Necdet Subaşı

Necdet Subaşı

Yazar
8.3/10
20 Kişi
·
71
Okunma
·
16
Beğeni
·
539
Gösterim
Adı:
Necdet Subaşı
Unvan:
Türk Akademisyen, Yazar
Doğum:
Şavşat, Artvin, Türkiye, 1961
1961 yılında Artvin’in Şavşat ilçesinde doğdu.
1986 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu.
Balıkesir ve Konya’da kısa bir süre öğretmenlik yaptı.
Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde ‘Türk Aydınının Din Anlayışı’ başlıklı doktora tezini savundu.
Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü (1991–2002) ve Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı.
2010'da Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'ne geçti.
2011’de Diyanet İşleri Başkanlığı, Strateji Geliştirme Başkanlığına atandı.
2016'da Başbakanlık Başdanışmanlığına atandı.

ÇALIŞTIĞI KURULUŞLAR
Milli Eğitim Bakanlığı (1986–1991)
Yüzüncü Yıl Üniversitesi (1991–2002)
Muğla Üniversitesi (2002- 2010)
Gazi Üniversitesi (2010-2011)
Diyanet İşleri Başkanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı (2011-2016)

ÇALIŞMA ALANLARI
Çağdaş Türk Düşüncesi
Türk Modernleşmesi ve Din
Alevi Modernleşmesi
Diyanet
Yurt Dışında Türk Göçmenler
Avrupa İslâmı
Gündelik Hayat
Kültürel Farklar

ALDIĞI ÖDÜLLER
Tuba Teşvik Ödülü (2008)
Sıtkı Koçman Vakfı Araştırma Ödülü (2010)
...sorgulamaya kendimizden başlamak, ya da kendi payımızı kayıt dışı saymamak her şeyden önce tam bir öze dönüştür...
Necdet Subaşı
Sayfa 77 - Mahya Yayıncılık
Artık benim için yazılanların noktası da virgülü de hiçbir ima barındırmıyor. Nokta koysan da anlıyorum boş olduğunu, virgül koysan da...
Okumalarımızı derinleştirdikçe mütavazılığı, insanları tanıdıkça çevreyi daraltmanın faziletini öğrenmeye başlamıştık.
Sola, sağa, İslamcı ya da milliyetçi kanallara bizi taşıyan neydi? Üç aşağı beş yukarı bu coğrafyanın değerleri ile mücezzehdik. Cumaya duyarlıydık, Ramazanda ağzımıza bir şey sokmazdık, şanlı tarih kitapları elimizden düşmezdi, Battal Gazi filmlerini iple çekerdik. Aynı şarkıları dinler, aynı türküleri mırıldanırdık. Neler oluyordu bize? Sahiden neler oluyordu?
Aslında İslam'da mezhepsel gerilim ilerleyen süreçte bir metodolojiye, bir bilgi ve değerlendirme formuna kavuşmuş olsa da başlangıç itibarı ile ortaya çıkan ayrışmaların dini bir temellendirmeden çok siyasi ve kültürel bir arka plandan beslendiğini unutmamak gerekir.
212 syf.
Modernleşmeyi radikal Batılılaşmayla eş zamanlı olarak gerçekleştirmek hevesinde olan siyasi aktörler toplumun nasıl dönüştürüleceği sorusunun cevabını Batı klasiklerini resmî müfredatı besleyecek ana çerçeve olarak belirlemekte görüyor.

https://www.dunyabizim.com/...aneviyat-h31158.html
176 syf.
Her insanın yaşamının bilinmeyen bir evresinde ya da evrelerinde, beklenmedik bir zaman ve mekânda, kendisine dönüm noktası olarak gelebilecek müstesna anlar, olaylar, durumlar, kişiler.. mutlaka vardır. Kimi zaman makûs talihini değiştiren, kimi zaman alelade akışı fevkalâde bir seyre sevk eden, kimi zaman da olanı tarumar eden… Tedâvüldeki Kitaplar, bu kategorilendirmeler içinde her daim en pozitif olan(lar) içinde yer almayı hak eden bir kitap.

“Tedavüldeki Kitaplar” her bir bölümünü, yazılıp sosyal medyada paylaşıldığı ilk andan itibaren büyük bir dikkat ve heyecanla takip ettiğim, hiçbir kelimesini ihmal etmeksizin âdeta yiyip yutarak içselleştirmeye çalıştığım seçkin metinlerin bir araya gelmesinden vücut bulmuş bir eser.

Daha önce parlak bilgisayar ekranı üzerinden defaatle okuduğum bu kitaba ait satırları dün akşam, kendine has kokusuyla kendisiyle hemhal olmayı birçok zevke tercih edeceğim sahifeleri üzerinden okuma imkânı buldum. Önceki okumalarıma ilaveten akşamki okumam sonunda şuna tekrar kani oldum ki; yolu bir şekilde kitaplarla kesişen her bir bireyin bu kitapla da mutlaka buluşması gerekiyor. Ben bu düşüncemde bir abartı görmüyorum. Çünkü okuduğumuz her bir kitap, bizde -yaşadığımız her bir şeyde olduğu gibi- farkında olalım ya da olmayalım, olumlu veya olumsuz bir iz mutlaka bırakıyor. Yazarın şu cümlelerinin ne demek istediğimi daha iyi ifade ettiğini düşünüyorum:

“Benim yaptığım ancak bu yaşta göze alabileceğim ve okuyucuların da hiçbir şekilde yadırgamayacakları bir iç hesaplaşma. Tekrar belirtmek isterim ki akademik yol alışlarımızda nelerle buluşursak buluşalım, hangi fikirlerle temas kurarsak kuralım şimdi burada sıraladığım kitapların ortaya koyduğu kök değerleri silip süpürmek mümkün değildir. Bunlar aynı çocukken annemizden öğrendiğimiz dualar, arkadaşlarımızla oynarken sektirmeden tekrarladığımız tekerlemeler gibidir. Bunları hangi müdahaleler zihnimizden silebilir? Biz hangi akıl ve fikirle onlardan vazgeçmeyi göze alabiliriz?”

Okuduğumuz kitapların bizde teşekkül ettiği “kök değerleri” silip süpürmek mümkün olmadığına göre hangi kitaplarla hangi zeminde buluşmamızın gerektiği hayli önem kazanıyor. Yazar kendi kuşağının -ilkokul döneminde- kitaplarla buluşmasından bahsederken, “Benim kuşağımda bütün okumalar bir üst tavsiyeye bağlıydı. Bir bilen önerecek siz de oturup okuyacaktınız.”diyor. O dönemde kendi okumaları da bu suretle gerçekleşen yazar bu durumdan asla bir nedametle bahsetmiyor. Telakkisine göre aksine bundan faydalar zuhur ediyor. İşte yazarın ilkokul yıllarını atlatıp “eline ne geçirirse okumaya çalıştığı bir dönem”e dair anekdot:

“Benim çocukluk günlerimde elime geçirdiğim bir kitabı okumama babam şiddetle karşı koymuştu. Şimdi aynısını ben kendi çocuklarıma yapıyor muyum bakmak lazım ama o günlerde büyük bir hevesle sarıldığım kitap küçücük bir risaleydi. Risale dememe bakmayın. Hemen her risale gibi demir leblebi kıvamında. İbn Arabî’ye ait bir kitaptı. Benim onu seçmem bir bilgiye dayalı tercih değildi. Ne bulursam okurum havasında olduğum yıllardı. Babam onun benim seviyeme uygun olmadığını söylemiş, ben ısrar edince de resmen “bunu şimdiki hâlinle okuman günahtır, haramdır” gibi bir şeyler söylemişti. Sonradan o kitabı da diğerlerini de okuyacaktım ama babamın erken uyarı dilinin faydasını onları daha ilk okuyuşumda kolayca fark edecektim. Bugün çevremde abur cubur ilgileriyle neyi bulurlarsa devirenlerin sonuçta eğer bir düşünceye sahipseler bunun ancak cambazlıkla idame ettirilebilecek cinsten bir ameliye olduğunu ne yazık ki defalarca gözlemiştim.”

Babası hasebiyle oldukça “kısmetli” olduğunu söyleyebileceğimiz yazar yaşının ve eğitim sürecinin ilerlediği yıllarda maalesef o kadar da kısmetli olmamıştır:

“İyi bir dikkat ya da tecrübeli bir rehber bize kimden ne okunacağını öğretebilirdi. Benim böyle bir şansım ne yazık ki olmadı. Her büyük saydığımız bize başka şeyler önerdi. Sevdiklerimizin, saygı duyduklarımızın elinde gördüklerimize ilgi duymak olağandı. Onu o hâle getiren kim bilir bizi ne hâle getirirdi? Hâlimiz meçhuldü ama iyi şeyler umacak kadar saftık. Oysa bu tür gerekçelerle arada ne kadar çok şey okumuş, ne kadar çok kendimizi yormuştuk. O zaman da öyleydi aslında şimdi de. Erken dönem okumalarında usûl tutturmak herkes için zordu.”

“Tedâvüldeki Kitaplar”da buluştuğu onlarca kitap ve yazardan bahseden yazar bu bahsin taşıdığı riskle beraber gerekliliğine ise şu cümleleriyle işaret ediyor: “Beni de bizim kuşağı da etkileyen kitaplardan söz etmenin esaslı bir cesaret işi olduğunu ifade etmek isterim. Okuduklarımızın, yazdıklarımızın arkasında duran ve sonuçta isteyenin devasa külliyat isteyenin de uyduruk bir arşiv olarak değerlendirebileceği bu liste gerçekte dünyaya bakış açımızı, hayatı karşılama biçimimizi ve her şeyden önce de kendi duruşumuzu ifşa eden kıymetli bir hafıza özelliği taşımaktadır.”

