Giriş Yap

Necdet Subaşı

Yazar
8.1
73 Kişi
Unvan
Türk Akademisyen, Yazar
Doğum
Şavşat, Artvin, Türkiye, 1961
Yaşamı
1961 yılında Artvin’in Şavşat ilçesinde doğdu. 1986 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Balıkesir ve Konya’da kısa bir süre öğretmenlik yaptı. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde ‘Türk Aydınının Din Anlayışı’ başlıklı doktora tezini savundu. Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü (1991–2002) ve Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2010'da Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'ne geçti. 2011’de Diyanet İşleri Başkanlığı, Strateji Geliştirme Başkanlığına atandı. 2016'da Başbakanlık Başdanışmanlığına atandı. ÇALIŞTIĞI KURULUŞLAR Milli Eğitim Bakanlığı (1986–1991) Yüzüncü Yıl Üniversitesi (1991–2002) Muğla Üniversitesi (2002- 2010) Gazi Üniversitesi (2010-2011) Diyanet İşleri Başkanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı (2011-2016) ÇALIŞMA ALANLARI Çağdaş Türk Düşüncesi Türk Modernleşmesi ve Din Alevi Modernleşmesi Diyanet Yurt Dışında Türk Göçmenler Avrupa İslâmı Gündelik Hayat Kültürel Farklar ALDIĞI ÖDÜLLER Tuba Teşvik Ödülü (2008) Sıtkı Koçman Vakfı Araştırma Ödülü (2010)

İncelemeler

Tümünü Gör
260 syf.
·
Puan vermedi
Okuduğunuz kitabı bir cümle ile özetle deseniz kitabın ismi yeter Söz Uçar Sızı Kalır. Gerçekten de kitabı okuduğunuzda o duyguları ,coşkuları, üzüntüleri iliklerinize kadar hissedebileceğiniz bir kitap .Kitap değerli Necdet Subaşı hocanın kitabı  ‌Kitap hocanın anılarından ve sosyal hayatta pek çok örneği görülen olaylar üzerinde durmaktadır ama yazarın anlatım ve gözlem gücünün zenginliğini de burada ortaya çıkıyor .Basit bir konu bile hocanın kaleminde zenginleşiyor, olaylara bilgelik taslamadan, üst perdeden bakmadan ilerliyor .Okuyarak benim gibi kendinizi bulmanız temennisiyle... 
Söz Uçar Sızı Kalır
7.8/10 · 37 okunma
Reklam
176 syf.
Yıllar önce Tahran'da bir taksiye bindim. Hafif kumral ve mavi gözlü olunca anladı yabancı olduğumu. Türk olduğunu öğrenince Türkçe konuşmaya başladı ve beni dumura uğratan şu soruyu sordu: "Müslüman mısın, sünni misin?" Yine Tahran'da başka bir takside, sohbet dili yine Türkçe. Soru başka yerden bu defa: "Abi diskoları, alkolü özlemiyor musun?" Kum şehrindeyim; İmam Rıza'nın kızkardeşinin kabrini ziyaret ediyoruz. İzdiham var. İnsanlar sandukayı çevreleyen kafese sürtünüyorlar, çocuklarının kafese dokunsun diye uğraşıyorlar. Biraz uzakta ben yaşlarda uzun sakallı bir genç. Usul usul ağlıyor. Gözyaşlarının sakallarından sürüldüğünü görüyorum. Tajrish'deyim. Çok kalabalık ticari bir merkez burası. Polisler dolanıyor, kıyafeti uygun olmayan hanımları minibüse alıyorlar. Minibüse binen bayanlar çantalarında taşıdıkları yedek uygun kıyafetleri giyip minibüsten çıkıyor. Bizde sokak aralarında bakkaliyeler olur ya, Tahranda sokak aralarında bayanlara yönelik kozmetik malzeme satan küçük iş yerleri var. Tahranda burun ve diş estetiği yaptırmayan çok az kişi var. İranda facebook, instagram, youtube vs. yasak... Sokaklarda