Levent Mollamustafaoğlu

Levent Mollamustafaoğlu

Çevirmen
8.7/10
1.255 Kişi
·
3.561
Okunma
·
0
Beğeni
·
307
Gösterim
Adı:
Levent Mollamustafaoğlu
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
348 syf.
·5 günde
Mülkünüz mü olmasını istersiniz yoksa özgür olmak mı? Bu soruya teorikte hemen hemen herkes aynı cevabı verecektir ama pratikte öyle mi?

Ben her koşulda özgürlüğü seçerim. Ama toplumların olduğu yerde-hangi sistemle yönetilirse yönetilsin- tam bir özgürlükten bahsedebilir miyiz?
Sanırım bu konuda ben de Pessoa gibi düşünüyorum. İnsan yoğunluğunun olduğu bir yerde tatmin edici bir özgürlükten bahsedemeyiz. İnsanın kendi iradesiyle başkalarının etkisi altında kalmadan karar verebilmesi için yalnız olması gerekmektedir.

Mülkün olmadığı ama özgürlüğün olduğu ütopik bir dünya yaratmış yazar kitabında. Dolayısıyla aile, eş, sabit iş gibi insanı bağlayıcı ve özgürlüğünü engelleyici kavramlar da yok. Hatta çocuğunuz bile size ait değil. Öyle ki dillerinde iyelik zamiri bile yok. Kitapta şöyle tanımlıyor ordaki insanları yazar: "Hiçbir şeye sahip olmayan ve her şeye sahip olan bu insanlar" Kendilerine ait hiçbir seyleri yok ve yoksulluk içinde dahi olsa özgürce yaşamaya çalışan bir topluluk. Kadın ve erkek eşitliğinin olduğu, hatta özgürce cinsel ilişkilerin olduğu bir ütopya.

İşte böyle bir yerden kalkıp kapitalizmin baskın olduğu dünyaya gelen bir bilim adamı... Mülkiyetin önemli olduğu, kadınların hiçbir işte çalışmadığı, kocalarının soyisimlerini aldığı, erkeğin, gücün ve zenginliğin ön planda olduğu bir dünyaya geliyor. Başta afallıyor tabii ki. Sonra her iki dünyayı da sorgulamaya başlıyor. Ve aslında her iki sistemdeki çelişkileri de böylece görmeye başlıyoruz.
 
Bu sorgulamalar sayesinde anlıyoruz ki; bir ütopya bile içine ideolojiler karışınca distopyaya dönüşüyor. Düzensiz bir sistemde dahi düzenden ve kısıtlamalardan kurtulamıyoruz. Aslında ideal denilen bir şey de yok, nasıl ki insanın ve toplumun olduğu yerde özgürlük kısıtlanıyorsa ideale ulaşmak da imkansızlaşıyor.
Çünkü biz insanoğlu hiçbir şeyden tatmin olamıyoruz. Öyle ki Marsta hayat bulup yaşamaya gitsek, bir gözümüz Jüpiter'de diğer gözümüz Venüs'te olur; aklımız da terk ettiğimiz Dünya'da kalır.

Yani nerden tutarsak tutalım, nerden bakarsak bakalım, yok umut. Umut yok... Umut; sadece bizi oyalayan, insanlığı deneme tahtasına çeviren, işine geldiğinde ağzımıza balık verip balık tutmayı öğretmeyen bir olgu olmaktan öteye gidemeyecektir.
348 syf.
·Beğendi·10/10
Bilim kurgu ile politikanın birleşmesinden ortaya çıkan en başarılı kitaplardan biridir Mülksüzler. Klasik Ursula K. Le Guin kitaplarında olduğu gibi yine iki dünya yaratılmış ve mülk kavramı ile mülksüzlük kavramı ince ince işlenmiş içerisinde.

Yazarın bir kadın olduğunu düşünürsek, kitabın bir kadının elinden çıkmış olması ve dolayısıyla kadının ideolojik duruşunun bu kitaba yansıması da çok güzeldir. Yazar, iktidar ve ideal kavramı konusunda düşünmeye zorlamış ve her iki alternatifi de sunarak herhangi bir dünyayı övme / yerme hatasına düşmemiştir.. Yani, basit bir şekilde, bilinçsizce, anarşistlik veya solculuk gibi ideolojik düşünceleri yayma amacı gütmemiş. En hoşuma giden kısmı da bu oldu zaten.

Kitabın adından da anlaşılacağı üzere, yazar mülkiyetten yola çıkarak iki farklı dünyayı anlatır. Biri Anarres ( anarşiden yola çıkılmış) diğeri ise Urras ( ussr ve usa'den yola çıkılmış). Bir tarafta özgürlükleri uğruna, ülkelerini terk ederek anarşist bir düzen kuran insanlar; diğer tarafta kapitalist düzenin esiri olmuş ancak bunun farkında olmayan insanlar...

