendirilmiş Pınar akdeniz meyve nektarı .. Kızartılmış kahlua tanelerini de unutmayalım pek tabii.. İnsanlık düşmanı ve bir araya gelmemesi gereken ne varsa Alaaddin'in sihirli lambası misali damacananın içine girmiş , biz de yudum yudum zerk etmekteyiz kendimiz de Alaaddin'in Cin'ine dönmek suretiyle .. Artık kelle moduna geçtiğimiz anlardan bir an bir ses geldi teee ciğerimizin içinden : GÜÜÜÜÜM !! Sonra devamı : GÜM - GÜM - ÇAAAT !! ÇAÇAÇAÇAÇAÇAAAAAAT ! GÜÜÜÜÜM !! Ben ilkten durumu çakozlayamadığım için sallamadım ama kalbin ritmi 360 bps ' e çıktı bir anda! Sonra çevreme bir baktım ki herkes korku komalarına girmiş .. Alınlarımızdan "KORKU DAĞLARI BEKLER" diye yazılar geçmekte .. İşte ne olduysa o an oldu ve aramızda kimyasallarla bol bol haşır neşir olan bir eleman "SADDAM MECLİSİ VURDU !" dedi ?!?!?!? Attık mı kendimizi kanepelerin arkasına ?! Eric Maria Remarque ile Garp Cephesindeyiz o an !! Ha bu arada , attık dediysek cabbar ceval bir cimnastikçi modunda değiliz .. Yuvarlanarak girdik koltukların ardına.. Her yanımda mor mor güller bitti ! Perdeler simsiyah olduğu için kırmızı kırmızı lekeler ve patlamalar vukuu bulmakta camın ardında.. İyice tribe girdim .. Yalnız belirtmekte yarar var ki , alkol alınca şöyle bir durum ortaya çıkıyor : İzlediğiniz filmde, ses ve altyazı senkron çatışması yaşanılan zamanlar vardır .. Bilirsiniz hepiniz .. Düşünülen ve buna mukabil yapılmak istenenlerle , yapılanlar ambale olur .. Her şey geriden gelir, senkron kayar .. İşbu yüzden " Bok mu vardı o kadar içecek , nasıl kaçıcaz burdan" kıvamında düşüncelere gark olmuş durumdayım alnımdan uygun adımlarla süzülen ter taneleri şıpır şıpır yerlere dökülürken .. Ne olacaksa olsun dayanamıcam ben gare moduna girmiş içimizden bir nefer, sehpanın üstündeki kumandaya süründü "DÜŞMAN ATEŞİ ALTINDA!" Açtık televizyonu .. O raddede inandırmışız ki kendimizi , SON DAKİKA : IRAK - TÜRKİYE SAVAŞI haberleri beklemekteyiz .. Pek tabii hiçbir şey bulamadık .. Sesler artarak patlıyor beynimizde .. En sonunda don paça çıktık apartman boşluğuna duvarlara sürtüne sürtüne .. İndik aşağı .. Kapıcıyı görmesek neler olurdu kim bilir ?!?! Abi dedik savaş çıktı ! Adam da şaşırdı ilkten ama çabuk toparladı kendini , "Ne diyonguz yiğenim?" diyerek .. Dedik , "Bu sesler ne ?" Sonrası mı ? Sonrası beyinde yankılanan şu cümlelerle beraber geldi ... "Bugün 23 Nisan !! Havai fişek atıyorlar !" Öyle korkmuşuz ki !! Götüm götüm çıktık merdivenleri sürüngenler misali hızlıca .. Gülebilmemiz ancak yarım saatimizi aldı .. Ders aldık mı ? TABİİ Kİ HAYIR !! İÇMEYE DEVAM !