Tedâvüldeki Kitaplar on sekiz bölümden oluşuyor. Söze kitabın “mübarek” oluşuna ve gücünü Kur’an’dan aldığına işaretle başlayan yazar sözü tartışmasız tek değişmez hakikat “Kitap”la bitiriyor. Çok farklı alanlara ait yazarlar ve o yazarlara ait kitaplar üzerinden zaman zaman “olan”a zaman zaman “olması gereken”e vurgu yapıyor.

“Rabinson Bir De Namaz Kılsa” da, başka bir dünyanın temsilcisi olan Robinson’un esaslı bir projenin kahramanı olduğuna işaret ederek dikkatli bir bakışın ondaki sömürgeci kibri, ayrımcı duruşu, dogmatik, tahripkâr dili kolaylıkla sökebileceğini ifade ediyor. Bir taraftan da “Biz bu metinlerdeki derin imaları, bu kitaplardaki manipülasyonları fark edecek bir müfredatla ne zaman haşir neşir olacaktık?”diyerek derdi olan bir insanın hayıflanmasını işittiriyor.

“Mağdur Kahramanlar Aynı Hizada” bölümünde, “Minyeli Abdullah”la “Türkiye bağlamında yaşanmış ve yaşanmakta olan fiili müsadere süreçlerini Mısır üzerinden sahici eşleştirmelerle okura yansıtma” çabalarına ve aslında sindirilmişliğin, içe kapanmanın, örtük dilin, simgesel-metaforik bir söylemin, güven sorununun, sürekli otokontrolün, bütün yapıp ettiklerini bir ilkeyle ilişkilendirme hâlinin bu romanla sınırlı olmadığına da özellikle vurgu yapıyor.

“Tedâvüldeki Kitaplar” bölümünde Şule Yüksel Şenler’in “Huzur Sokağı” ile ileride pek çok Müslümanın oluşturmaya çalışacağı yeni bir steril mahalle havasının kitap üzerinde modelleme çabasına dikkat çekiyor.

“Fî Tarihinden Beri”, evde öğrendiklerimizle okulda öğrendiklerimizin nasıl çeliştiğine dair örnek bir sunumun yer aldığı müstesna bir bölüm adeta. “O günlerde resmî tarih diye bir şey yoktu, ya yalan söyleyen tarih vardı ya da gerçek tarih. Bizim aramızda dolaşanlar malumat kabilinden değildi, haktı ve gerçekti. Ama biz onları gün orta yerde çıkarıp kimseye gösteremezdik. Sırlara vakıftık ama ağzımızı açarsak yanardık.”

“Ali’nin Cenkleri” içimi acıtan yaşanmışlıklarıma atıflar yapılan bir bölümdür. Dini temel kaynaktan öğrenmiş olmak adına, yüzyıllardır bu havza içinde kendine yer bulmuş, nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelmeyi becerebilmiş biraz tarih, biraz mitolojik, biraz fantastik iz taşıyan renklerin, desenlerin, nakışların büyük bir hınçla itibarsızlaştırılarak nasıl yok edilip dinin tatsız-tuzsuz, renksiz- kokusuz, kuru, kupkuru bir hâle getirilişinin Hz. Ali’nin cenkleri üzerinden hikâyesi anlatılıyor. “Bilmem bizim çocuklar Hayber Kalesini okusalar Ali’yi defterlerinden silerler mi? Artık onların düşsel dünyaları Harry Potter’a emanettir. Melekler açıklanmaya muhtaçtır, Hızır kapıları asla çalamayacak bir dilencidir.”

“Karantina”, insanın içinde onarılmaz hasarlar açan, dağıtan, parçalayan okumaların örneklendirildiği bir bölümdür. Süleyman Uludağ’ın “İslamın Düşünce Yapısı” yazarın büyülü dünyasını altüst eden bir kitap olmuştur. Üstelik bu kitap, okunmak için istif edilen onca kitabın arasından “en iyisi mi bundan başla okumaya” diye bir ağabey tarafından ısrarla liste başı yapılmıştır.

“Yeniden İnanmak”ta yazarın din ile olan irtibatının dilinin de işleyişinin de değişim göstermeye başladığı bir sürece atıf vardır. O günlerde bir ideoloji olarak takdim edilen İslam’ın aslında ne olduğunu anlaması için Şerif Mardin’in “Din ve İdeoloji” adlı kitabıyla karşılaşmasına kadar din dilinin değişimine katkıda bulunan kitaplarla karşılaşması mukadder olacaktır. “Memleket bilincim Namık Kemal’in Vatan’ıyla, Nazım Hikmet’in Memleket’iyle, Necip Fazıl’ın Sakarya’sıyla eşleşmeye daha yeni yeni başlamışken şimdi başka bir tanımlamayla karşı karşıya gelmiştim.”der; Mevdudi’nin “İslam’da Hükümet” adlı eserini okuması üzerine.

“Ağa Beyler”de bugün de bir kısmı halen hayatta olan yedi güzel adamdan bahsedilir. “Örgütlü Retorik”te Necip Fazıl ele alınır. “Yaşanacak Bir Zaman”da Muhammed Hamidullah vardır. “Naif Dokunuşlar”da Mevlana. Şerif Mardin, “Artık Başka Bir Şeydi Yaşanılan”da kendine yer bulmuştur ve yazarın doktora çalışmasında din anlayışı incelenen altı aydından biri olmuştur. Oysaki Şerif Mardin yeterlilik sınavı için yazarı karşısına alan jüri üyeleri nazarında “İslam’dan anlamayan” birisidir. Başka coğrafyalar için yazılmış olması hasebiyle bu coğrafyanın kaderiyle örtüşmeyen Fizilal-il Kur’an’ın, kıymeti harbiyesi örselenmeden bu topraklarda açtığı yaralar “İşaret Levhaları”nda yer alır. “Gramer Özeti” ise “Kitap”ın son zamanlardaki serencamının hikâyesidir. Onu yüzünden dahi okuyamadığı halde hayatının her alanına dâhil edenler/etme gayreti gösterenler ile elinde cetvel, kalem her bir satırını çiziktirdiği halde hayatının hiçbir alanına dâhil etmeyenlerin/edemeyenlerin seyri vardır. Hâlbuki “O hacı emmiler o temiz ruhlarıyla Kur’an’ı anlamaya yönelseler, bu gençler heyecanlarıyla kalplerini Kur’an’a hamletseler ne güzel olurdu.”

“Tedavüldeki Kitaplar”da bu bölümlerin yanında “Kot”, “Babamın Namazı” ve “Ne Hikâyeler Var” başlıklı üç bölüm daha vardır. Bunlar, yatağında akıp giden durgun suyun önüne konularak hem yolcuların bir menzilden bir menzile ulaşmalarını sağlayan bir basamak hem de suyun kendisine çarpmasıyla suyu cûş u hurûşa getiren bir coşturucu görevini üstlenmiştir.

Bu kitaba ait metinlerin sosyal medyada paylaşılmaya başlandığı demlerde bir şeyi fark etmiştim ki isimleri ve eser adlarıyla tanıdığımız birçok yazarın aslında tam olarak ne “ne dediklerinden” ne de “ne demediklerinden” haberdarmışız. Onlar ve eserleri hakkındaki kanaatlerimizin çoğu kıyl u kalden ibaret imiş. Hele ki belirli isimler için ben bunu kendi adıma büyük bir ayıp telakki ettiğim için o günden bu güne üzerimdeki bu ayıptan azat olmaya çalışıyorum. Çevremdeki insanları çeşitli kitapları okumaya teşvik etmekle birlikte bu kitabı öncelemelerini özellikle tavsiye ediyorum. Çünkü “Tedavüldeki Kitaplar” benim için makûs talihimi değiştiren, hayatımın sıradanlığını fevkaladeleştiren bir dönüm noktası hüviyetindedir.

Dili ile oldukça zevkli, üslûbu ile oldukça akıcı ve içeriği ile oldukça doyurucu bulduğum “Tedavüldeki Kitaplar”ın yazarı, zaman zaman “akademiden uzaklaşıyor” olmak gibi ithamlara maruz kalsa da kendisinin, belki iyi niyetle ama gafletle olduğu kesin olan bu sözlere asla itibar etmeyeceğine ve çıktığı bu yolda kararlılıkla adım adım ilerleyeceğine adım gibi inanıyorum. Bizleri eserleriyle müstefit ettiği için kendisine çok ama çok teşekkür ediyorum.
176 syf.
·1 günde·5/10
Kitabın yazılma amacı, içinde bulunduğumuz ortamın bizim okumalarımıza, fikrî yapımıza, hatta kuracağımız dostluklara yön verebileceğini, kitapların içselleştirildiğinde bütün hayatımızı çepeçevre kuşatacağını gözler önüne sermektir.
Kitabın konusu ise düşünce dünyamızı hâlâ etkileyen kitaplar üzerinden yakın geçmişin portresi ve içsel muhasebedir.
​Yazar, tüm bunları yazarken özeleştiri yapmaktan da kaçınmamış; mahallenin kısıtlı, kısır döngüsünde kendiliğinden ya da belli ideolojilerce benimsenen ve dayatılan kitapların aslında hangi koşullarda, nasıl bir halet-i ruhiye içerisinde ele alındığını, hatta bazı kitaplara gereğinden fazla ehemmiyet verilerek kutsal bir kitap muamelesi yapıldığını, kendisini de işin içerisine alarak eleştirmiştir.
Kitabın içeriğine değinecek olursak Tedavüldeki Kitaplar on dokuz bölümden oluşmaktadır. Son bölümde indekse yer verilmiştir.
İlk bölüm Taşra Baskısı, yazarın çocukluk günlerine, Şavşat’ın Savaş Köyü’ne götürüyor bizi. Evlerinde bulunan mütevazi kütüphanenin onda uyandırdığı duygulardan yola çıkarak başlıyor yazmaya. Babasının öğretmen olduğunu bildiren yazar, kitapların ne kadar önemli olduğunu şu cümlelerle ifade ediyor: “Kitap mübarekti, gücünü herkesin evinde asılı duran Kur’an’dan alıyordu. O zamanların kavlince bir şey sözle kalmamış, yazıya dökülmüşse kutsaldır.” s.1-2.
Robinson Bir de Namaz Kılsa bölümünde ise ilkokul son sınıftayken okuduğu Robinson Crusoe kitabıyla yalnızlık noktasında nasıl bir özdeşlik kurduğunu anlatır. Kendini yeni yeni keşfetmeye başlayan yazar, Robinson’daki bazı imgelemelerin kendi hayatında karşılık bulduğuna değinir. Aslında öyle midir? Bunun kendi tabiriyle “ecnebi” tuzağı olduğunu ve hayatının ilk eziyetini çektiğini sonraları anlayacaktır. Robinson’un kendi kültürümüzde yer alan Deli Dumrul, Bamsı Beyrek, Kiziroğlu Mustafa Bey, Köroğlu’ndan farklı olduğunu ifade eder. Çünkü bunlar zaten çevresinde olan ve alışageldiği kişilerdir ama Robinson öyle değildir. Kitabın vermek istediği asıl mesajı şu şekilde açıklıyor: “Robinson’a dikkat kesildiğimizde oradan erken dönem bilim-din gerilimine, doğa gerçekliği içinde kendine yer bulmaya çalışan yeni bir teolojiye, ben ve ötekine hatta Doğu ve Batı ikilemine ulaşmak pekâlâ mümkündür. Yer yer İncil’i devre dışı bırakan bir Hristiyanlık, yer yer de onu geçmez eden bir nihilizmle karşılaşmak hiç de zor değildir.” s.16