Okurken ideolojik olarak duruşunuz veya düşünceniz ne olursa olsun iki dünyayı da sevemiyorsunuz. Bu sebeple distopyanın en nadide örneklerinden olduğunu düşünüyorum. Kitaptaki betimlemelerin de oldukça başarılı olduğunu da eklemekte fayda var.

Distopya sevenlerin mutlaka okuması gereken, distopya okumak isteyenlerin ise ilk sıralarda okuması gereken kitaplardan biridir.
335 syf.
·3 günde·Puan vermedi
“Bir duvar vardı.” Böyle başlıyor roman. Kendi kendimize ördüğümüz duvarlar, kendimize söylediğimiz yalanlar.

‘Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.’

İki dünya. Annares ve Urras.

‘Bizim dünyamız onların Ay'ı, bizim Ay'ımız onların dünyası’

Ne taraftan baktığımıza bağlı.

Annares anarşizmi, Urras ise arşizmi temsil ediyor. Annares'te Pravca, Urras'ta İo'ca konuşuluyor. Her açıdan bambaşka iki dünya.

Annares Odo felsefesiyle yaşayan bir topluluktan oluşuyor. Nedir bu felsefe?

“Sahip olmak yanlıştır, paylaşmak doğrudur.”

“Bütün olmak parça olmaktır
Gerçek yolculuk geri dönüştür”

“Aşırılık dışkıdır.” diye yazıyordu Odo Analoji'de.

“ ‘Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.’ Toplumsal Organizma.”

Ve dahası...

Peki kim bu Odo?

‘Odo bir yabancı, bir sürgündü.’ Urras'ta doğmuş bir düşünür. Odo'nun bir kadın olması ayrıca dikkate değer. Kitabın üzerinde durduğu konulardan biri de kadın-erkek eşitliği. Tabi ki bu Urras'ın konusu.

“Siz Odocular kadınların bilimle uğraşmasına izin veriyor musunuz?”

“Sizin işinizde kadınların sizinle eşit olduğunu iddia edemezsiniz değil mi? Fizikte, matematikte, zekâda? Kendinizi sürekli onların düzeyine indirdiğinizi iddia edemezsiniz!”

!!!


Annares ‘mülk sahibi olmayan’larla Urras ise ‘mülk sahibi olanlar’la kısaca ‘sahipler’le dolu bir dünya.
Annares ve Urras üzerine söylenecek çok şey var ama okurken daha çok ilgimizi çeken dünya Annares. (Çünkü biz de Urras'lıyız.) Bir ütopya diyemesek de oraya anarşizmin hüküm sürdüğü bir yerde dilden yönetim işleyişine yaşam şekline kadar her şey çok farklı ve dikkat çekici.

Annares'te en çok ilgimi çeken şeylerden birisi yer isimleri mesela: Toz, Yalnız, Ençok, Barış ve Bolluk. Özellikle Toz üzerine uzun uzun düşündüm.


Ve kahramanımız fizikçi Shevek. Mükemmel değil, yalnız, içe kapanık, sorunlu, sorularla dolu. Zaman fiziğiyle, ardışıklık ve eşzamanlılık kuramıyla ilgileniyor ve genel zaman kuramını oluşturmaya çalışıyor. Bunun için de çareyi kendi dünyasından çıkıp eski dünyaya, Urras’a gitmekte buluyor çünkü Annares Shevek'in hayallerine pek de sıcak bakmıyor. Shevek duvarları yıkmak gerektiğine inanıyor. Yıkabilecek mi peki?

- Duvarlar yıkıldı.
- Duvarların arkasında başka duvarlar var, dedi Bedap.

Bu konuşma geçiyor Bedap'la aralarında Urras’a gitmeden önce. Duvarlar hep olacak ve mücadele hep devam edecek.


Çok etkileyici diyaloglar var romanda. Uzun uzun düşünmenizi, yeniden sorular sormanızı isteyen. Annares'te Shevek ve arkadaşlarının ‘acı’ kavramı üzerine konuşmaları (#33242659) ve Urras’ta bilim adamlarıyla ‘zaman fiziği’ üzerine tartışmaları, ve Shevek’in devrimci konuşması benim için bunların başında geliyor.


Beni etkileyen bir diğer konu ise Takver ve Shevek arasındaki büyülü aşk. Arka planda ama bu onu daha da anlamlı kılıyor belki de.

“Çok uzun bir yoldan, diye düşündü Takver, birbirimize geldik. Her zaman bunu yaptık. Büyük uzaklıkları, yılları, rastlantı uçurumlarını aşarak. Bu kadar uzaktan geldiği için artık bizi kimse ayıramaz. Hiçbir şey, hiçbir uzaklık, hiçbir zaman aralığı zaten aramızda olan uzaklığı, cinsiyetlerimizin uzaklığını, varlıklarımızın, akıllarımızın farklılığını aşamaz; bir bakışla, bir dokunuşla, dünyadaki en kolay şeyle, bir sözcükle üzerinde bir köprü kuruverdiğimiz o boşluğu, o uçurumu. Ne kadar uzak olduğuna bak, her zaman ne kadar uzak olduğuna. Ama geri dönüyor, geri dönüyor, geri dönüyor...”