Yine bir trendeyiz .. Yine 90 sonları .. Yok yok !! 2000 lerin başı !! Eskişehir' de çalacağımız Zoo Fest'e gidiyoruz .. Gece bindik trene .. Organizatör yol paralarını ödediği için cebimizden çıkmayan bu paraları ne yaptık dersiniz ? BİNGO !! Göm paraları RAKIYA !!! Meze dersen .. YOK !! Bilmem kaç kişilik kompartımana doluşmuş 8 "şempanze" kavurga kemirip LÖK LÖK rakı yudumluyoruz .. Haliyle hepimiz bayıldık .. Ama en son bayılacak eleman çıkarıyor cebinden asetatlı kalemi .. Kimimize corpse paint yapıyor , kimimize palyoça makyajı .. Kimimiz ise özlü sözlerle nasipleniyor YOK MU BENİ "SEVEN" KIVAMINDA .. Kendinden şüphelenilmesin diye kendini de boyuyor !!!! Yok artık deme !! Neler neler gördü bu gözler !! Bu arada ben , bir yanağıma AY diğer yanağıma YILDIZ , alnıma da ÖLÜRÜM TÜRKİYEM yazısı ile nasipleniyorum .. Sabah ciğer delen kahkahalarla uyandık haliyle .. Gören krize giriyor .. Asetatlı kalem öyle bir illet ki , kuruduktan sonra ya alkolle sileceksin , ya da tinerle çıkaracaksın .. Veyahut yüzü rendeleyeceksin! Koridora çıkmak siz de takdir edersiniz ki seçenekler arasında yer almamakta .. Tren Eskişehir' e vardı .. Kafamızı gözümüzü sarıp sarmalayıp yürüyen yaprak sarmaları modunda indik .. Ankaralı Talibanlar Eskişehir 'de!! Gittik bir benzinciye .. Elimizi yüzümüzü üstübü ve benzinle rendeleyene kadar sildik .. Ben esmer bir adamım (Mexico' ya selam olsun!!). Bildiğin pudra kuyusuna düşmüş ,kapkara Elazığlı gothic kızlara döndüm .. Hayalet modunda çaldık ortamlarda .. Rezaletin bini bir para !

Yine anılardan seçkilerle devam edelim efenim .. Odtü' ye girmeden , Naz Gıda'dan aldığımız kişi başı 5 litrelik ( kınamayınız açgözlülüğümüzü !) İkram şarapları ile Odtü çarşı yerinde aradan geçen akarsunun üstüne inşaa edilmiş köprünün üzerinde Osmanlı İmparatorluğu'nun değiştiremediği kaderini tekrar yazabilmek için canlandırılan VİYANA KUŞATMASINI deve güreşi ile icraa etmemiz .. Toplam 210 kiloluk benim de içinde bulunduğum Osmanlı ordusu ile karşı tarafta yeralan 140 küsür kiloluk Viyana ikilisini bertaraf etmemiz.. Viyana tarafında yer alan ikiliden üstte bulunan elemanın suya düşmesi .. Sonrasında alkollü kafayla Yunan'ı denize döktük diyerek İzmir'in işgalden kurtuluşunu kutlamamız !?! Diriliş Ertuğrul tayfası akıllı olsun o yüzden!!! Buyrun devam canikolar .. Gecenin bir yarısı sırt çantamın içinde yer alan lakin benim nerden geldiğini bugün dahi hatırlayamadığım iki kilo domates ile dolmuşçuya inmek üzereyken müsait bir yerde diyemeyerek "MUHTEŞEM BİR YERDE İNECEK VAR" söylemim üzerine param çıkışmayınca işbu domateslerle ödeme yaptığım anlar ??!? Dolmuşçunun , SİZE LAYIK DEĞİL AMA BUYRUN diyerek Optimus Prime'dan evrilen ve "Kufff Kih Kuuuuf" deyerek açtığı o kapılar ?!?! İstanbul' da Rock The Nations Fest'den çıktıktan sonra Kadıköy'den bindiğim dolmuşa Çankaya' dan geçer mi diye sormam ?!?! =)))

Bunları şunun için anlatıyorum canikolar .. Tadında kullanmazsanız okurken sizi güldüren ve yok artık dedirten olayların katığı olursunuz alkol ile .. Şu an için gülüyor olabilirsiniz ama o anları yaşayan bilir .. Ve şu an üstünden zaman geçtiği için güldüğümüz bu anılar , o an için inanın bana hiç de komik değildir =))

Arada sırada ağzımızda cigara
Amcalar yitekler bazen de duvara
METALCİ KEFERELER işte yine beraber
Söyle bana canım öyle bir şey lazım mı şu ara?

NOKTASINDAN ..

Tamam oğlum madem buymuş
Ekrem Bora ve Hakan Durmuş
Sizin beyniniz zaten DURMUŞ !!!

NOKTASINA gelmeniz içten bile değildir ..