Kitaba ismini veren Tedâvüldeki Kitaplar adlı bölümde ise, yazarın kendisiyle iç hesaplaşma yaptığına, her şeyi sorguladığına şahit oluyoruz. Aslında dışarıdan bakıldığında fazlasıyla abarttığı kişilerin hiç mi hiç okumadıklarını fark ettiğini, arka kapak bilgileriyle ahkâm kestiklerini söyleyerek bir şeyin suretinden ziyade sîretine bakmanın kıymetine dikkat çekmiştir.
Yazarı bugüne kadar sağ salim getiren kitaplar vardır. Bunların başını da Şule Yüksel Şenler’ in Huzur Sokağı kitabı çeker. Huzur sokağı ileride pek çok Müslümanın oluşturmaya çalışacağı yeni bir steril mahalle havasını kitap üzerinde modelleme çabasıydı.
Fî Tarihinden Beri bölümünde, siyasî söylemlerin oldukça ağır bastığına şahit oluyoruz. Yazar, söylem olarak tehlikeli sularda yüzer bu bölümde, bunu da saklama telaşına girmez.

Karantina bölümünde yazarın seksenlerin başında, Erzurum’da İslamî İlimler Fakültesi’nde öğrenciyken yaşadığı, tanık olduğu, gözlemlediği olaylar arasında kalırız. Süleyman Uludağ’ın “İslam Düşüncesinin Yapısı” adlı kitabı bu dönemde yazarın büyülü dünyasını altüst eden bir kitap olmuştur. Üstelik bu kitap, okunmak için istif edilen onca kitabın arasından “en iyisi mi bundan başla okumaya” diye bir ağabey tarafından ısrarla liste başı yapılmıştır. “Ama Uludağ başka şeyler söylüyordu, İslâm’ın erken dönemlerinde oluşmaya başlayan eğilimlerin ekolleşme süreçlerini bir bir masaya yatırıyor ve o tarihlerde yaşanan gerilimleri benim gibi sabi sübyanın duygularını pek fazla hesaba katmadan teker teker sayıyor, ortaya döküyordu.
Yeniden İnanmak Bölümü: Yazarın, İmam Hatip Lisesinde okurken dinle olan irtibatının dili de işleyişi de farklılaşmaya başlamıştır. Bu dönemde evlerde kitap kritikleri yaptıklarından söz eder. Sohbet sırası yazara geldiğinde hep yasak olduğunu duyduğu “İslam’da Hükümet” isimli kitabı anlatacaktır. Bu kitapta onu en çok etkileyen şey Kur’an’a Göre Dört Terim’di. Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler’i, Ali Şeriati’nin Dine Karşı Din’i, Roger Garaudy’nin Entegrizm’i bu çerçevede hatırlanması gereken diğer temel kitaplardır.
324 syf.
Gerek zihinsel, gerek düşünsel, gerekse duygusal anlamda ziyadesiyle istifade ettiğim “Sorusunu Bulan Cevaplar” kesinlikle başka sorusunu bulan cevapların yer aldığı ikinci bir kitapla devam etmeli.

Daha fazlası için...

https://www.dunyabizim.com/...cevaplar-h30953.html
192 syf.
 

Yaz Dediler Ânı… Benim için her şeyden önce kaybettiğim bir şeyi bulmaktır. Bulduğum o şeye ulaşmaktır. Ulaştığım o şeyi tanımaktır. Tanıdığım şeyi yaşamaktır. Yaşadığım şeyi üretmektir, çoğaltmaktır. Çoğaltırken güzelleşmektir, güzelleştirmektir. Güzelleşirken, güzelleştirirken mutlu olmaktır. Mutlu olurken hale hale büyümektir, büyütmektir.

 

Yaz Dediler Ânı… Havayı yumuşacık, tatlı mı tatlı, ılık mı ılık ve hafif bir musikiyle dolduran sözlerin sadece anılarda ya da sahibinin hafızasında kalmayıp sözlere dökülmesidir. Sözlere dökülmesiyle her an okunabilmesidir. Her okuma okuyanına yeni bir keşiftir. Keşif; yazara dair, metne dair ve okuyucunun iç dünyasına dair üçlü bir sacayağı gibidir. Bu üçlü sacayağı, geçmiş, an ve gelecek arasında sağlıklı köprüler kurmak için sağlam bir dayanaktır. Her okuyucu yeni bir bakış açısıdır. Her yeni bakış açısı kitabı çoğaltan bir zenginliktir. 

 

Marguerite Duras, “İnsan, ne yazacağını bilebilseydi hiçbir şey yazmazdı. O zahmete değecek bir şey olmazdı bu. Yazmak, insan yazsaydı ne yazardı, bunu öğrenme çabasıdır. Ancak yazdıktan sonra öğrenebiliriz bunu.” der. Ama Yaz Dediler Ânı”nda yazar neyi niçin yazdığının ve yazacağının bilincindedir. Her bir cümle ve cümlelerdeki her bir kelime özenle seçilmiştir.


Yaz Dediler Ânı... Sadece bir anı kitabı değildir. Edebiyat yapmaktan öteye gidememiş edebi bir metin hiç değildir. Ama kelimelerin ustaca cümle içerisine yerleştirilmesiyle “kelime”nin kök manasındaki tesirin, gücün, kuvvetin cümle içinde kelimeye bihakkın teslim de edilmesidir.

 

Yaz Dediler Ânı… Edebi bir üslupla yapılmış akademik performans gösterisidir.

 

Yaz Dediler Ânı… Yazarın, toplumun yaşanmışlıklarına bugün durduğu yerden bir kez daha projektör tutup olabildiğince nesnel bir bakış açısıyla o dönemleri yeniden okuması ve tenkitse tenkit, takdirse takdir yaptığı sosyolojik tahlillerden bir demettir. 

 

Yaz Dediler Ânı…  Yazarın, kimi zaman karşısındaki üzerinden kimi zaman kendi iç dünyasından yaptığı okumalarla psikolojik tahlillerden oluşan bir şölendir.

 

Yaz Dediler Ânı… Üslubuyla Kur’an kıssalarını hatırlatır. Kronolojik bir sıra gözetilmez. Amaç tarihi bir malumat vermek değildir. Bu sebeple, bir hava limanında belki otuz yıl sonra karşılaşılan bir fakülte arkadaşıyla yaşananlar üzerinden başlayan hikâye, bir ilkokul bir üniversite bir lise bir askerlik bir akademi yıllarına giderek devam eder. Birbirinden bağımsız gibi duran hikâyeler arasında aslında yatay, dikey ve çapraz ilişkiler vardır. Bir bölümde eksikliğini hissettiğiniz bir detay başka bir yerde karşınıza çıkar. Bir hikâyede oluşan soru başka bir hikâyede cevap bulur ama yine de yazar zihinlerdeki bütün soruların cevaplanmasından yana değildir. Anlatılanları belli bir kıvamda bırakmayı tercih etmiştir. Belki devamını başka bir kitaba saklama isteğinden belki de bir sınır koyma ya da sınırları koruma isteğinden.


Yaz Dediler Ânı’nda kişilerden çok tipolojiler önceliklidir. Aslında bilindik isimler de zikredilmiştir. Birçok kimse kendini bu kitapta adıyla sanıyla görme imkânını yakalamıştır. Ama amaç zikredilen kimsenin sadece adını yazmak değildir, onun şahsında bir tipe dikkat çekmektir. Bu zaman zaman sevilen, övülen, imrenilen bir tip olabilirken zaman zaman “benden üç adım öte olsun” denilen bir tip de olabilmektedir.


Yaz Dediler Ânı… Yolculukların çok boyutlu ele alındığı bir kitaptır. Yolculuk, yerinde saymayıp yol almanın, yolda kalmayıp menzile ulaşmanın mücadelesidir. Afakî olanların yanında enfüsi olanların da yer alması, her yolculuğun yazarın iç dünyasında tekâmülü elde etme çabasının göstergesidir.