Shevek çıktığı yolculukta, Urras'ta sorularla dolu aklını yeni sorularla dolduruyor. Bazen tüm bildiklerini ve sorularını yitiriyor Urras'ta, kayboluyor.

Annares'te onun yeniden sorgulamasını sağlayan arkadaşı Bedap gibi Urras'ta da ona ne için orada olduğunu hatırlatan kişiler çıkıyor karşısına. Hatırlıyor ve artık susmayıp konuşmaya karar veriyor.

“Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz.”

“Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.”

“Özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok.”

“Biz paylaşırız, sahip olmayız.”

“Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.”

Bu konuşmadan sonra başlıyor geri dönüş yolculuğu. Çünkü Odocu felsefeye göre ‘Gerçek yolculuk geri dönüştür.’

‘Özgürlük hiçbir zaman çok güvenli değildir. Kendinizi yalnız hissedeceksiniz.’

Shevek duvarları ona inanmayanlarla mücadele ederek, bütün yalnızlığına rağmen bedeller ödeyip kendini özgür kılarak, çıktığı o yolculuktan yeni bir Shevek olarak geri dönüş yaparak yıktı aslında.


Ursula K. Le Guin bu iki dünyayı (Anarres ve Urras ) ayrıştırıp, birini alçaltıp diğerini yüceltmiyor. Her ikisi üzerinde de düşünmemizi ve sorgulamamızı, her şeyi yeniden anlamlandırmamızı sağlıyor ve bunu inanılmaz bir zekayla yapıyor, kendine hayran bırakarak. Ursula K. Le Guin başlı başına başka bir kitap konusu olabilir.


Bir de kitabı okurken muhakkak hatırlayacağımız başka kitaplar var: Orwell, 1984, Huxley, Cesur Yeni Dünya ( Vahşi'yi hatırladım Shevek'in Urras macerasında), henüz okumadığım Zamyatin, Biz.

Romana dönersek:

Annares’e ‘her zaman olduğu gibi, elleri bomboş’ dönen Shevek bize ne çok şey anlatıyor. Hiçbir şeyi olmayan, sahip olmayan, mülksüz olan. Özgür olan...

Ruhumuza “ellerimiz bomboş” bir geri dönüş yolculuğu yapmalıyız belki de.
348 syf.
~SpoiTime~

Birbirinin uydusu olan iki ayrı gezegen.Ve her iki gezegene göre o diğerinin uydusu.
Urras zengin yerimiz,Anarres gezegenimiz ise mülksüzlere adını veren anarşizm ile yönetilen yer.Bol kurak toprakları olan Urrasın tam tersi bir çöl.

Bir düzen düşünün ve bunun içinde yaşanmış olan bir başkaldırı.Urras gezgininde yaşayan anarşist bir topluluk olan Odocular Odo denilen bir öncü ile isyan eder ve başka bir gezegende kendi ideolojilerini yaşamaya başlar peki bu ideoloji nasil ve arasındaki farklar ne?
Şöyle ki Urras denilen yerde kadın-erkek ilişkilerinde kadına pek iş verilmez erkekler bu işleri devralır kadınlar süslenir güzel kokular sürerek lüks bir hayat yaşarlar. Tabi erkeklerde öyle ama sorumluluk daha fazladır.Peki bizim mülksüzlerimiz (Anarres) ise kadın-erkek eşittir herkes işleri yapmak zorundadır çöp toplama şu bu her iş ortak yapılır ve kimse yaptığı işten gocunmaz herkes kardeştir isteyen istediği kişi ile birlikte olur evet bir düzensizlik var Çünkü onlar sahiplenmenin en büyük duzensizlik olduğunu düşünüyorlar ve Urrasta her şeyin bir sahibi vardır.

Gel gelelim hikayemize hikaye bir anarresten bir urrastan kesitle devam eder
Ana karakterimiz Shevek Anarresli bir fizikçi. Çalışmalarındaki göremediği ilgiyi Urrasta bulacağını sanır ve Odonun oluşturduğu 200 yıllık düzende bir çatlaklık olduğunu düşünür.Bunun için arkasında 2 çocuğunu ve çok sevdiği eşini bırakır ve Urrasa gider.Ama orada da isteği şeyleri bulamaz ve asıl değerli olan ailesine kavuşmak için son gücüyle gezegene dönmeye çalışır.

Kitabın bilinen sözü "Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak."

Asıl mesajın burada olduğu vurgulanıyor. Genelde Le quinin oluşturduğu dünya ve bunun dobralığı benim ona olan sempatimi arttırmaya başladı.Umarım sizde begenirsiniz iyi okumalar.
335 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Pek bilim kurgu okuyamadım bu zamana kadar ama son zamanlarda bu türde de kitaplar okumaya başladım. Aklımın hep bir ucunda son zamanlarda çok övülen bir bayan yazar vardı. Ursula K. Le Guin. Bu yazarla ilgili Yerdeniz serisi ve Mülksüzler başı çekmekteydi aklımda ve Mülksüzler okumaya karar verdim.