Tüm bunları hiç alkol almayan arkadaşlarımız için anlatmış bulunuyorum ki anlayalar .. VE TEKRAR EDEYİM : BÖYLE İÇMEKTENSE BOKLU DERELERDEN "BOK" İÇİN ARKADAŞLAR !! Ha dersen ki , ya sen ? Sen beni napacan şekerim?!?!? =)) Ve incelemede BOK kelimesi geçtiği için şikayet edeceklere : Aziz "BABA" BÜYÜKSÜN !! #40135544

Ben size alkolün etkilerini sundum ama kitapta olay kimyasallara döndüğü vakit tüm bu anlatılanlara ek bir değişken daha giriyor .. Nedir o ?
Halüsinasyonlar !!
Kitabı alıp okuyacaklar için şuraya kitaptan birebir uyarlanan filmden bir kesit atayım ..

https://www.youtube.com/watch?v=P2pgWsYSyUA

Yarasaları savarken Johnny Depp'in saydıkları bir orduyu yerle bir eder :

"Spor editörleri bana nakit olarak 300 dolar da vermişti ve bu paranın çoğu aşırı derecede tehlikeli uyuşturuculara harcanmıştı bile.Arabanın bagajı mobil bir narkotik polis laboratuvarına dönmüştu.İki torba otumuz, yetmiş beş meskalin topağımız, çok güçlü bir asit emdirilmiş beş kurutma kâğıdımız, yarısı kokainle dolu bir tuzluğumuz, rengârenk uyarıcılar, uyuşturucular, çığlık attırıcılar, güldürükçülerle dolu koca bir galaksimiz vardı..."

TÜM BUNLARIN ÜZERİNE BİR DE ETHER VAR Kİ ETKİLERİNİ İSTEYENLER GOOGLE 'DAN SORSUN ..

Değişkenler bunlar olunca yaşanan maceraların sayısı da katlanarak artıyor kitapta .. Burda bir soru daha geliyor akıllara .. Romanda geçen tüm bu yaşananlar bir kurgu mudur ? HAYIR DEĞİL !! KESİNLİKLE DEĞİL !!!Yaşanılanların, yazarımız tarafından kayıt altına alındığı günlüklerinden derlemelerdir .. Ben kendim de alkol barajını HER AMA HER DAİM AŞAN ve

"Biz de muhabbette RAKI İÇERİZ !!!
Cuma cumartesi pazar pazartesi salı sarhoş gezeriz...
Çık güzelim çık ortaya çık, aşktan saklanmak ne demek,
Mutluluğun formülü çok açık
Bir sen ,bir ben , henüz çocuk düşünmüyoruz !
Eski yoldan Mamak, Yeni yoldan Kayaş
Ecük daha gidersen goçum, arkası bayındır baraaaaaj...
Çağrın gelsin ceyarı, soysun gitsin hıyarı,
Siz oynayın goçlarım Tuco verir AYARI ...

mottosunu şiar edinmiş bir kardeşiniz olarak diyorum ki : Yeraltı edebiyatına gönül verenler !! Bu kitabı kesinlikle atlamayın !! KESİN AMA KESİN OKUYUN !!!

ŞURACIĞA DA KENDİM İÇİN BİR PARÇA BIRAKAYIM :

“- Raoul Duke: Oh God... Did you eat all this ACID?!?!
- Dr. Gonzo: That's right. Music!”


This is the MUSIC !!!
https://www.youtube.com/watch?v=j44lZ-JQS0k

BU DA SİZLER İÇİN TARHANALI BONİBONLAR :

https://www.youtube.com/watch?v=dGOpxUqnOI8
400 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Bin dokuz yüzlerin başında Litvanya’dan Amerika’ya göç eden Jurgis ve ailesinin içi umut doluydu. Ne var ki o gün, gittikleri coğrafyada, ekmek aslanın ağzındaydı. Tabiki de dil bilmeyen bir göçmen ailesini, mesken tutacakları  Şikago’nun mezbaha bölgesinde, daha çetin şartlar bekliyordu. Liberalizm denilen kapitalizmin en vahşi evresinin yaşandığı bu zamanlarda tüm işçiler tamamen kapitalistlerin insafına bırakılmıştı. Piyasanın acımasız koşulları insanları silindir gibi eziyor, bir köle gibi alınıp satılmalarına neden oluyordu.Uzun zamandır ‘toplumsal gerçekçi’  edebiyattan uzak kaldığımın farkına vardım, belki aylar olmuştur bu türden bir roman ya da hikaye kitabı okumayalı. Şimdilerde kimilerinin edebiyat olarak görmediği bu türe, özellikle Şikago Mezbahaları özelinde itiraz ederim. Özellikle, Jurgis ve Marija iyi çizilmiş karakterler. Eğer bir işçinin hikayesi anlatılacaksa başka türlü nasıl anlatılabilirki, üstelik 1906’da…

Buraya kadar okuduysanız bundan sonra SPOİLER! içerebilir.Bundan hoşlanmayabilirsiniz.İsterseniz inceleme yazısını n bundan sonraki bölümünü okumayabilirsiniz.

