Necdet Subaşı

Necdet Subaşı

Yazar
7.5/10
55 Kişi
·
254
Okunma
·
32
Beğeni
·
977
Gösterim
Adı:
Necdet Subaşı
Unvan:
Türk Akademisyen, Yazar
Doğum:
Şavşat, Artvin, Türkiye, 1961
1961 yılında Artvin’in Şavşat ilçesinde doğdu.
1986 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu.
Balıkesir ve Konya’da kısa bir süre öğretmenlik yaptı.
Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde ‘Türk Aydınının Din Anlayışı’ başlıklı doktora tezini savundu.
Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü (1991–2002) ve Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı.
2010'da Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'ne geçti.
2011’de Diyanet İşleri Başkanlığı, Strateji Geliştirme Başkanlığına atandı.
2016'da Başbakanlık Başdanışmanlığına atandı.

ÇALIŞTIĞI KURULUŞLAR
Milli Eğitim Bakanlığı (1986–1991)
Yüzüncü Yıl Üniversitesi (1991–2002)
Muğla Üniversitesi (2002- 2010)
Gazi Üniversitesi (2010-2011)
Diyanet İşleri Başkanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı (2011-2016)

ÇALIŞMA ALANLARI
Çağdaş Türk Düşüncesi
Türk Modernleşmesi ve Din
Alevi Modernleşmesi
Diyanet
Yurt Dışında Türk Göçmenler
Avrupa İslâmı
Gündelik Hayat
Kültürel Farklar

ALDIĞI ÖDÜLLER
Tuba Teşvik Ödülü (2008)
Sıtkı Koçman Vakfı Araştırma Ödülü (2010)
Toplumda var olan herhangi bir şeyin sosyolojinin ilgi alanına girmesini mümkün kılan, onun toplumsal bir fenomene dönüşmüş olmasıdır.
Necdet Subaşı
Sayfa 65 - Değerler Eğitimi Merkezi - 1. Baskı
Türk modernleşmesi, ailenin geleneksel gövdesini hırpalamıştır. Modernleşmenin yerel düzeydeki amacı, gündelik hayatı her türlü geleneksel çağrışım ve değerden uzak tutmak ve devrimlerin dönüştürücü mantığını geçerli kılmaktır. Bu niyet ailenin dinsel ve geleneksel çerçevesini besleyen temel unsurların sekülerleşmesine yol açmıştır.
Necdet Subaşı
Sayfa 222 - Değerler Eğitimi Merkezi - 1. Baskı
Dinler, toplumsal değişmenin hızına müdahale edip değişimi yavaşlatabileceği gibi doğrudan onun etkisini kırabilir hatta engelleyebilir.
Necdet Subaşı
Sayfa 197 - Değerler Eğitimi Merkezi - 1. Baskı
İnsan, hem içinde yaşadığı toplumun hasılasıdır hem de toplumun her bir üyesiyle birlikte ortaya koyduğu havsalanın biricik parçasıdır.
Necdet Subaşı
Sayfa 21 - Değerler Eğitimi Merkezi - 1. Baskı
Nihayet Hz.Peygamber as her seferinde
“başarılarının her bölümünün Allah’a ait olduğunu söyleyecek kadar kendisini inkar etmiştir”
Çünkü başarı Allah’tandır...
Artık benim için yazılanların noktası da virgülü de hiçbir ima barındırmıyor. Nokta koysan da anlıyorum boş olduğunu, virgül koysan da...
176 syf.
Her insanın yaşamının bilinmeyen bir evresinde ya da evrelerinde, beklenmedik bir zaman ve mekânda, kendisine dönüm noktası olarak gelebilecek müstesna anlar, olaylar, durumlar, kişiler.. mutlaka vardır. Kimi zaman makûs talihini değiştiren, kimi zaman alelade akışı fevkalâde bir seyre sevk eden, kimi zaman da olanı tarumar eden… Tedâvüldeki Kitaplar, bu kategorilendirmeler içinde her daim en pozitif olan(lar) içinde yer almayı hak eden bir kitap.

“Tedavüldeki Kitaplar” her bir bölümünü, yazılıp sosyal medyada paylaşıldığı ilk andan itibaren büyük bir dikkat ve heyecanla takip ettiğim, hiçbir kelimesini ihmal etmeksizin âdeta yiyip yutarak içselleştirmeye çalıştığım seçkin metinlerin bir araya gelmesinden vücut bulmuş bir eser.