Yaz Dediler Ânı… Yazarın, şu vakte kadarki ömründe yer alan ve duygunun her halinin gözlemlenebildiği yaşanmışlıklarını okuyucusuyla çok samimi bir üslupla ve cömertçe paylaşmasıdır. Bu samimiyet okuyucunun her bir satır aralığında kendini ya da kendine dair bir şey(ler) bulmasının sebebidir.


Yaz Dediler Ânı, okunası ve okutulası bir kitaptır. Yazarın ardından adının hayırla anılmasını ve yaşatılmasını sağlayacak bir sadaka-i cariyedir. Kendinden sonra gelecek daha nice güzel kitapların müjdecisidir.
144 syf.
Elinize aldığınızda adını dahi okumadan/okuyamadan gözünüzün görüş alanının tamamına hükmeden, kuraklıktan şerha şerha yarılmış bir toprak ve bu toprağın üzerinde çamurlara bulanmış bir çift ayak, deneme türünde yazılmış bir kitabın ön kapağında yer alan cazibesi oldukça yüksek bir resim. Susuzluktan dudağı çatlamış bir insan görüntüsündeki yarılmış toprak ile kına rengine çalan görüntüsüyle bir Anadolu gelininin ayağını anımsatan çamurlu ayak, var oluşları noktasında birbiriyle mütenasip ikili izlenimi veriyor ilk etapta. Toprağın insanın var oluşunun orijinindeki temel madde olması sebebiyle midir, bilmiyorum; muhatabının bakışlarını uzun süre üzerine hapsetmeyi başaran resim bakarken aynı zamanda düşünmeye de sevk ettiği için kısa bir süre sonra birbirinin aynı gibi duran iki unsurda var olduğunu zannettiğiniz ayniyetin aslında bir yanılsama olduğunu fark ediveriyorsunuz. Çünkü bakarken kuraklığın susuzluktan, çamurun ise suyun varlığından kaynaklanan bir sonuç olduğunu idrak ediyorsunuz.  Sonra hafiften bir kafa karışıklığı yaşıyor ve çözüm için kitabın adına yöneliyorsunuz: Dışarıdaki Havalar!

Kupkuru, çorak bir toprak ve bu toprağa karşın bir çift ayağı sıvayan balçık hâlindeki bir başka toprak! Her ikisinde de birbirine zıt unsurların bu kadar iç içe geçmesi ve tablonun bütününde de görünüm açısından rahatsızlık veren herhangi bir durumun olmaması, bir yandan bize “eşyanın zıddıyla kaim olduğu” hakikatini hatırlatırken bir yandan da bizi, bütün bir kâinatta var ve bir arada olan bu zıtlıkların bilemediğimiz hangi hikmetlerle mebni olduğu noktasında uzun uzun düşünmeye davet ediyor. Daha bismillah diyemeden kapağındaki resim ile derin bir tefekkür ameliyesinin içine çekiyor insanı Dışarıdaki Havalar.  Dahası, varlığı bir öngörü ile de olsa besbelli olan satır aralarına serpiştirilmiş onca hikmetli sözleriyle, okuyucusunu nasıl bir iklime taşıyacağının, o iklim vesilesiyle nasıl bir etki ile kuşatacağının ve çıkılan bu okuma yolculuğunun nasıl bir kazanımla nihayet bulacağının merakını yaşatıyor.

Dışarıdaki Havalar'ın, görünenlerin gördüğümüzle sınırlı olmayan bir yanları da olduğu hakikatini haykırmak için kaleme alınmış bir eser olduğunu düşünüyorsunuz, okuduğunuzda. Zira en çok yanılgıya düştüğümüz noktalardan biri değil midir; en aşina olduğumuzu zannettiklerimizin aslında en yabancısı olmamız; en büyük hatalarımızdan biri değil midir, en yakınımızda sandıklarımızın aslında en uzağında durmamız; en garip sayılabilecek gafletlerimizden biri değil midir, bize müsahhar kılınmış ve bizi çepeçevre kuşatmış olmasına rağmen varlıklarına karşı kayıtsız kaldıklarımız…

"Görmek" adlı yazıyla başlıyor Dışarıdaki Havalar. Gözünün önüne bir çerçeve eşliğinde yerleştirilen bir cam sayesinde dünyayı daha net görmeni ve merceğiyle eşyayı aslî hâliyle şekillendirmeni sağlayan bir eşyadır aslında gözlük; ama gerek gözlüğün gerekse görmenin tamamen bir metafor olarak kullanıldığı yazıda; bize her kim, siyasal, kültürel ya da dinsel bir gözlük takıyorsa, bunun bedelinin -biz de ikna olduktan sonra- bize, tam da gözlüğü takanın istediği gibi görmeye zorlanmamızla ödetildiğinden söz ediliyor. Aslında kitabın tamamında "görmek" ya da "görmemek" dikkat çekilen önemli bir husus olarak karşımıza çıkıyor. Bazen görmenin, görünen göründüğünden ibaret olmadığı için, zorluğuna işaret edilirken bazen görmenin kolay, ama görüneni kavramanın zor olduğuna değinilerek aynı hakikat farklı şekillerde ifade edilmiş oluyor. Yazarın onca olumsuz şartlara rağmen bir türlü gözleri bozulmadığı için gözlük kullanamaması, çok zorlu süreçlerden geçmesine rağmen aslını, fıtratını, saflığını muhafaza edip kendi ayakları üzerinde durmayı başardığını ve ne, nasıl görülmesi gerekiyorsa onu öylece görmeyi becerdiğini gösteriyor.

Çoğunluğunu yazarın farklı coğrafyalara yaptığı yolculukların oluşturduğu kitapta, dışarıya yapılan her bir yolculuk, aslında yazarın kendi iç dünyasında çıktığı, ayrıca gittiği mekânlardaki keşif ve farkına varmalardan daha çok kendi enfüsi âleminde gerçekleştirdiği keşif ve farkındalıklarla sonuçlanan bir yolculuğa dönüşüyor. Yazar, bulunduğu mekândan, ortamdan, koşullardan uzaklaşmayı "kendine yaklaşmak" olarak görüyor. Hatta "Ankara’nın çokbilmiş, mağrur ve kendinden başkasına kapılarını açmayan elit dünyasından Anadolu’ya gittiğinizde hızınızı gerçek rakamlara indirmiş, ayarlamış oluyorsunuz. Ben başaramadım ama bazı arkadaşlar fabrika ayarlarına yani fıtratlarına bile dönebiliyorlarmış.” diyen yazar kendisi için "fıtrata dönme" noktasında sonucu net bir cümle kurmasa da kati bir surette “Abartılı yarışlardan, birbirinin ayağına nasır diye basanlardan uzaklaşıyorsunuz.” diyerek net bir faydadan bahsediyor. “Ülkemin neresinde olursam olayım, binbir meşakkatle istiflenmiş insanlık hikâyelerinden kendi insanlık durumumuzu restore edecek pek çok şey bulabiliyorum.” demesi ise yapılan yolcukların insanın sureten değil sireten insan olmasını sağlayan değerlerinde meydana gelen tahribatlara karşı nasıl da bir tamirat ve tadilat fırsatı verdiğini gösteriyor.

İnsanın kâinatı, eşyayı ve olayları yorumlamasında kişiliği ile yorumlarının niteliği ve niceliği arasında yakın bir ilişki vardır. Ancak yüksek ruh sahibi olan insanlar mevcudatı canlı ve cansız ayrımına tabi tutmazlar. O sebeple başkalarının cansız kategorisinde değerlendirip haklarında hiçbir hakkın terettüp etmediğini düşündükleri varlıklara karşı onlar her daim zarif bir duruş içinde hakkı gözetir, vefayı gösterirler. Yazar da kendisiyle buluşan her zaman, mekân ve eşyanın ruh taşıyan bir canlı misali mutlaka benlik ve bilincine bir şeyler kattığını düşünürken bir taraftan da kendisinin de o zaman, mekân ve eşya üzerinde bir etkisi olduğuna inanıyor. Ondandır, konferans vesileyle Muğla’ya gittiği vakit geçmişte yaklaşık on yılını geçirdiği fakültedeki odasına uğruyor, yine yaklaşık on yıl boyunca hikâyelerine ortaklık eden arabasını satma vakti geldiğinde oturup üşenmeden onun üzerine bir yazı yazıyor, tıpkı bir dostu uğurlar gibi arabasıyla vedalaşıyor. Kendisiyle barışık olan yazar, hayatı hissederek yaşıyor. Hayatı sevmeyenin bir başkasını da sevemeyeceğini idrak etmiş olan yazar, etrafındaki hiçbir olay ve olguya kayıtsız kalmıyor.  Ölümle sonuçlanacağına büyük bir teslimiyetle iman ettiği hayatının kendisine bir “emanet” olarak tevdi edildiğinin bilincinde olan yazar,  karşılaştığı her bir güzelliği, dilinin şükürde zorlanmasına, bedeninin mekândan münezzeh bir ruh hâline evirilmesine, yüzünün Allah’a yönelmesine vesile olan ayetler olarak seyrediyor.  Mutluluğunu etrafındakilerle en çok da aile fertleriyle paylaşarak çoğaltıyor. Dâhil olduğu mutluluğa ilk fırsatta onları da katmak istiyor: “Öteden beri hissettiğim güzellikleri, yaşadığım namütenahilikleri bir yolunu bulup bizimkilerle de buluşturmak isterim her zaman.”Yazarın kalbini kasvete sürükleyebilecek kimi yoksunluklara rağmen “Acılarımı hissettirmeden de yaşayabilirim.” diyebilmesi, “lütfun da hoş kahrın da hoş” sırrına erdiğini gösteriyor.