Jurgis ve ailesinin de elinden tutan birileri olmadığı için oradan oraya savrulurlar. Ev sahibi olacaklarken dolandırılırlar. Hem evsiz kalırlar, hem de paralarını kaptırırlar.Yoksulluk, açlık, işsizlik, soğuk, salgın hastalıklar ortalığı kasıp kavuruyormuş. Patronların ve kahyaların vicdansızlığı çoğu zaman çalışan işçinin sabrını taşırıyordu. Jurgis de bir gün kendine engel olamaz, kendisine nefretle ve iğrenmeyle bakan kahyayı pataklar ve kendini kodeste bulur. O sıralar ailesine düşkün olan Jurgis, yiyecek ekmeği olmayan ailesi için endişelenir.  Hapishane sonrası işsizlik, düşük ücretli işlerde çalışmak ve çalışma koşullarının ağırlığı Jurgis’i de bıktırır. Karısı Ona parasızlıktan dolayı bir çatı arasında doğum yapmaya çalışırken ölünce sarsılır. Bu yetmiyormuş gibi  oğlu da çamur deryası ara sokakta boğulur.  Kendisini iyice kaybeden Jurgis, çareyi ailesini habersiz terkedip bireysel kurtuluşta bulmaya çalışır. Önce soluğu kırlarda bulur. Kırlarda tutunamayınca tekrar kente döner. Aylak ve serseri birine dönüşür, suça bulaşır, hırsızlık yapar. Sonra bunun da çare olmadığını anlar. Ailesine geri döndüğünde koşulların biraz değişmiş olduğunu farkeder. Tüm yaşadıklarını ve yaptıklarını düşünen ve süzgeçten geçiren Jurgis aslında yapacak tek bir şeyin olduğunun farkına varır. Bu şey bireysel kurtuluş değil, toplu direniştir…
224 syf.
·4 günde·9/10 puan
Deniz Feneri bir iki yıl önce Woolf'un elime aldığım ilk kitabıydı.O sıra kitaba pek odaklanamayıp bıraktım.Küçük bir araştırma sonrası yazarın tarzını anlamak için şu sıralamaya göre okudum: Kendine Ait Bir Oda,Dışa Yolculuk,Mrs.Dalloway,Deniz Feneri. Böylece yazara daha iyi ısındım.

Bütün kitaplarını çok sevdim.Ama özellikle Deniz Feneri'ne bayıldım.

Virginia Woolf, 20.yüzyıla damga vurmuş Proust, Joyce gibi yazarlarla beraber anılıyor. O dönemin şartlarında kadınların bazı temel haklardan bile yoksun olduğunu düşünürsek bir kadının böyle başarılı olması beni çok gururlandırıyor.Woolf'un kadın kimliği için uğraşları herkes için bilinen bir gerçek. Vurgulanması gereken bir yönü de roman sanatına getirdikleri.Bilinç akışı, iç monolog gibi teknikleri ilk ve başarılı kullananlardan birisi yazar.

Bu kısımda, kitapta olaylara önem verenleri uyarmak isterim, spolier olabilir.

Birçok yazar Deniz Feneri'nin Woolf'un şaheseri olduğunu düşünüyor.Henüz dört eserini okudum ama ben de çok basarılı olduğunu düşünüyorum.Peki yazar bilinç akışını nasıl kullanmış ve başarısı nedir?

Bir kere kitapta belli bir öykü yok.Bir iki olay var evet ama asıl konu hiçbir sekilde olaylar değil. Ramsay ailesi ve onlara gelen misafirlerin izlenimleri, olayların insanların zihnindeki anlik yansımaları asıl verilen.

Örneğin kalabalık grup sofrada oturuyor ve herkesin birbiri hakkındaki düşüncelerini zihinlerinden okuyoruz. Düşünceler sıralı değil. Dağınık,kopuk kopuk...Birden başka bir kişinin iç dünyasına atlıyorsunuz ve bazen bu geçişler bile zor fark ediliyor.Kitaba ısınana kadar odaklanmak biraz zor ama kahramanları tanıdıkça okumak kolaylaşıyor.