Bu kararı vermemde 1000Kitap sakinleri ve etkinlik planlamama yardımcı olan, benimle birlikte okuyan tüm arkadaşlara teşekkür ederim.

Evet ne bu Mülksüzler ? Ama durun önce yazarın dili çok güzel bunu belirtelim. Betimlemeler, benzetmeler cümleler harika. Çeviren Levent Mollamustafaoğlu’na teşekkürler gayet akıcı bir şekilde çevirmiş. 328 sayfalık bir eser ve Metis Yayınları basmış kitabı. Elimdeki baskı da 12.Baskı ve tür olarak Bilim Kurgu denilse de alt başlık ütopya-distopya da denilebilir. 1984, Cesur Yeni Dünya benzeri bir eser.

Kitabın konusuna gelirsek; aslında bir çok konuyu içinde barındırıyor ama genel anlam taşıyan bölümü Sosyalizm – Kominizm farklarını bir çok altı çizilecek konu ve cümlelerle anlatmış yazar. Kitap öylesine bilgi dolu ve okunması zor ki gerçekten zorlanacağınızı düşünüyorum. Genel kanı da bu yönde. Uzay ve Dünya’yı kıyaslarmış gibi düşünün başta bu kitabı ya da Türkiye gibi düşünelim. Ülkenin temel taşları besin, enerji, hayvancılık gibi kısmı gibi hammadde bölümü nerede ? Doğuda, kuzeyde gibi. Ama tek başına bir İstanbul fabrikaları olan, çok iyi yönetilen ve modernleşmiş bir kent sizce hammaddesi olmadan, enerjisi olmadan bir İstanbul olabilir mi ? Bir fabrika olabilir mi ? Bunu işlemiş. Ortadoğu ve Amerika olarak aslında direk bir örnek verilebilir bu romana.

Anarres ve Urras olarak bir duvarla ikiye ayrılmış bir dünya var. Bir tarafta çok doğru bir sistem, ırk ve cinsiyet ayrımı olmayan ( bu konuda çok bariz kadın – erkek eşitliğini işlemiş ) toplumsal yaşama saygılı olan, üniversiteleri ve ilerlemeye dönük yani kısacası örnekleri çok ama çok çağdaş ama baskıcı bir bölüm yani Urras var. Diğer tarafta ise tam zıttı olan cahil, meraksız ama doğal ve özgür bir yer var.

Bu iki ülke birbirine çok zıt. Duvarın asla aşılmaması gerektiğini düşünüyorlar. Ama bir bilim adamı kendini ilerlemek için Anarres den çıkıp Urras’a gidiyor. Burada çok iyi ağırlanıyor. Devşirme bir bilim adamı oluyor. Sonrasında ilişkiler yaşıyor falan vesaire fazla spoiler vermemek adına aradaki bu duvarın olmaması gerektiğini söylüyor. Anarres olmadan Urres, Urres olmadan Anarres olmaz gibi bir sonuca varıyorlar ama gelin bakalım ki romanın ucu açık. Yazar sonucu bize bırakmış bu açıdan beğendim.

İçerdiği diğer konulara gelirsek; kısa kısa başlıklar halinde söz edeyim:
- Din ve kurallar, cinsellik, ayrımcılık, tarihi öğrenmek, yasaklar, özgürlük , devrimcilik, sendikacılık, sansür ve gazeticilik, ülke yönetimi ve sistemi, sınıf farkı ve korkusu gibi konuları bolca felsefeyle bize düşündürmeyi sağlamış.

Ülkenin toplumsal kurallarına yönelik genel bilgileri bu kitapta bulabilirsiniz. Nasıl bir toplum olunmalı sorusuna göre yazılmış bir kitap bence. Oldukça yoğun ve düşündürücü, doğruyu bulmaya yönelik. Örneklerle direk mesaj verilerek anlatılmış. Günümüz dünyasına çok benzer bir eser olmuş. Tek bir eleştirim var aynı konuyu bazı yerlerde çok fazla uzun uzadıya anlatıp tekrara düşmesi benim açımdan 1 puanlık bir eksiklik yarattı. Diğer tüm yönleriyle mükemmel bir eser.

Sorgulayan, öğrenen ve doğruyu bulmak isteyen herkese tavsiye ederim. Nasıl bir ülkede, toplumda yaşamalıyız ? Nasıl bir DÜNYA’da yaşamalıyız ?