her yerde molla kıyafetlileri görebilirsiniz. Ben de kendime molla cübbesi ve sarığı almak istemiştim. Siyah sarık istediğimde satıcı bana vermek istemedi! Siyah sarığı sadece Hz. Peygamber soyundan gelenler takabilir. Yabancı olduğumu hatıra olarak almak istediğimi söyleyince alabiliyorum. Yanlış aşılmasın diye Türkiye'den değil İran'dan birkaç örnek verdim. Necdet Hoca şu ifadelerle başlıyor kitaba: "Gündelik hayat, bir yaşama stilidir. Çünkü o, toplumda içselleştiren tüm değerlerin, ahlaki deneyimlerin ve dinsel yönetimlerin ağırlığı altında netleşir." Ben İran'dan birkaç örnek verdim ama Necdet Hoca'nın şu ifadelerini de kaydetmeden geçemeyeceğim: "Türk İslam'ı, Türkiye Müslümanlığı gibi tartışmalar büyük ölçüde ülkenin entellektüel birikiminden değil daha çok siyasal tartışma düzeyine bağımlı kalınarak tanımlanabilecek birer problematik alanı olarak dikkat çekmiştir." Gündelik yaşantımızdaki küçük nüanslar üzerine felsefî, tarihî, sosyolojik ve biraz da politik değerlendirmeleri var Hocanın kitapta. Alıntılarımı 1000k'da paylaştım arzu eden okuyabilir.
Gündelik Hayat ve Dinsellik
7.0/10 · 7 okunma
144 syf.
Dışarıdaki Havalar
Elinize aldığınızda adını dahi okumadan/okuyamadan gözünüzün görüş alanının tamamına hükmeden, kuraklıktan şerha şerha yarılmış bir toprak ve bu toprağın üzerinde çamurlara bulanmış bir çift ayak, deneme türünde yazılmış bir kitabın ön kapağında yer alan cazibesi oldukça yüksek bir resim. Susuzluktan dudağı çatlamış bir insan görüntüsündeki yarılmış toprak ile kına rengine çalan görüntüsüyle bir Anadolu gelininin ayağını anımsatan çamurlu ayak, var oluşları noktasında birbiriyle mütenasip ikili izlenimi veriyor ilk etapta. Toprağın insanın var oluşunun orijinindeki temel madde olması sebebiyle midir, bilmiyorum; muhatabının bakışlarını uzun süre üzerine hapsetmeyi başaran resim bakarken aynı zamanda düşünmeye de sevk ettiği için kısa bir süre sonra birbirinin aynı gibi duran iki unsurda var olduğunu zannettiğiniz ayniyetin aslında bir yanılsama olduğunu fark ediveriyorsunuz. Çünkü bakarken kuraklığın susuzluktan, çamurun ise suyun varlığından kaynaklanan bir sonuç olduğunu idrak ediyorsunuz.  Sonra hafiften bir kafa karışıklığı yaşıyor ve çözüm için kitabın adına yöneliyorsunuz: Dışarıdaki Havalar! Kupkuru, çorak bir toprak ve bu toprağa karşın bir çift ayağı sıvayan balçık hâlindeki bir başka toprak! Her ikisinde de birbirine zıt unsurların bu kadar iç içe geçmesi ve tablonun bütününde de görünüm açısından rahatsızlık veren herhangi bir durumun olmaması, bir yandan bize “eşyanın zıddıyla kaim olduğu” hakikatini hatırlatırken bir yandan da bizi, bütün bir kâinatta var ve bir arada olan bu zıtlıkların bilemediğimiz hangi hikmetlerle mebni olduğu noktasında uzun uzun düşünmeye davet ediyor. Daha bismillah diyemeden kapağındaki resim ile derin bir tefekkür ameliyesinin içine çekiyor insanı Dışarıdaki Havalar.  