Bu yönüyle kesinlikle okunması zor bir kitap değil.Kendinizi o akışa bırakıyorsunuz. Woolf'un kahramanlarınin kafasında siz de gezinip duruyorsunuz.


Kitapta bazen zaman duruyor gibi oluyor. Mesela Mrs.Ramsay sandalyesinde kitabını okuyor.Mr.Ramsay ona bakıp düşünüyor, dizinin dibindeki küçük James düşünüyor, Mrs.Ramsay kendisi düşünüyor.O anda benim icin Mrs.Ramsay bir resim oluyor sanki.


Mina Urgan Virginia Woolf'un biyografisini yazmıs en kısa zamanda edinip okumak istiyorum.Orada araştırmaları sonucu görmüs ki bu romanda anlatılan Woolf'un kendi ailesi.


Mrs.Ramsay beni en çok etkileyen karakterdi.Yazarın kendi annesi olduğu söylenen bu karakter sanki eserin başkişisiydi ama ikinci bölümde birden öldü ve ölümünün bir cümle ile geçiştirilmesi beni şasırtmadı çünkü yazar olayları hiç önemsemiyor. Mrs.Ramsay cok güzel ve etkileyici bir kadın olarak karşımıza çıkıyor.Sessiz sedasız herkesi ve her seyi yönetiyor.Etrafındakiler üzerinde güclü bir tesiri var. Güzelliğinin ve etkileyiciliğinin farkında tabi ve bununla gurur duyuyor.Mr.Ramsay ile uzun bir evlilikleri ve tuhaf,sözsüz bir iletisimleri var.Birbirlerinin bir sonraki hareketlerini tahmin ediyorlar ve bir kitabin sayfalarının çevrilişinden bile duygu analizlerini yapiyorlar.


Mrs.Ramsay hem kocasından kendini için için üstün görüyor hem de üstün gördüğü icin bu fikre dayanamıyor ve kendine kızıyor.


Mr.Ramsay güzelliği ve etkisi için karısına adeta tapıyor.Bir yandan da okuduğu kitapları anlamıyor diye karısının cahilliğinden gizli bir haz duyuyor.

Yazar bu iki karakteri öyle güzel çözümlemis ki çocukluğunda anne ve babasına bakıp uzun uzun gözlem yaptığını düşündüm.Annesini daha yakın hissediyor. Baba bencil bir karakter olarak öne çıkıyor.

Küçük kardeş James de anneye hayran ve babasından nefret ediyor.Babasını hayattaki bütün olumsuzlukların simgesi gibi görüyor. Babasınin annesinden sürekli ilgi bekleyen hali James'i o yaşlarında bile(altı-yedi yaşında olduğunu tahmin ediyorum)deli ediyor.

Yazar, güzel fakat sığ bir kadın olarak çizdiği Mrs.Ramsay'ın karşısına Lily'i yani kendisini koymus. Mrs.Ramsay sadece kendi ve ailesiyle ilgilenir,herkesin evlenmesi gerektigini düsünür.Lily evlenmez,resim yapar ciddi konulara meyillidir.Fakat çirkin olduğu için özgüven problemi vardır.


Acaba Mrs.Ramsay'ın erken ölümü bize Lily'nin kazandığı fikrini hissettirmek için miydi? Ben böyle düşündüm ya da böyle düşünmek istedim.