"Farklılıklar bizim kazanımımızdır."
348 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Uzun zamandır okumayı düşündüğüm fakat bir türlü kısmet olmayan lakin arkadaşların yapmış olduğu etkinlik sayesinde öne çekilerek tahminimden daha erken okuduğum bir kitap oldu Mülksüzler. Gerçekten adından söz edildiği gibi okurken insanı alt üst eden bir kitap. Yazarın dili ve anlatımı çok akıcı lakin içerik oldukça ağır. Bazen dönüp dönüp okuduğum cümleler, paragraflar, sayfalar oldu. Anlaşırlığının sağlanabilmesi için; sakın kafayla, sindire sindire okunması gereken bir kitap.
348 syf.
"Düşünceler baskı altına alarak yok edilemez. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir. Düşünmeyi reddederek - değişmeyi reddederek. İşte bizim toplumumuzun yaptığı da bu! "

Herkese selam olsun:-)
Şu dünyada kitap okumak kadar güzel bir şey varsa oda kitap okuyan kardeşlerinin olmasıdır heralde:)
Bir çok kitaba para vermek zorunda kalmıyorsunuz ki fiyatlar çok uçlarda bilen bilir, hele günümüz şartlarında kimisini alıyoruz , alamadığımızı pdf , öylede okumak istemeyen de sahafların yolunu tutuyor (önce sahaflara uğrayın derim) misal ben gibi,
işte Mülksüzler 'de para vermediklerimden ,kardeşim saolsun candır kardeş ya:-)
Neyse daha fazla uzatmıyorum Sevgili Ursula K. Le Guin'le karşınızdayım bu seferde, kendisi anarşist ,sosyolist ve bilim kurgu romanlarda en iyilerden.
Bilim kurgu çok okumasamda çok beğendim cidden, kendini okutuyor kitap, anarşist yazarları okumak ayrıca zevk veriyor bana, dünyaya birde onların gözünden bakıyorsunuz objektif, yansız ,
tarafsız...
Çünkü hep sorgulamamak üzerine büyüdük, sorular karşılığında 'büyüklerin işine karışılmaz' yada ' çok sorgulamak iyi değildir ' gibi cevaplar verildi.
Sorgusuz sualsiz itaat etmek beklendi ve sonuç( ülkemiz)!!!
Sebebsiz yere inanmak en kolayıymış oysa ki bir kere sorguladığında soruların arkası bitmiyor ve cevabını alana kadar peşinden gidiliyormuş!
Bu kısımdan sonra spoiler içerebilir.
Kitapta bunun üzerine ,ben size kahramanımız dilinde anlatmaya çalışacağım içeriğini:
"Merhaba ben Shevek Anneres'liyim ve Urras' a yolculuk ettim çünkü gerçekten burada bahsedilen gibi mi merak ettim?
Ayrıca ben fizikçiyim ve fikirlerimi kendi ülkemde paylaşmak istedim ama kabul etmediler bende şansımı Urras'ta denemek istedim (fikirleri fizikle alakalı hiç alakam ve bilgim yok ben daha çok politik kısımlardan bahsediceğim).
Biz odocuyuz , anarşistleriz hiç bir şeyimiz olmasada özgürlüğümüz var.
Ama Urras' ta öyle değilmiş insanlar mülkiyet sahibi olmak için kendinden bile vazgeçebiliyormuş!
Emekçisi, işçiler ve yoksullar hep arka planda tutulup zenginler hep ön planda.
Ben hep şatafat ve güzelliği gördüm ama arka kısmında ki sefaleti sonra gördüm canım pahasına da olsa!
Benim varlığım onlara göre tehlikeliymiş onların beni görmeleri bana inanmaları demekmiş yani odocuların...
Bende o yüzden ülkeme geri döndüm ya burda kalıp sefalet içinde ölecektim yada ülkemde yaşayacaktım, her nekadar artık kendim olarak dönmesemde!!!"
Ben Urras'ta mı olmak isterdim yoksa Anneres' temi orası biraz karışık gerçekten~
Dilim döndüğünce aktarmak istedim sizlere ,umarım okursunuz keyifle okuyun:-)
348 syf.
·14 günde·9/10
1974 yılında Urras nasıl bir yerdi? A-İo ülkesi, Thu ülkesi, Benbili ülkesi neyi temsil ediyordu? Ursula K. LeGuin’in “Mülksüzler”ini anlamamız için, 1. Dünya savaşı sonrasından, 1968 gençliğine uzanan gelişmeleri kısaca bir gözden geçirmemiz gerekiyor.

1. Paylaşım savaşı olarak da görülebilecek Birinci Dünya Savaşı, dünya üzerindeki büyük imparatorluklara son verdi. Yeni düzenle, İktidar sistemlerinde soy kökenlilik anlamını yitirdi ve sınıf kökenliliği öne çıkmaya başladı. Böylece sermayenin rejimi olan kapitalizm ile emekçi sınıfın rejimi olan sosyalizm iki başat aktör olarak dünya sahnesinde tam olarak yerini aldı. Ancak 20. Yüzyılın başı itibari ile kapitalizmin en az 100 yıllık tecrübesi varken, sosyalizm yeni emeklemeye başlamış bir sistemdi. 20. Yüzyılın tamamı dünya açısından bu iki sistemin rekabeti ve kavgası ile geçti.

