Duyarlılığımıza dokunan, duygularımıza seslenen, bizde coşku ya da soğukluk yaratan, heyecanlandıran ya da duyarsız kılan şey sözcüklerle anlatılabilir mi? Bu soru, başka soruları beraberinde getirmektedir: Sezgi, imgelem ya da düşlem düzleminde olan şeyi kavramlaştırma isteği, hangi gerekliliğe ya da dayatmaya karşılık vermektedir? Örneğin, bizi duyumsanan şeyi başkasına aktaracak biçimde söylemeye iten dilsel bir dürtünün varlığını kabul etmek mi gerekmektedir? Doğada olduğu gibi sanatta da güzel olarak nitelediğimiz şeyin tanınması, başkalarının da onayını alma isteği uyandırmaz mı?
Günlük dilde kullanılan bazı söylemler düşünüldüğünde sorunun karmaşıklığı kolayca ölçülmektedir: "Soluğunu kesecek derece güzel!" ya da "Duygularımı dile getirecek söz
bulamıyorum."
Duygular, coşkular, duyarlılığın yarattıkları, özellikle sanatı seyretmeye ilişkin olanlar bilgiden kaynaklanmazlar; çünkü aklın, anlığın ya da zekanın tersine, bilimsel bilgide olduğu gibi, aktarılabilir bir bilgi statüsü edinemezler denilebilir mi?
Böyle düşünmem, duyum ve algının ilk evresiyle yetindiğimdendir ve çok güzel bir manzarayı ya da sanat yapıtını seyretmemin dilimin tutulmasına yol açması kesinlikle anlaşılır olmaktadır. Buna karşın, gördüğüm şeyi yeniden canlandırır ve duyumsadığım şeyin bilincine varırsam, sanatsal deneyim evresine geçerim. Başka bir deyişle, bu deneyim ne duyumda ne de algıda tükenir.