Dahası, varlığı bir öngörü ile de olsa besbelli olan satır aralarına serpiştirilmiş onca hikmetli sözleriyle, okuyucusunu nasıl bir iklime taşıyacağının, o iklim vesilesiyle nasıl bir etki ile kuşatacağının ve çıkılan bu okuma yolculuğunun nasıl bir kazanımla nihayet bulacağının merakını yaşatıyor. Dışarıdaki Havalar'ın, görünenlerin gördüğümüzle sınırlı olmayan bir yanları da olduğu hakikatini haykırmak için kaleme alınmış bir eser olduğunu düşünüyorsunuz, okuduğunuzda. Zira en çok yanılgıya düştüğümüz noktalardan biri değil midir; en aşina olduğumuzu zannettiklerimizin aslında en yabancısı olmamız; en büyük hatalarımızdan biri değil midir, en yakınımızda sandıklarımızın aslında en uzağında durmamız; en garip sayılabilecek gafletlerimizden biri değil midir, bize müsahhar kılınmış ve bizi çepeçevre kuşatmış olmasına rağmen varlıklarına karşı kayıtsız kaldıklarımız… "Görmek" adlı yazıyla başlıyor Dışarıdaki Havalar. Gözünün önüne bir çerçeve eşliğinde yerleştirilen bir cam sayesinde dünyayı daha net görmeni ve merceğiyle eşyayı aslî hâliyle şekillendirmeni sağlayan bir eşyadır aslında gözlük; ama gerek gözlüğün gerekse görmenin tamamen bir metafor olarak kullanıldığı yazıda; bize her kim, siyasal, kültürel ya da dinsel bir gözlük takıyorsa, bunun bedelinin -biz de ikna olduktan sonra- bize, tam da gözlüğü takanın istediği gibi görmeye zorlanmamızla ödetildiğinden söz ediliyor. Aslında kitabın tamamında "görmek" ya da "görmemek" dikkat çekilen önemli bir husus olarak karşımıza çıkıyor. Bazen görmenin, görünen göründüğünden ibaret olmadığı için, zorluğuna işaret edilirken bazen görmenin kolay, ama görüneni kavramanın zor olduğuna değinilerek aynı hakikat farklı şekillerde ifade edilmiş oluyor. Yazarın onca olumsuz şartlara rağmen bir türlü gözleri bozulmadığı için gözlük kullanamaması, çok zorlu süreçlerden geçmesine rağmen aslını, fıtratını, saflığını muhafaza edip kendi ayakları üzerinde durmayı başardığını ve ne, nasıl görülmesi gerekiyorsa onu öylece görmeyi becerdiğini gösteriyor. Çoğunluğunu yazarın farklı coğrafyalara yaptığı yolculukların oluşturduğu kitapta, dışarıya yapılan her bir yolculuk, aslında yazarın kendi iç dünyasında çıktığı, ayrıca gittiği mekânlardaki keşif ve farkına varmalardan daha çok kendi enfüsi âleminde gerçekleştirdiği keşif ve farkındalıklarla sonuçlanan bir yolculuğa dönüşüyor. Yazar, bulunduğu mekândan, ortamdan, koşullardan uzaklaşmayı "kendine yaklaşmak" olarak görüyor. Hatta "Ankara’nın çokbilmiş, mağrur ve kendinden başkasına kapılarını açmayan elit dünyasından Anadolu’ya gittiğinizde hızınızı gerçek rakamlara indirmiş, ayarlamış oluyorsunuz. Ben başaramadım ama bazı arkadaşlar fabrika ayarlarına yani fıtratlarına bile dönebiliyorlarmış.” diyen yazar kendisi için "fıtrata dönme" noktasında sonucu net bir cümle kurmasa da kati bir surette “Abartılı yarışlardan, birbirinin ayağına nasır diye basanlardan uzaklaşıyorsunuz.” diyerek net bir faydadan bahsediyor. “Ülkemin neresinde olursam olayım, binbir meşakkatle istiflenmiş insanlık hikâyelerinden kendi insanlık durumumuzu restore edecek pek çok şey bulabiliyorum.” demesi ise yapılan yolcukların insanın sureten değil sireten insan olmasını sağlayan