Kapitalizm, yüzyılın ikinci çeyreğinin başında, 1929 yılında dünya tarihindeki en büyük ekonomik krizi yaşadı. Büyük buhran o kadar etkili oldu ki, Avrupa başta olmak üzere kapitalist ülkelerin birçoğunun başında diktatörler türemeye başladı. Almanya’da Hitler, İtalya’da Musolini, İspanya’da Franco, Portekiz’de Salazar uzun süreli faşist diktatörlüklere dönüştü. Bunda kapitalizmin girdiği ekonomik bunalım kadar, kapitalizm içindeki paylaşım dengesizliğinin de etkisi vardı. Tüm bu gelişmeler ikinci dünya savaşının yolunu döşedi. İkinci Dünya Savaşının sonuna kadar, sosyalizm ve en önde gözüken reel uygulaması Rusya dünya sahnesinde yeterince etkisini gösterememişti. En büyük yansıması, Amerika ve Avrupa aydınları ve entelijansiyası üzerindeki romantik etkisi oldu.

İkinci Dünya Savaşı, faşist diktatörlüklerin yenilgisi ile sonuçlansa da, gerçek sonucunun sosyalizmin bir devlet gücü ile dünya sahnesine çıkması olduğunu söylemek mümkün. Gerçek anlamda iki kutuplu bir dünya oluştu ve iki kutup arasındaki esas rekabet, dünya üzerindeki bölgeler hâkimiyeti ve silah yarışı şeklinde kendisini gösterdi. Silahlanmanın simgesi ise ikinci dünya savaşını bitiren nükleer bombalar oldu. Dünya 30 yıl içinde nükleer bombalar ve füzelerle doldu. Kapitalizm ve sosyalizm arasındaki rekabet ise sınıf rekabetinden çıkıp, bölgesel hakimiyet yarışına dönüştü. Bunun en büyük yansıması ise, üçüncü dünya ülkelerinde yaşanan direnişçi gruplarla, ülkenin diktatörleri arasında yaşanan çatışmalardı. Kapitalist sistem, üçüncü dünya ülkelerinde diktatörleri desteklerken, sosyalist sistem direnişçi grupları destekliyordu. Zaman zaman yaşanan devrimlerde ise tablo tersine dönüyor ve sosyalist otoriter yapılarla, kapitalist cephe tarafından desteklenen militer güçler çatışıyordu.

Kapitalizmin yüzündeki sevimli boyalar, 1929 buhranından itibaren iyiden iyiye dökülmeye başlamıştı, ancak sosyalizmin sempatisini esas kaybettiren, Avrupa’nın doğusunda kurduğu “Demirperde Sistemi” oldu. Bu sistemi tescilleyen hareket ise 1968 yılındaki Prag Baharı’nın Sovyet tankları ise sonlandırılmasıydı. Sosyalizm, bu gelişme ile Amerika ve Avrupa’daki gençler, aydınlar ve entelijansiya üzerindeki sempatisini ve desteğini de kaybetmeye başladı.

Tüm bu gelişmeler, özellikle 1960’ların başlarından itibaren Amerika ve Avrupa’da gençler üzerinde yeni bir akımın oluşmasına neden oldu. Tüm gerçekliği güç ve para olan kapitalist sistem ile, giderek gücün diğer kutbunu oluşturan sosyalizm arasında sıkışan yeni genç akım üçüncü bir seçeneği yaratmanın yollarını döşemeye başladı. Bu üçüncü yolun köşe başları ise otorite karşıtlığı, silahsızlanma, çevrecilik, cinsel devrim, kastlaşmış toplum yapısı ve kalıplaşmış insan üretmeye odaklı sistem mekanizmalarının yıkılması oldu. Bu kuşağa, farklı süreçler içinde farklı isimler verildi; Beat kuşağı çocukları, çiçek çocuklar ve 68 kuşağı.

Biraz uzun bir giriş olmakla beraber, “Mülksüzler”in bu kuşağın edebiyata yansımış hali olduğunu söylemek mümkün. Her ne kadar bir bilim-kurgu kitabı gibi gözükse de, “Mülksüzler” ayakları fazlası ile dünyaya basan bir roman.

Her ne kadar romanda Arz olarak anlatılan bizim dünyamız, romanın geçtiği Urras ve Anarres gezegenlerine 11 ışık yılı uzakta olsa da, aslında Urras dünyamızın kısa bir özeti durumunda, özellikle de 20. Yüzyılın ikinci yarısının.