Yazarın karakterler hakkında bazen iyi bazen kötü olan tutumunu,bir kafa karışıklıgi hissini uyandırmasını sevmedim.Ama bu noktayı bir kenara bırakırsak eseri çok başarılı buldum ve çok sevdim.Ben de yıllarca etkisini bırakacağı kesin.
400 syf.
·5 günde·10/10 puan
Edebiyat bir bombadır ve yüreğimde patlıyor, beynimi duygularımı ele geçiriyor KAHROLSUN KAPİTALİZM diye haykırmak istiyorum! Ve bu kitap gerçekten de yazıldığı dönemde bomba etkisi yaratmış, yazıldıktan sadece 6 ay sonra Amerika’da gıda reformuna gidilmesine sebep olmuş; yazar adeta “Şikago Mezbahaları”nı sistemin çarklarına bir balyoz gibi indirmiş!
Temelde Jurgis isimli bir işçinin daha iyi bir hayat yaşamak adına hayallere kapılıp ailesiyle birlikte Litvanya’dan Amerika’ya göç edişi sonrasında işe başladığı et fabrikasında nasıl kapitalist sömürünün kölesi haline geldiğini, ailesinin dramını ve parçalanışını anlatan bu kitabı okurken birçok farklı duyguyu bir arada yaşıyorsunuz. Ailenin maruz kaldığı insanlık dışı çalışma şartlarına hem üzülüyor hem öfkeleniyor hem de yüzünüze çırılçıplak halde vurulan bu korkunç gerçekler yüzünden yer yer midenizin bulanmasına engel olamıyorsunuz.
Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri de karakterimizin yaşadığı kırılmalar sonucu başına gelen birbirinden ilginç ve rastlantısal olaylar doğrultusunda en az 10 kere kitaba kafamda farklı bir son yazmam ve hiçbirinin gerçekleşmemesi oldu. Aslında benzetmeler yaparak açıklamalarda bulunmayı sevmesem de ülkemizde çok okunmayan bir yazar olduğu için romanın akışını anlatmak açısından söylüyorum ki hayran olduğum Jack London’ın bir kitabını okuyormuşum gibi soluksuz okudum, 350. sayfaları okurken Jack London’ın “Devrim” isimli makalesine benzettiğim ve ağlayarak okuduğum, savaşların, sömürünün ve sosyalizmin neden gerekli olduğunun anlatıldığı bir bölüm vardı. Muhteşem bir bölümdü. BU MUHTEŞEM KİTABI HEPİNİZE TAVSİYE EDERİM!
480 syf.
·6 günde·Beğendi·7/10 puan
=spoiler içerir =

ŞİKAGO BİZİM OLACAK ! nidalarının 3 ez tekrarlanarak biten ki ; orijinal adı the jungle olan Upton Sınclaır / Şikago Mezbahaları biter efendim..

yerini yurdunu terk ederek Litvanya dan göç eden ailemizin başından geçen hikayeyi okuruz hep birlikte ..tabi iki Amerikan rüyası adı altında ki derin kabusun içine giriş yaparız ki ...açlığın öldürdüğü ;soğuğun kırıp geçirdiği ;uykunun haram oldugu geceli gündüzlü bir dramın peşinde ilerleriz..
neden böyle robot gibi yazıyorum dersek ...kitapta bir şey eksik beni coşturmadı nedense ..son 20 sayfada basarılı söylemler biraz memnun etse de ..ruhumu yakalayamadı ...
hani hep mi bu adamın başına geliyor bunlar dersek ..aslında milyonlarca işçinin aynı şartlar altında yaşam savaşı verdiğini es geçmiş oluruz...insanın insanı sürekli kandırdığı ; uçuruma ittği ; dövüp dövüp sokağa attığı bir dünya....

yıl 1904 ...fabrika sizi alır ..etinizi ; kemiğinizi ; tırnağınızı kullanır ..hiç bir şeyinizi çöpe atmamak üzere sizi öğütür ....
size barınak hayali ile ev satar ..geri alır
çocuğunuz olur ..onuda tanrı alır ..
karınızı el alır...hep alır. .hep alır.


seçimleri hileli ..sosisleri fareli..insanları maskeli bir dünya ...yeni dünya ...
AMERİKA....

okuyunuz efendim ...dürüst kalabilmek için...
sevgiyle....



.
400 syf.
·6 günde·9/10 puan
1 Mayıs İşçi Bayramı’na 1 hafta kala okumayı bitirdiğim bu kitap, Emile Zola’nın Germinal isimli eserinden sonra işçi, emek ve sömürü konularında beni etkileyen ikinci eser oldu.

Kitabı, tavsiyelerine çok güvendiğim Tuco Herrera vesilesiyle elime aldım ve okuduğum zaman çok beğendim. Kitabın merkezine, “işçilerin sömürülmesi”ni veya “emeğin değeri”ni alan kitaplar zaten her zaman benim için bir adım öndedir.

Upton Sinclair de bu eserinde, memleketlerinden koparak para kazanmak hevesiyle Amerika’ya, Şikago’ya, giden yabancıların yaşadığı insanlık dışı olayları anlatıyor. Gerçekten de işçilerin yaşadıkları tam anlamıyla insanlık dışı...