değerlerinde meydana gelen tahribatlara karşı nasıl da bir tamirat ve tadilat fırsatı verdiğini gösteriyor. İnsanın kâinatı, eşyayı ve olayları yorumlamasında kişiliği ile yorumlarının niteliği ve niceliği arasında yakın bir ilişki vardır. Ancak yüksek ruh sahibi olan insanlar mevcudatı canlı ve cansız ayrımına tabi tutmazlar. O sebeple başkalarının cansız kategorisinde değerlendirip haklarında hiçbir hakkın terettüp etmediğini düşündükleri varlıklara karşı onlar her daim zarif bir duruş içinde hakkı gözetir, vefayı gösterirler. Yazar da kendisiyle buluşan her zaman, mekân ve eşyanın ruh taşıyan bir canlı misali mutlaka benlik ve bilincine bir şeyler kattığını düşünürken bir taraftan da kendisinin de o zaman, mekân ve eşya üzerinde bir etkisi olduğuna inanıyor. Ondandır, konferans vesileyle Muğla’ya gittiği vakit geçmişte yaklaşık on yılını geçirdiği fakültedeki odasına uğruyor, yine yaklaşık on yıl boyunca hikâyelerine ortaklık eden arabasını satma vakti geldiğinde oturup üşenmeden onun üzerine bir yazı yazıyor, tıpkı bir dostu uğurlar gibi arabasıyla vedalaşıyor. Kendisiyle barışık olan yazar, hayatı hissederek yaşıyor. Hayatı sevmeyenin bir başkasını da sevemeyeceğini idrak etmiş olan yazar, etrafındaki hiçbir olay ve olguya kayıtsız kalmıyor.  Ölümle sonuçlanacağına büyük bir teslimiyetle iman ettiği hayatının kendisine bir “emanet” olarak tevdi edildiğinin bilincinde olan yazar,  karşılaştığı her bir güzelliği, dilinin şükürde zorlanmasına, bedeninin mekândan münezzeh bir ruh hâline evirilmesine, yüzünün Allah’a yönelmesine vesile olan ayetler olarak seyrediyor.  Mutluluğunu etrafındakilerle en çok da aile fertleriyle paylaşarak çoğaltıyor. Dâhil olduğu mutluluğa ilk fırsatta onları da katmak istiyor: “Öteden beri hissettiğim güzellikleri, yaşadığım namütenahilikleri bir yolunu bulup bizimkilerle de buluşturmak isterim her zaman.”Yazarın kalbini kasvete sürükleyebilecek kimi yoksunluklara rağmen “Acılarımı hissettirmeden de yaşayabilirim.” diyebilmesi, “lütfun da hoş kahrın da hoş” sırrına erdiğini gösteriyor. Kitap baştan sona kalpten yakalayan bir dil ile buluşturuyor okuyucusunu, kimi zaman tavsiye niteliğinde cümleler barındırsa da bunlar üst perdeden buyrulan bir nasihat özelliği taşımıyor asla. İnsanlarda motivasyondan çok moral kaybına sebebiyet veren; kusursuzluğu, mükemmelliği dayatan bir üslup barındırmıyor, aksine oldukça keyifli ve bilgece bir üslup ile okur kendi arzu ve isteğiyle kitabın çekim alanına dâhil oluyor. Kalplerimizi huzursuz etmek, zihnimizi bulandırmak, gönlümüzü darmaduman etmek için kıyasıya yarışan sosyal medya paylaşımlarına inat; paylaşımlar içinde yerini aldığı her seferinde sadra şifa, derde deva, akla sermaye olan içerikleriyle okuyucusuna çok iyi gelen bu yazıların derlenip toparlanarak iki kapak arasında bir kitaba dönüşmesiyle dilediğimiz vakit dilediğimiz kadar okuma fırsatına kavuşmuş olmamız da nurun âlâ nur oluyor.
Dışarıdaki Havalar
10.0/10 · 5 okunma
3 yorumun tümünü gör
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.47