Ursula K. LeGuin’in esas peşinde koştuğu şey ise üçüncü seçenek. İşte bu üçüncü seçeneği Anarres’te yaratmaya çalışmış. 170 yıl önce mülkiyetçi ve otoriter iki cepheye ayrılmış Urras’tan ayrılan Odocu bir grup, Anarres gezegeninin uydusu ya da ikizi olan başka bir gezegeni kendilerini mesken edinmiş ve anarşist bir topluluk kurmaya çalışmışlar. Romanın kahramanı Shevek, işte bu toplumun içinde yetişen bir fizikçi ve hikaye onun, 170 yıldır aralarında mal ticareti dışında bir temas olmayan iki gezegen arasındaki geçişini anlatıyor.

Ursula K. Leguin’in bu eserini benzersiz ve özel kılan şey, üçüncü bir seçenek yaratmaya çalışırken kolaycılığa kaçmaması. Mülkiyet ve otoriteden kaçınan bir toplumun huzur ve refaha kavuşmasının kolay olmayacağını da göstermeye çalışması. Anarres, Urras’a göre oldukça kurak, çorak, verimsiz bir coğrafyaya sahip. Yağmurların ve su kaynaklarının yetersiz olması kadar, kendine ait bir doğal ekolojisi olmayan, bitki ve hayvan çeşitliliği barındırmayan bir yer. Ama buna karşın Odocu topluluk, topluluğun temel felsefesi olan dayanışma, fedakârlık ve cefakarlık ile ayakta kalmaya çalışıyor. Shevek’in Urras’a yaptığı ziyarette gözlemlediğimiz üzere, Urras, bizim dünyamızla benzer özelliklere sahip. Doğal kaynakları ve tabiatı ile bir cennet. Ama cennette yaşayanlar orayı cehenneme çevirmeye çalışırken, cehenneme yaşayanlar cenneti inşa etmeye çalışıyorlar.

Anarşizmin, kökleri toplumda oldukça derinlere uzanan mülkiyetçi ve otoriter düzenlere karşı nasıl bir sistem kurabileceğinin cevaplarını üretmeye çalışmış Ursula K. Leguin. Bence bunda da başarılı olmuş ama bu başarının gezegenlerinden hiçbir şey almadan uzaklaşan bir grup tarafından sağlandığını da unutmamak gerekir. Hikayede, Urras’ta kalan Odocuların hala iki cephe arasında sıkışıp kaldıklarını kolaylıkla gözlemleyebiliyoruz.

Romanın zihnimde yarattığı birçok soru oldu ama en önemlisi bence şuydu; Shevek neden sınıfsız ama otoriter, bürokratik Thun ülkesine değil de, mülkiyetçi A-İo ülkesine gitti? Neden Urras’ı oradan tanımaya başladı. Romanda, bir fizikçi olarak, A-İo’lu fizikçilerle bir süredir temas halinde olduğunu görüyoruz. Ama kendi dünyamızla paralellik kurarsak Sovyet düzeninin yansıması olan Thun ülkesinde de önemli fizikçilerin olması ve Shevek’in onlarla da temas halinde olması gerekirdi. Dolayısı ile Urras’a gitmeyi tercih ederken rotasını Thun’a da çevirebilirdi. Büyük olasılıkla bu sorunun cevabı, Ursula K. LeGuin’in, romanı yazarken, kendisi hangi coğrafyada yer alıyorsa, ana karakterini de o coğrafyalarda gezdirmesi gerektiğine karar vermesindedir. Ursula K. LeGuin bir üçüncü seçenek arayışcısı ama bu arayışı mülkiyetçi bir coğrafyada yapıyor. Üçüncü seçeneği yaratmayı başarmış toplumun temsilcisi olan ana karakterini, Urras’a geleceği zaman kendi coğrafyalarına taşımanın daha doğru bir tercih olacağına karar vermiş olmalı.

“Mülksüzler” dünyanın önemli bir döneminde, önemli bir kavşak noktası. Zamanın getirdiklerinin, bu kavşak noktasının önerdikleri ile kesişmemesi, o önerileri önemsiz kılmaz. Bugün dünya iki kutuplu değil ama mülkiyetçi ve otoriter özelliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Günün birinde insan zihninde yeni arayışlar filizlenecek ve eminim ki “Mülksüzler” o filizlenen fikirlerin ilk gübresi olacak.
348 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Bilinçli Okumaların Sentezi: 2

Bu kitaba inceleme yazarken bu türdeki incelemelerime ekleyeceğim hayatta aklıma gelmezdi!
1. incelememde de anlattığım gibi roman-anı vb. basit türden kitaplar yerine felsefe,sosyoloji,psikoloji gibi ağır ve dolu dolu bilgi içeren konular için yazdığım incelemeleri bu isimleri yazacaktım. Peki sorun bakalım; roman diye adlandırılan bir kitabı ben, neden Bilinçli Okumaların Sentezi'ne koydum?