Peki tüm bu kötü muamelelere rağmen neden hala o “zengin” insanların tekerinin dönmesine ve zenginliklerine daha fazla zenginlik katılmasına yardım ediyoruz? Çünkü maalesef o dişlinin bir parçası olduktan sonra, ayağımıza o görünmez prangalar takıldıktan sonra yeniden özgür olmak neredeyse imkansız.

Hepinize tavsiye ediyorum. Bu tür kitapları hem işçi sınıfının hem de işveren sınıfının okuması gerektiğini düşünüyorum.

Keyifli okumalar dilerim.
408 syf.
·5 günde·8/10 puan
Şu ana kadar okuduğum kitaplar arasında konusu en farklı olan kitaplardan biriydi bu kitap. Kusursuzluğa ulaşmak için dünyaya on bin kez gelen Milo’nun Kusuzsuzluk ve aşk arasındaki seçimi anlatılıyor ve aşık olduğu kişi de Ölüm’ün ya kendisi.
Kitabı okurken anlattığı olaylarda yazarın hayal gücüne hayran kaldım :) Bunun yanında anlatımı da çok eğlenceli. Sadece son kısım olmasaydı diye düşündüm kitabı bitirdiğimde. Yine de farklı tarzları seven kişilerin eğlenerek okuyacağı kitaplardan biri.
400 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10 puan
İlk başta unutmadan şu gerçeği bi yazayım: Amerika bizi gerçekten kıskanıyormuş hem de 1900 lü yılların Amerikası 2018 yılının Türkiyesini... Bir ülkede olabilecek tüm pisliklerin gün yüzüne çıkarılması. Açlık soğuk sefalet...insan hayatının değersizliği...tüm olumsuzluklara rağmen hayatta kalma mücadelesi, siyasetin, işverenlerin gerçek yüzü, rezilliği...her sayfasında kıskanılan yurdumdan manzaralar var... Bazı bölümlerde olaylar çok dramatize edilmiş olsa da korkunç gelse de gerçekler acıdır sözü devreye giriyor. Kitaptan sonra kanunlarda düzenlemeye gidilmiş biz düzeltmek istesek marketlerde hazır gıda kalmaz. Artık bu kitaptan sonra her türlü hazır gıdaya tiksinerek bakıyorum... ve yine yeniden kahrolsun kapitalizm...
328 syf.
·Puan vermedi
Kendi gitti izi kaldı denecek türden bi kitap oldu benim icin..hem insanin iç dünyasını hem de duyguları çok iyi işlenmiş..yazarla yeni tanışmış olmama rağmen bundan sonra takip edeceğimden eminim(eski kitapları sepette stoklandı bile)
439 yaşındaki Tom genetik yapısı nedeniyle bir alba olarak dünyaya geliyor ve yaşlan(a)mıyor..açığa çıkmamak için 8 yılda bir kimlik degistirmek ve sürekli başka insan olarak gizlenmek zorunda..bir de aşık olmaması gerekiyor..çünkü aşık olursa kontrolünü kaybedebilir ve hayatı tehlikeye girebilir..
Siz olsanız napardınız?korkarak mı yaşardınız yoksa bi gün olsun o da benim olsun diyerek az ve dolu dolu mu yaşardınız?şimdi cevap veremeseniz bile bu kitabı okuduktan sonra cevap kulağınızda çınlayacak..
Keyifli okumalar..

Yazarın biyografisi

Adı:
Kıvanç Güney
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
Ankara, Türkiye
Kıvanç Güney Ankara’da doğdu. T.E.D. Ankara Koleji’ni ve Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli işlerde çalıştıktan sonra 2002 yılında Irvine Welsh’in “Porno” adlı romanını Türkçeye çevirerek edebiyat çevirisi alanında çalışmaya başladı. Diğer çevirileri arasında, yine Irvine Welsh’in “Olağanüstü Üç Kimyasal Romans” (Ecstasy) isimli öykü kitabı, Jonathan Gould’un “Bartimaeus Üçlemesi” isimli çocuk romanları, Hari Kunzru’nun “Gölgenin Gölgesi” adlı romanı ve James Baldwin’in “Bundan Sonrası Ateş” (YKY, 2006) adlı deneme kitabı sayılabilir. Yaşamını halen Ankara’da sürdürmektedir.

Yazar istatistikleri

  • 7 okur beğendi.
  • 3.992 okur okudu.
  • 183 okur okuyor.
  • 3.437 okur okuyacak.
  • 106 okur yarım bıraktı.