Kitap baştan sona kalpten yakalayan bir dil ile buluşturuyor okuyucusunu, kimi zaman tavsiye niteliğinde cümleler barındırsa da bunlar üst perdeden buyrulan bir nasihat özelliği taşımıyor asla. İnsanlarda motivasyondan çok moral kaybına sebebiyet veren; kusursuzluğu, mükemmelliği dayatan bir üslup barındırmıyor, aksine oldukça keyifli ve bilgece bir üslup ile okur kendi arzu ve isteğiyle kitabın çekim alanına dâhil oluyor. Kalplerimizi huzursuz etmek, zihnimizi bulandırmak, gönlümüzü darmaduman etmek için kıyasıya yarışan sosyal medya paylaşımlarına inat; paylaşımlar içinde yerini aldığı her seferinde sadra şifa, derde deva, akla sermaye olan içerikleriyle okuyucusuna çok iyi gelen bu yazıların derlenip toparlanarak iki kapak arasında bir kitaba dönüşmesiyle dilediğimiz vakit dilediğimiz kadar okuma fırsatına kavuşmuş olmamız da nurun âlâ nur oluyor.
117 syf.
Zamanın Behrinde Ramazan Hikâyeleri, 2014 yılının Ramazan günlerinde kaleme alınmış yazılardan oluşan bir kitap. Basımı da bir sonraki yılın -muhtemelen- Ramazan ayına denk gelmiş. Yazılırken sosyal medyada anında paylaşılan yazıların her birini o süreçte tabi ki birçok kimse gibi ben de okumuştum; ama kitaba dönüşmüş hâliyle okumam için üzerinden üç Ramazanın daha geçmesi gerekiyormuş. Aslında yayımlandıktan sonraki her Ramazan öncesinde bu kitabı okumak için hep bir hevesim olmuştu; fakat demek ki ya yeterli girişimim olmamıştı ya da okumam için en uygun zaman şimdiki zamandı.

 

Doğrusu ne Ramazanın ne de orucun esâmîsinin okunmadığı şu demlerde benim kalkıp da Ramazan Hikâyeleri’ni okuma sevdasına düşmem hiç de yersiz değildi aslında, aksine kendimce oldukça haklı olduğumu düşündüğüm bir gerekçem ve beni onu okumaya yönlendiren oldukça etkili bir saik vardı. Açıkçası kitabı bitirdiğim şu vakitte doğru bir tercih yapmış olmamın bahtiyarlığını yaşarken aynı zamanda aradığımı bulmuş ve amacıma ulaşmış olmamın da tadını çıkartıyorum, elhamdülillah.

 

Okumak, kendi adıma yapabildiğim en anlamlı eylemlerden biri. Ama doğrusu onu da her zaman layıkıyla yapabildiğimden emin değilim. Yeri geliyor, okuduklarım yüreğime dokunuyor, ruhumla beraber aklım, fikrim besleniyor, farklı bakış açıları kazanıyorum, ufkum genişliyor, aslıma rücu etmemi gerçekleştirecek tamirat ve tadilatlarla yeniden inşa oluyorum, kendimi buluyor, kendimi iyi hissediyorum; ama kimi zaman da zihnim bulanıyor, kalbim inciniyor, ruhum yaralanıyor. Tıpkı son zamanlarda okuduklarımın üzerimde bıraktığı olumsuz etkilerle olduğu gibi.

 

Okuduğum yazarlardan bir tanesi,  temel İslam bilimleriyle ilgilenen neredeyse hemen herkesin akademik çalışmalarında müracaat ettiği, tezlerinin haklılığı noktasında referans olsun diye kendisine başvurduğu ve hakkında oldukça objektif bir bakış açısına sahip olduğu ve olabildiğince itidalli yorumlar yaptığı söylenilen bir oryantalist. Merak ettim, ne demiş ne dememiş ben bir de kendi ağzından dinleyeyim dedim, yere göğe sığdırılamayan, hakkında bu kadar övgüler düzülen bu zâta kulak vereyim istedim; ama sonuç benim için hiç beklemediğim bir şekilde tam anlamıyla hüsrandı. Hiç bu kadar zorlanarak okuduğum bir kitap hatırlamıyordum, kitabın her sayfası soru işaretleri ve itiraz cümleleriyle dolmuştu, dolmuştu ama başladığım kitabı bitirmem gerektiği gibi bir ilkenin sahibi olmamdan dolayı da yarıda bırakamamıştım. Nihayetinde kitap bitmişti ama sanki benim de üzerimden kocaman  bir buldozer geçmişti.

 

Zaman hepimiz için çok kıymetli, okumak her ne kadar en çok sevdiğim eylemlerden biri olsa da nihayetinde o da oldukça zahmetli. O sebeple her önüme geleni, zamanımı, enerjimi ve emeğimi heba etmemek adına okumamam gerektiğinin bilincindeyim ve kitap tercihi yaparken de olabildiğince itimat ettiğim kişiler tarafından tavsiye niteliği taşımış olmasına özellikle dikkat ederim. Bu sefer de öyle olmuştu. Bir arkadaşım ısrarla bir kitabı okumamı tavsiye etmiş, hatta bununla da yetinmemiş, kalkmış bir de kitabı almış evime kadar getirerek bana hediye etmişti. Teoloji ile ilgili bir kitaptı, yazarını sosyal medyadan az da olsa tanıyordum, kendisini birkaç yıl önce listeme eklemiş, bir süre yazılarını okumuş ama fikirlerinden hoşlanmayınca kısa sürede takibi bırakmıştım. Şimdi ona ait bir kitapla karşı karşıyaydım. Kitabı elime alınca ilk olarak yazarla ilgili bilgileri okudum mutat üzere. İlginçti, yazar teolojik bir eser ortaya koymuş olmasına rağmen İlahiyat eğitimi almamıştı. Yani her teoloji hakkında yazanın ilahiyat eğitimi alması gerektiği gibi bir şart yoktu, ama ülkemizde söz konusu din olunca ağzı olanın konuştuğu gibi bir gerçeklik de mevcuttu. Önceki tanıklığıma bu durum da eklemlenince ister istemez kitabı temkinle okumaya başladım, ama yazarın meramını anlamak için iyi niyeti de elden bırakmayacaktım.

 

Kitabın ilk bölümünde dikkatimi en çok çeken şey yazarın âdeta matematiksel bir kesinlik içinde fikirlerini sunuyor ve savunuyor olmasıydı. Muhakkak ki baktığı pencere bana çok uzak ve yabancıydı ve -benim nazarımda- ona o pencereden görünen her şey şeklini de rengini de kaybetmiş, asli hâlinden eser kalmamış bir surette görünüyordu. Onun nazarında hakikatin ta kendisi olan her bir düşüncesi, okudukça benim için sadece büyük bir hayal kırıklığı ve kocaman bir tiksinti sebebi oluyordu. Aslında ondaki bu ifsada sebebiyet veren ne pencereydi ne de onun gören gözüydü,  asıl etken ikisine de hükmeden ve olabildiğince kirlenmiş olan zihin dünyasıydı. Söz konusu zihin dünyası olunca ondaki bu mefsedet hâli pencerenin görüş alanına dahil olan mahdut olaylar ve nesneler ile sınırlı kalmıyor, onun ardındaki ve önündeki olaylar halkasını ve nesneler dünyasını da kapsama alanına dahil ediyordu. Dolayısıyla her daim eğri oturuyor, mütemadiyen eğri konuşuyordu. İkinci bölümde dozaj biraz daha artmıştı, üçüncü bölümde ise durum artık hiçbir şekilde bünyemin kaldıramayacağı bir hâl almıştı. Başladığım kitabı yarım bırakmamak gibi bir ilkem elbette vardı; ama tahammülümün kapasitesi de sınırlıydı. Çok akıcı bir dile sahip olmasına rağmen artık elimdeki kitabı okumak istemiyordum. Belki ortalıkta gözle görülen ve bana acı veren bir yara ve bu yaradan akan kıpkırmızı bir kan yoktu; ama daha hassas olan yüreğim, rengi olmayan bir kanla bulanmıştı.

 

İşte ben ruhen tam da bu noktadayken “Ramazan Hikâyeleri” Hızır gibi yetişti. Öğrencilerimle belirli aralıklarla aynı kitabı okuyor ve sınıf ortamında değerlendirmesini yapıyorduk. Kitapların siparişini ben veriyor ve öğrencilerime ulaştırıyordum. Fakat toplu sipariş yaptığım için kimi zaman istediğim kitapların istediğim sayıda tedarik edilmesi mümkün olmuyordu. Son siparişim de iki eksik sayıyla elime ulaşmış, talebime tam olarak cevap veremeyen kitap satış sitesi ise o eksik iki kitaba karşılık fiyatı denk başka bir kitap tercihi yapmam için bana imkân vermişti. Ben de önceden beri listeme dahil etmeyi düşündüğüm Ramazan Hikâyeleri’ni eksik kitaplara karşılık istemiştim. Daha sonra sınıf sayısını gözeterek yeni bir sipariş verecektim. Nitekim verdim, fakat aradan uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen maalesef kitaplarımdan ses çıkmamıştı. Bu arada ben öğrencilerimle eş zamanlı okumayı düşündüğüm için önceden gelen kitabıma da dokunmamıştım. Ama artık beklemenin hiç gereği yoktu. Okuduğum son kitaplar her ne kadar zihnimi bulandırmak gibi bir tahribata sebep olamamışsa da doğrusu gönlümü perişan etmek noktasında epeyce başarılı olmuşlardı. Şimdi benim kaldığım yerden sağlıklı bir ruh hâliyle devam edebilmem için onun bakım ve onarımdan geçmesi gerekirdi. Bu sebeple bir süredir kitaplığımda bekleyen Ramazan Hikâyeleri'ni okumak benim için iyi bir tercih olacaktı.