Neyse şu deli dolu incelememize geçelim bence :D

Öncelikle bana bir çeşit sponsor olan ve bu ay da bu kitabı hediye eden Zafer Beye teşekkür ederim :)

Mülksüzler denilince akla ne gelir? Şahsen benim aklıma hiçbir şey gelmedi ama "Mülk" hani şu bir şeye sahip olma durumu, mülk edinme'den Mülksüzler'miş :D

Ben cidden bunu kitap okurken anladım...
The Dispossessed kitabın orijinal ismidir. Ki kitabı da çok yükseltmemiz gereken nokta burada başlıyor.
Dostoyevsk'nin Ecinniler adlı kitabının İngilizcesi de The Possessed...
Ruhuna sahip olunanlar ya da içine cin girmişler gibi anlamlara gelen bu isme Ursula "Dis" eki getirerek kitabına isim yapar. Bu da bir çeşit "zıttı" demektir.

Kitabımızda iki farklı dünya vardır,birisi Anarres diğeri de Urras.
Anarres Anarşi'den türetilmiş bir kelime olup Urras'ta (USA ve USSR) dan türetilmiştir.

Kitabı efsane kılan nokta ise şudur; Ana karakterle beraber Anarres'ten Urras'a doğru yolculuğa başlarsınız.
Burada tuhaf olan ve sizin bütün olayları sorgulamanıza neden olan olay şudur.
Anarres'te her türlü otorite "anarşik" bir şekilde reddedilir. Herhangi bir devlet yoktur. Kendilerini "özgürlükçü" olarak tanımlarlar.

Urras ise Anarres'e gidenlerin geçmişidir aslında. Orada göç eden insanlar gidip Anarres'i kurar. Ama Urras Anarres'in zıttı gibidir. Devlet sistem yasalar vb. her türlü zıtlık vardır...

Bu noktada ise tekrardan söylemek istediğim şey şu, kitabı mükemmel kılan ve bu listeye de alan şey sorgulatmasıdır.
Anarres gerçekten de Ütopya olabilir mi?
Ve siz bunu yaşayarak öğrenirsiniz.

Örneğin 30. sayfada iki tane çocuğu izlersiniz, çocuklar küçük oldukları için "iyelik ekleri" kullanmaya çalışırlar. Ama onları hemen azarlarsınız.
Çünkü Mülkiyet kavramı yoktur siz Mülksüz'sünüzdür.

Benim diyemezsiniz, ya da benim ellerim acıdı yerine "eller acıdı" demelisiniz. Aynı olay 55. sayfada anlatılır.

30. ile 40. sayfalarda geçen olay ise insana farklı bir açıdan sorgulatma yaşatır. Küçük çocuklar yasalar polisler ve diğer şeylerin dünyalarında olmadığını bildiği için bir gün hapishane ne acaba diye kendi aralarında oynamaya başlarlar. Ve bu olay onlar için aşırı komiktir. Komik olan ise şudur, bizler, yani modern çağın insanları mitoloji ile dalga geçeriz değil mi?

Ne yani birisi elindeki mızrağı oynatıyor ve şimşek mi çakıyor?
Ya da bir boğa hareket ediyor da ondan mı deprem oluyor yeme bizi yaaaa :D

İşte aynı durumda onlar için vardır.

129. sayfada ise tuhaf bir olayla karşılaşırız. Kendisine tuzluk uzatılan ana karakterimiz teşekkür etmediği için azar işitir.
Şaşırdınız mı? Hayır, neden?
Çünkü teşekkür etmek doğaldır değil mi?
Kapıyı açtığımız zaman teşekkür edilmesi gibi ya da birisine yardım edince...

Peki ana karakterimiz ne der?
Onu bana hediye etseydin teşekkür ederdim ama benimle paylaştın ki sen...

Anarres'li olan karakterimizin dünyasında paylaşmak normaldir ve bunun için teşekkür edilmez.

Kitap için incelememi sonlandırmadan önce söylemem gereken birkaç şey daha var.
Öncelikle bu kitaba roman denilmesi bence yanlış olmuş. Felsefe derdim ben olsam. Her sayfasında hissederek, yaşayarak ve zıtlıkları görerek size bazı şeyleri sorgulatıyor ve düşünmenizi teşvik ediyor.

Bu açıdan ilk defa bir romanda bu seviyede bir doygunluğa ulaştım.

İkinci olarak da kitabın akış kısmı biraz karmaşık. Elime kağıt kalem almama rağmen bazı noktaları kaçırdım ve defalarca anlamak için tekrar ve tekrar okudum. Puan kırmamdaki neden de budur zaten.

Kitap hakkında yaptığım incelemeyi buraya kadar okuyabilenlere teşekkür ederim. Kitap hakkında fazla derine girmeden aldığım notlar eşliğinde yaptığım "Sentez"in sonuna geldik.

Kitabı en sevdiğim kitapların listesi olan "Derviş'in Kütüphanesi" adlı listeme ekleyeceğim.

Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Levent Mollamustafaoğlu

Yazar istatistikleri

  • 3.561 okur okudu.
  • 268 okur okuyor.
  • 4.520 okur okuyacak.
  • 195 okur yarım bıraktı.