 

Kitap, her ne kadar “Zamanın Behrinde Ramazan Hikâyeleri” olan adıyla, içerik hakkında kolaylıkla fikir veriyor gibi görünse de aslında pek de öyle değil. Asla, isminin ilk etapta insan zihninde çağrıştırdığı şekilde “eskiden Ramazanlar” diye başlayıp dönemin şartlarının bir gereği olarak Ramazan öncesinde yapılan hazırlıklar, iftar sofralarında yenilenler içilenler, iftar sonrasındaki Ramazan eğlenceleri vs. hakkında dönüp dolaşıp birbirinin muadili görünümünde ve tadında anekdotlar aktaran bir muhtevaya sahip değil. Kitapta tabi ki Ramazan var, oruç var, iftar var, sahur var, teravih var, Kadir gecesi var, sakal-ı şerif var, Ashab-ı Kehf var, bayram namazı var; ama bunlardan çok daha fazlası da var.

 

Aynı zamanda bir din sosyoloğu olan yazarın alanındaki tartışılmaz yetkinliği kitaptaki her bir hikâyenin içinde bariz bir şekilde hissediliyor. Müthiş bir gözlemleme yeteneğine ve eşyayı okuma becerisine sahip olan yazar, ta çocukluğundaki ilk orucundan kendi çocuğu Ali’nin ilk orucuna, ona her daim Tanrı misafiri muamelesi yapıp neredeyse her bir Ramazanı nerede ve nasıl geçirdiklerine dair bütün detayları muhafaza edebilen anne-babasından artık oruç tutmaya takati kalmamış yaşlı anne-babasına, köydeki Ramazanlardan şehirdeki Ramazanlara, sivil ortamda olanından askerî ortamda olanına… kadar, oldukça geniş bir zemin ve zaman dilimine ait olmak üzere Ramazan ve oruç üzerinden kimi zaman kendisinde ama özellikle toplum üzerinde meydana gelen değişimlere oldukça eleştirel bir gözle bakıyor.

 

Edebi yeteneğini akademik başarısıyla mezceyleyen yazar, Ramazan ayıyla birlikte daha da görünür hâle gelen “din”in ve “din adamlarının” ortaya çıkış biçimlerine ve görünüş şekillerine dokundurmaktan asla imtina etmiyor. “Ramazan demek biraz da bu tiplerin pazar bulması demek­ti. Gün bugündür havasında «ne dersem gider» inatçılığıy­la bizi kirletenlere biri bir şey demeliydi.”  Daha kitabın siftah hikâyesi olan “Siftah”ta bile “Gecenin bu saatinde ekranda bir örnek sahur programları benim kalbime iyi geli­yor mu, bilmiyorum.” diyen yazar, Ramazan ayıyla beraber bütün TV ekranlarını işgal eden iftar ve sahur programlarının kalitesini sorguluyor. İkinci hikâye olan “Üstümüze Afiyet”te Ramazan ayının biraz da Kur’an ayı demek olduğunu, bu sebeple bu ayı kaçırılmaması gereken bir fırsat bilerek onunla daha fazla ünsiyet kurmak gerektiğini ima etmeye çalışan yazar, “Bakıyorum da bizim gibi Kitap’la ilgileri akademik/ente­lektüel bağlamların birer sonucu olarak yer yer zorunlu, yer yer de fantastik olanların önerilerine kulakları kapatmak en iyisiydi.” diyerek hayatın rutin akışına bir şekilde teslim olanların yorulmamak, yarı yolda kalmamak adına sözü edilenlerden uzak durmaları gerektiğini vurguluyor. Esra ve Elif’in zamanı sahur değil imsak vaktine ayarlayarak bütün bir hane halkının mükellef bir sofradan aç/susuz kalkmalarına sebep oldukları hikâyenin yer aldığı “Sahur” adlı bölümde ise olur olmaz gerekçeler sebebiyle verdikleri fetvalar ile “dini sulandıranlar” hak etmiş olarak eleştiriden gereken nasibi alıyor. “Bu gevşek hocalara kalsa dert edilecek bir şey yoktu. Tutmasak da olurdu kılmasak da, yapmasak da olurdu atlasak da…” Yazarın, Ramazanı ve orucu bir ömür kesintisiz takip eden, kendileri için asla “alt tarafı bir Ramazan/oruç” olmayıp “Tanrı misafiri” olarak onları daima baş tacı yapan anne babasının sağlık sorunları sebebiyle oruç tutamaz bir hâle geldiklerinde duydukları üzüntünün anlatıldığı ve onların orucun hakkını layıkıyla teslim etmeleri hasebiyle isminin de çok uygun düştüğünü düşündüğüm “İdrak” adlı hikâyede yer alan şu cümleler ise onların bu kıvama ulaşmasında neyin etkili olup neyin olmadığını ortaya koyması açısından çok anlamlı. “Annemin ve babamın oruç üzerine geniş bir okuma lis­teleri olduğunu sanmıyorum. Eminim bu alanda üretilmiş retorikten de edebiyattan da habersizdiler. Dinledikleri her vaaz ya da kendilerini yakalayan her irşat programı, iç dünya­larında kıvamını bulmuş bir maneviyata dokunduğu ölçüde muteberdi. Televizyonda konuşan, bıkmadan usanmadan konuşan, mütemadiyen konuşan ekran hocalarına kulakları kapalı değildi onların. Ama oradan alabilecekleri, oradan alıp bizimle paylaşabilecekleri hiçbir şey olmadığını görür, buna içerler, üzülürlerdi. Bütün ibadetlerinde olduğu gibi oruç­larında da yaşadıkları huzuru, sahip oldukları o muhteşem tadı dayandıracakları bir tane kitapları, atıfta bulunacakları bir tane hocaları yoktu. Oruçlarını tutar, iftarı o minvalde beklerlerdi. Başkalarının oruçla ilgili ileri geri laflarına kulak asmaz, onlar oruçla iflah olmayı, oruçla beslenmeyi ve baş­kalarına da oruçla huzur vermeyi umarlardı.” Yazarın Balıkesir günlerinde yaşadığı vaaz tecrübesinden bahsettiği “Acente” adlı hikâyede yer alan şu cümle ise “Ağlayan, bağıran, riyakârlığı her hâllerinden akan konuşmacılardan bahsetmi­yorum.” yine iyi niyet sömürücülerine yönelik bir eleştiri. Sakal-ı Şerif ziyaretinin de anlatıldığı  “Lüks” adlı hikâyede “Şems Camii’nde yaşadıklarım gerçek bir ruh şöleniydi. Bugün yeniden aynı şeye rast gelseydim, çokbilmiş araştır­macıların iddia ve telkinlerine asla kanmaz, tersine o hengâ­mede yaşadıklarımın sıcaklığı içinde ruhumu teslim etmek isterdim.” diyen yazar, belli ki kimilerinin iddia ve telkinlerine karşı artık karnını tok tutmuş ve kulağını tıkamış durumda. Yazar “Yedi Uyurlar” hikâyesinde din adına din adamı görüntüsündeki insanların yapmış oldukları tahrifatın ortaya çıkardığı zararı âdeta tek bir cümle ile özetliyor. “Bugün anladım ki din her zamankinden daha çok bir istis­mar alanı olarak vesikalı-vesikasız bir sürü insanın elinde her birimize yük olacak şekilde çoğaltılıyor, kirletiliyordu.” Geçmişle bugünün kıyası gibi gördüğüm “Bizim adımıza konuşan bilgiç hocalar yoktu, biz babalarımızın üstatlarına tâbiydik.” cümlesi ise, evlatların ailelerinden koparılmalarına, toplum içinde yalnızlaştırılmalarına, marjinal tavır takınmalarına sebebiyet verenlere bir gönderme niteliğinde.

 

Yazar, günümüz dünyasında din ve din adamlarının bu kadar çok görünür olmasının “dinî olanın değerinin aşınmasına” sebebiyet vermesine karşın eskiden din ve din adamlarının bu kadar görünür olmamasına rağmen “dinin hayatın merkezinde yer aldığı” tespitini yapıyor. Bu sebeple “Benim, dinle-imanla tanışmam söz konusu değildi. Ben kendimi zaten dinin içinde bulmuştum.” “Garip bir keşif havasına düşmeksizin kendimi, beni tamamlayacak bir dinî ortamın parçası olarak görmüştüm.” diyor. “Cemî Cümle” adlı hikâyede babasının, Cilavuz Köy Enstitüsü’nün değer ve müfredatıyla köyün saygıdeğer hocası Danyal Amca arasında nasıl tökezlemediğini anlamaya çalışan yazar, bu sorusunun cevabını da babasının, hep köklerine, baba­sına (yani yazarın dedesine), aile içinde hiç de yapay olmayan dini bütün atmosfere tabi olmasıyla izah ediyor.

 

Dine ait ritüellerin yerine getirilmesinde şekilden ziyade samimiyeti önceleyen yazar, ibadetler hakkında retorik cambazlığına soyunanlardan asla haz etmiyor. Tecvit’i metafor olarak kullanan yazar, tecvit ilmini bilip bilmemek üzerinden ibadetin ruhunu yakalayanlardan sitayişle bahsederken ibadetin ruhunu kaybedenlere zarif zarif dokunduruyor.“Dedem kendi eliyle sardığı sarığıyla imamdı ve İmam Hatip’teki Kur’an hocamızın asla onaylamayacağı bir diyalektle, bütün tecvit kurallarını hiçe sayarak müthiş içli, müthiş samimi bir namaz kıldırıyordu.” “Konya’ya gelene kadar sanki tecvit yoktu hayatı­mızda. Yanık sesle kalbe dokunan bir sesti Kur’an bizim için. Oysa şimdi Kur’an da en az bu şehir kadar girift ve teknik bir metne dönüşmeye başlamıştı. Köyde onunla aramızda hiçbir mesafe yokken şimdi aramıza giren mesafe oldukça ciddiydi. Sanki o güzel tat yerini formasyona bırakmıştı. ” Genelde köy ve şehir Ramazanlarının kıyaslandığı özelde eşraf Müslümanlarının Ramazanlarına da değinildiği “Eşraf” hikâyesinde yazar samimiyetten, içtenlikten uzak eşraf kesimi “Ağır hareketleri, kılı kırk yaran dikkatleri, profesyonel bir ilahiyatçıyı bile gölgede bırakabilecek dinî bilgi ve malu­matlarıyla benim gibiler için tabii ki fazlasıyla sıkıcıydılar. Kıraatten anladıkları gibi tecvitten de anlarlardı. ” diyerek tenkit ediyor.

 

Yazar kitapta, toplumda meydana gelen Ramazan ve oruç algısındaki değişimlere ve bu değişimlerin doğal sonucu olarak pratiğe de yansıyan yeni tarz uygulamalara çok farklı açılardan örnekler veriyor. Geçmişte “Bir kültürün içine doğmak oruçla ayan beyan belli olurdu.” diyen yazar, dinin diğer rükunlarına itibar etmeyenlerin dahi evlerinde orucun capcanlı olduğunu ve hayatı kuşatan bir fonksiyon icra ettiğini söylüyor. Günümüzde ise, özellikle Muğla ve Şavşat üzerinden verilen örneklerle orucun âdeta es geçildiğinden yakınıyor. Cemî Cümle ve Seferi adlı bölümlerde Şavşat’ta bir göbek önceki nesille bir göbek sonrası arasında nasıl bu kadar büyük bir farklılaşmanın meydana geldiğini, helal süt emmiş olmalarına rağmen gençlerin nasıl bu kadar kolay zıvanadan çıktığını anlamaya çalışan yazar, gördüğü manzara karşısında “buralara oruç ya hiç gelmemiş ya da çoktan geçip gitmişti” diyerek hüznünü ifade ediyor. Konu komşunun çocuklarında oruç denilen şeyin ancak dışarıdan hissedildiği Muğla’dayken, ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen Ali’nin ilk tam oruç deneyiminin hikâyesine yer verilen “Uzay” adlı hikâyede yer alan şu cümle yazarın oruç ibadetine verdiği değerin anlaşılması için yeter de artar bile bence. “Ali’nin de oruç vakti gelmişti ve ilerde en az sünnet merasimi kadar önemsenecek bir şekilde onu Ramazanla tanıştırmak gerekiyordu.” Düşündüm de bugün hangi aile çocuğunun ilk oruç tecrübesi için sünnet merasimini önemsediği kadar değilse bile en azından onun birkaç level aşağısında da olsa bir hazırlık girişiminde bulunuyor?

 

Geçmişte Ramazan ve orucun bir Tanrı misafiri gibi algılanıp gözetilerek beklenirken günümüzde muzip ve aylak dindarlığımızın bizi “Hayırlısıyla gitse de bir kurtulsak!” noktasına getirdiğini beyan ediyor yazar yine kitabında. Bu halet-i ruhiye içinde tutulan oruçların ise bizi tutmadığı, sabrı öğretmediği, fakir fukarayı gözetmeye yönlendirmediği, empati yaptırmadığı, haya duygusu kazandırmadığı, kısacası orucun tutulduğu fakat amacın hasıl olamadığı ifade ediliyor. Hâlbuki idrak edilebilseydi oruç, insanı aç tutarak her şeyden önce bir ömür boyu idare edebileceği maneviyat ile besleyecekti.

 

Çocukluğundaki Ramazanlarda her bir gecesinde bir başka camiye giderek teravih namazını eda etmeye çalışan yazar, “Şimdi hangi çocuk koca bir Ramazanın her gecesi için ayrı bir cami planlamakta ve teravihe koşmaktadır? Duysam sevineceğim ama sanmıyorum.” diyerek yine Ramazan pratiğinde meydana gelen değişimlere çocuklar üzerinden de bir örnek veriyor. Bu arada kitapta yine iftar sofralarından misafir kabullerine, misafir kabullerinden bayramlaşmaya kadar daha farklı hususlardaki olumsuz kimi değişimler de nasiplerine düşen eleştiriden gereken payı alıyor.

 

Kitabın tamamı bana çok iyi geldi, fakat duygusal olarak beni en fazla etkisi altına alanı, yaralanan ruhumu onaranı, hırpalanan gönül dünyamı rahmetle sarmalayanı, kalbimi şefkatle kuşatanı tartışmasız “Lüks” tü. Henüz çocuk denilecek yaşlardayken kendisine nasip olan sakal-ı şerif ziyareti öncesinde aile içinde yaşanan tatlı ve imrendirici hazırlık aşamasını ve ziyaret esnasında cemaatte gözlemlediklerini ve kendi iç dünyasında meydana gelen hissiyatı müthiş bir dille aktaran yazar, her ne kadar  “keşke Yahya Kemal kadar güçlü kalemim, Ahmet Hamdi Tanpınar kadar derin sezgilerim, Mustafa Kutlu kadar güzel kavrayışlarım olsaydı. Orada olup bitenleri görüyordum, anlıyordum, kavrıyordum ama şimdi bir türlü yazacak kud­reti kendimde bulamıyorum. ” dese de ziyaret öncesindeki ve sonrasındaki her bir ânı bize de aynıyla yaşatıyor, bize de aynıyla hissettiriyor. Kalemine kuvvet, maneviyatına bereket duasıyla, her daim…

 
264 syf.
Gelince Söylerim, zarf fiiline yöneltilecek “kim” sorusuna verilebilecek cevaplar noktasında birçok ihtimali barındıran, bu özelliği ile insan zihninde oldukça zengin çağrışımlara sebebiyet veren öznesi hazfedilmiş zarf fiil ve gizli öznesi olan yüklemden oluşan bir kitap ismi. Gelince söylerim; kim gelince, “ben” mi, “sen” mi, “o” mu, yoksa “biz” mi, “siz” mi, “onlar” mı, kim gelince? Ya da “zamanı” gelince mi veya “ilham” gelince mi, acaba “kaybolduğu dehlizlerden” gelince olabilir mi (bütün kişi zamirlerini kapsayacak şekilde kaybolduğum/ kaybolduğun/ kaybolduğu/ kaybolduğumuz/ kaybolduğunuz/ kayboldukları), yoksa -yine bütün kişi zamirlerini kapsayacak şekilde- “terk-i diyar ederek gittiği yerden” gelince mi?


Kitabı elinize aldığınız vakit hemen gözünüze çarpan şey, Necdet SUBAŞI kitaplarında artık OTTO’nun bir klasiği hâline gelen ve oldukça da görsel olduğunu düşündüğüm kapağın orta yerindeki dairesel boşluktan kapağın içe katlanmış kısmına yerleştirilen resim oluyor yine. Bu sefer size görünen, el emeği göz nuru zarafetine nakış olarak yansımış, nadide olmanın kendine kattığı bütün ihtişam ve endamla orada var oluş amacının vukuu için sessiz sedasız ama asil bir duruşla öylece bekleyen ve kendine yaraşacak şekilde asaletin rengi olarak da nitelendirilen mor renkteki bir kapının üzerine kurulmuş bir tokmağın resmi oluyor. Yine bilemiyorsunuz; kapının dışında kapıyı tıklayan biri(leri) mi var da kapının içeriden açılmasını bekliyor(lar), yoksa içeride olan(lar) mı dışarıdan biri(leri)nin gelip kapının tokmağını tıklamasını gözlüyor(lar). Kitabın sayfalarını çevirmeye başladığınızda bütün bu deli sorulara cevap bulma ümidi taşıdığınızı fark ediyorsunuz.


Okuduğunuz kitabın, yazarın bir söyleşisinde de ifade ettiği üzere, edebi türler içerisinde nereye yerleştirilmesi gerektiği konusunda kesinlikle net bir tercihiniz olmuyor, olamıyor; okuduğunuz bir hikâye mi, bir anı mı, bir söyleşi mi, bir deneme mi, karar veremiyorsunuz. Belki bir parça hepsi belki de hiçbiri. Fakat kesin olan bir şey var ki, yazarın gerek kendi iç dünyasına gerekse ele aldığı çeşitli prototiplerin iç dünyasına dair belirsiz ifşaları, okuyucusunu kendi iç dünyasına dair belirli kavrayışlara sevk ediyor. Kitabı okumanın ödülü; kişinin, özelde kendini, genelde insanı tanıması, anlaması oluyor.


Kitap konu itibariyle oldukça esnek bir yapıya sahip. Okuduğunuz ilk beş bölüm, oldukça sitemkâr, serzeniş dolu, feryat yüklü ve adeta yakarışlardan oluşuyor. Bir ara, dünyada birlikte nefes alacak insan, nefeslenecek yer kalmadı, endişesine ve karamsarlığına düşecek gibi olurken hemen arkasından “hayallerimizin peşinden her ne olursa olsun koşmamız gerektiği inancı ve cesareti veren” coşkulu bir bölüm geliyor. Sonrasında ele alınan mevzular daha da çeşitleniyor. Mişa’nın mektuplarından Furkan’ın hastalığına, Akif Emre’nin vefatından yazarın torunu Eymen’le konuşmasına, muhafazakâr dünyada bir yerlere gelmeye çalışan kadınlardan lojmanın bahçesinde yetişmesine rağmen teknik adamların gözettiği protokol gereği ellenemeyen ve dallarında öylece çürümeye terk edilen dut ve vişne ağaçlarına, yazarın ilk öğretmenlik deneyimini yaşadığı İvrindi’deki yine ilk ve aynı zamanda son olan tiyatro hazırlama macerasının konusu olan Deliler Irmağı’ndan vefatı üzerine ağzı olanın konuşma gereği duyduğu Şerif Mardin’e, sonradan akademide hocası olacak olan şahısla aynı otobüste Balıkesir’e yaptığı yolculuktan Ebuzer’in vasiyetine uyarak İzmir’den Konya’ya yaptığı yolculuğa, aralarında anlaşmazlık olan eşlerden kendinin bile üstesinden gelemeyeceği konu başlıklarıyla öğrencilerine dünyayı dar eden büyük hocalara, bunalımdan inşiraha sebebiyet veren duaya, babalar gününden hangi arada hangi derede oluştuğu fark edilemeyen “göbek”e, bohçacılardan sanal mecranın sakinlerine, henüz çiçeği burnunda denmeyi hak edecek kadar evliliklerinin ilk yıllarındaki Ayla Hanım’ın resminden biraz da bunalmanın, nefes alamamanın mekânı mesabesindeki Van’da kendisine nefes aldıran arkadaşlarından biriyle olan resme kadar daha neler neler…


Bu kadar çok konu çeşitliliği yazar açısından yabancısı olduğumuz bir durum değil aslında. Yazarın akademik çalışmalarından sonra edebiyat dünyasına kazandırdığı ilk eseri olan ve hâtıra dalında ESKADER ödülüne de layık görülen Yaz Dediler Ânı adlı kitabında da ve zincirin ilk halkası olan bu kitabın ardından gelen diğerlerinde de her ne kadar her birinin kendine mahsus bir tadı ve rayihası olsa da aynı üslubu görmek mümkün. Diğerlerinde olduğu gibi bu kitabında da konunun tematik olmaması, insanda “tam da hayatın ta kendisi” dedirtecek bir duygu ve düşünce oluşturuyor. Çünkü hiçbir insanın hayatı, doğumundan son nefesini vereceği ana kadar tek düze olarak gitmiyor. İnişler, çıkışlar mutlaka oluyor; aşılması gereken çöller, denizler; atlanması gereken yarıklar, çukurlar; geçilmesi gereken dereler, tepeler, düzlükler; tırmanılması gereken kayalar, dağlar mutlaka karşısına çıkıyor. Aslında insan, değil sadece doğumundan ölümüne, sabah kalktığı andan gece yatağına girdiği son vakte kadarki kısa bir zaman diliminde dahi, hatta hiçbir mekânsal değişim olmadan oturduğu yerde, mevzunun değişmesi, yeni bir insanın ortama dahil olması, bir haber alması, bir söz duyması, bir beden dili gibi çeşitli etkenlerle bile ne gelgitler yaşıyor hayatında gerek duygusal gerekse eylemsel alamda. Bu noktadan bakıldığında yazarın bu dahil bütün kitapları insanın iç dünyasının bir topoğrafyası görünümünde âdeta. Nerede, ne zaman, ne olacağı önceden kestirilemeyen hususların vakti saati geldiğinde yaşamımızda birer birer yerini alması gibi muadil bir biçimde hangi konuyla, hangi insan tipiyle, hangi duyguyla, hangi olayla karşılaşacağını önceden kestiremeyeceğin başlıklar da art arda geliyor kitapta. Konular çoğunlukla daldan dala atlıyor, bazen sözün biri bitmeden başka bir mevzu çoktan gelip tahtına kurulmuş oluyor, yazar üst tarafta hakkında yazmayı vadettiği mesela “Bir Kadın Meselesi”ni alt tarafta “Bir bakalım hele!” diyerek orada öylece bırakıp sözün akışını “bayram dönüşlerine”  teslim edebiliyor. Okuyucu, kimi zaman okudukları karşısında tam da karamsarlık kisvesine bürünecek gibi olurken birden seyyalitenin değişmesiyle yüreğine kanat takılmış da bir kuş misali pır pır uçacakmış gibi önüne geçemediği bir coşkunun taşıyıcısı oluveriyor. Aslında bir gelişigüzellik varmış havası veren bu üslubuyla yazar, tam da kanlı canlı bir âyet olan insanın okunmasını satırlarda yazılı olan âyetlerin yöntemiyle yapıyor. Cennetten bahsetmesiyle rehavete kapılan insan ruhunu cehennemden de bahsederek kendine getiren ve birbirine zıt iki varlığın zikriyle insan ruhunu gererek bu gerginlikten iyi bir tını elde etmeye çalışan vahyin üslubunu kullanıyor.


Yazarın, Gelince Söylerim de dahil olmak üzere edebi türdeki eserlerinin tamamında akademik olanlarının aksine olabildiğince sade bir dil ve oldukça anlaşılır bir ifade tarzını tercih etmesi, yer yer tedavüle çıkardığı yöresel ifadeler ile anlatımına zenginlik katması, dolayısıyla yazı dilinin tam bir "halk dili" olması; bir yönüyle yazdıklarının geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasını ve okunuşunu kolaylaştırması gibi olumlu sonuçlar doğururken bir yönüyle de yazılarının, derununa nüfuz etme gereği duyulmadan, sadeliğe kurban edilmesi tehlikesini taşıyor. Bu sebeple yazarın düşünce ve fikir dünyasına vakıf olmadan yazdıklarının bütün boyutlarıyla anlaşılması pek mümkün görünmüyor. Öyle ki yazar, kitabının çeşitli bölümlerinde de ima ile işaret ettiği üzere, onca memleket meselesi varken "kıytırık" işlerle uğraşmak gibi haksız ithamlara  maruz kalmaktan kurtulamıyor. Galiba burada yazarın “Okumayı değil tefekkürü abartırdım.” tavsiyesine kulak vermek gerekiyor.


Gelince Söylerim’in içinde yer alan her bir yazı, bir halkasını da kendisinin oluşturduğu zincirdeki diğer halkalarda olduğu gibi yazılır yazılmaz sosyal medyada paylaşılan yazılardan oluşuyor. Sıcağı sıcağına okuduğum bu yazıların birçoğunda yakaladığım muhteva noktasında o gün için güncele dair imalar, işaretler, izler bulurken bugün okuduğumda bazı cümlelerin güncel olana hapsolmayıp bugüne ve yarına da hitap edecek bir kudrete sahip olduğunu görüyorum. Kitabının “Ömür” başlıklı bölümünde evrenseli yakalama arzusunu açık seçik dile getiren yazarın, bu hedefine ulaşma konusunda kararlılıkla adım adım ilerlediğini düşünüyorum. 


Çok beğenerek okuduğum ve gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim Gelince Söylerim ile ilgili hitam sadedinde kitabın son okumasını yapan MAK Grup Redaksiyon Ekibi’ne içimde birikeni söylemezsem kendimi sözüm yarım kalmış olarak hissedeceğim: Sayın MAK Grup Redaksiyon Ekibi, "ekip" olarak isimlendirildiğinize göre belli ki bir değil birden fazla kişisiniz. Bu işi yapmak vazifesini üstlendiğinize göre belli ki bu konuda yeterliliğinizi beyan ve kabul ettiniz. Hepinizin değilse bile birinizin bile mi dikkatini çekmedi kitapta yer alan imla ve yazım hataları? Hadi onları gözden kaçırdınız, peki başından sonuna kadar sadece bir fotoğraf okuması yapılan "Balta" adlı bölümde bir fotoğrafın olmadığını da mı fark etmediniz? Teessüf ederim, sadece teessüf, başka bir şey değil.
117 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Kitaptaki anlatım tarzında öyküleme ile bilgilendirme eşit derecede. Bu da bizi hem öykü okumanın rahatlatıcılığından hem de konuya tamamen odaklanarak okumaktan alıkoyuyor. Diğer yandan bu durum bizi dinç tutarken, kitabı daha dikkatli okumaya ve anlatılan incelikleri daha kapsamlı anlamaya teşvik ediyor.
Adeta uçakla seyehat etmeye hazır birini etrafı rahatça görebileceği bir tren yolculuğuna çıkartıyor. Bize düşünebilmemiz ve anımsayabilmemiz için molalar sunuyor.
260 syf.
·Beğendi·8/10
İlk başta dikkatimi çekmeyen sonra da tesadüfen okuduğum kitap. Çoğu cümlede kendimi buldum.
Okuyarak kendinizi bulmanız dileğiyle..
Yazarın emeğine sağlık.

Yazarın biyografisi

Adı:
Necdet Subaşı
Unvan:
Türk Akademisyen, Yazar
Doğum:
Şavşat, Artvin, Türkiye, 1961
1961 yılında Artvin’in Şavşat ilçesinde doğdu.
1986 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu.
Balıkesir ve Konya’da kısa bir süre öğretmenlik yaptı.
Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde ‘Türk Aydınının Din Anlayışı’ başlıklı doktora tezini savundu.
Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü (1991–2002) ve Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı.
2010'da Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'ne geçti.
2011’de Diyanet İşleri Başkanlığı, Strateji Geliştirme Başkanlığına atandı.
2016'da Başbakanlık Başdanışmanlığına atandı.

ÇALIŞTIĞI KURULUŞLAR
Milli Eğitim Bakanlığı (1986–1991)
Yüzüncü Yıl Üniversitesi (1991–2002)
Muğla Üniversitesi (2002- 2010)
Gazi Üniversitesi (2010-2011)
Diyanet İşleri Başkanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı (2011-2016)

ÇALIŞMA ALANLARI
Çağdaş Türk Düşüncesi
Türk Modernleşmesi ve Din
Alevi Modernleşmesi
Diyanet
Yurt Dışında Türk Göçmenler
Avrupa İslâmı
Gündelik Hayat
Kültürel Farklar

ALDIĞI ÖDÜLLER
Tuba Teşvik Ödülü (2008)
Sıtkı Koçman Vakfı Araştırma Ödülü (2010)

Yazar istatistikleri

  • 16 okur beğendi.
  • 71 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 26 okur okuyacak.