Daha önce parlak bilgisayar ekranı üzerinden defaatle okuduğum bu kitaba ait satırları dün akşam, kendine has kokusuyla kendisiyle hemhal olmayı birçok zevke tercih edeceğim sahifeleri üzerinden okuma imkânı buldum. Önceki okumalarıma ilaveten akşamki okumam sonunda şuna tekrar kani oldum ki; yolu bir şekilde kitaplarla kesişen her bir bireyin bu kitapla da mutlaka buluşması gerekiyor. Ben bu düşüncemde bir abartı görmüyorum. Çünkü okuduğumuz her bir kitap, bizde -yaşadığımız her bir şeyde olduğu gibi- farkında olalım ya da olmayalım, olumlu veya olumsuz bir iz mutlaka bırakıyor. Yazarın şu cümlelerinin ne demek istediğimi daha iyi ifade ettiğini düşünüyorum:

“Benim yaptığım ancak bu yaşta göze alabileceğim ve okuyucuların da hiçbir şekilde yadırgamayacakları bir iç hesaplaşma. Tekrar belirtmek isterim ki akademik yol alışlarımızda nelerle buluşursak buluşalım, hangi fikirlerle temas kurarsak kuralım şimdi burada sıraladığım kitapların ortaya koyduğu kök değerleri silip süpürmek mümkün değildir. Bunlar aynı çocukken annemizden öğrendiğimiz dualar, arkadaşlarımızla oynarken sektirmeden tekrarladığımız tekerlemeler gibidir. Bunları hangi müdahaleler zihnimizden silebilir? Biz hangi akıl ve fikirle onlardan vazgeçmeyi göze alabiliriz?”

Okuduğumuz kitapların bizde teşekkül ettiği “kök değerleri” silip süpürmek mümkün olmadığına göre hangi kitaplarla hangi zeminde buluşmamızın gerektiği hayli önem kazanıyor. Yazar kendi kuşağının -ilkokul döneminde- kitaplarla buluşmasından bahsederken, “Benim kuşağımda bütün okumalar bir üst tavsiyeye bağlıydı. Bir bilen önerecek siz de oturup okuyacaktınız.”diyor. O dönemde kendi okumaları da bu suretle gerçekleşen yazar bu durumdan asla bir nedametle bahsetmiyor. Telakkisine göre aksine bundan faydalar zuhur ediyor. İşte yazarın ilkokul yıllarını atlatıp “eline ne geçirirse okumaya çalıştığı bir dönem”e dair anekdot:

“Benim çocukluk günlerimde elime geçirdiğim bir kitabı okumama babam şiddetle karşı koymuştu. Şimdi aynısını ben kendi çocuklarıma yapıyor muyum bakmak lazım ama o günlerde büyük bir hevesle sarıldığım kitap küçücük bir risaleydi. Risale dememe bakmayın. Hemen her risale gibi demir leblebi kıvamında. İbn Arabî’ye ait bir kitaptı. Benim onu seçmem bir bilgiye dayalı tercih değildi. Ne bulursam okurum havasında olduğum yıllardı. Babam onun benim seviyeme uygun olmadığını söylemiş, ben ısrar edince de resmen “bunu şimdiki hâlinle okuman günahtır, haramdır” gibi bir şeyler söylemişti. Sonradan o kitabı da diğerlerini de okuyacaktım ama babamın erken uyarı dilinin faydasını onları daha ilk okuyuşumda kolayca fark edecektim. Bugün çevremde abur cubur ilgileriyle neyi bulurlarsa devirenlerin sonuçta eğer bir düşünceye sahipseler bunun ancak cambazlıkla idame ettirilebilecek cinsten bir ameliye olduğunu ne yazık ki defalarca gözlemiştim.”

Babası hasebiyle oldukça “kısmetli” olduğunu söyleyebileceğimiz yazar yaşının ve eğitim sürecinin ilerlediği yıllarda maalesef o kadar da kısmetli olmamıştır:

“İyi bir dikkat ya da tecrübeli bir rehber bize kimden ne okunacağını öğretebilirdi. Benim böyle bir şansım ne yazık ki olmadı. Her büyük saydığımız bize başka şeyler önerdi. Sevdiklerimizin, saygı duyduklarımızın elinde gördüklerimize ilgi duymak olağandı. Onu o hâle getiren kim bilir bizi ne hâle getirirdi? Hâlimiz meçhuldü ama iyi şeyler umacak kadar saftık. Oysa bu tür gerekçelerle arada ne kadar çok şey okumuş, ne kadar çok kendimizi yormuştuk. O zaman da öyleydi aslında şimdi de. Erken dönem okumalarında usûl tutturmak herkes için zordu.”

“Tedâvüldeki Kitaplar”da buluştuğu onlarca kitap ve yazardan bahseden yazar bu bahsin taşıdığı riskle beraber gerekliliğine ise şu cümleleriyle işaret ediyor: “Beni de bizim kuşağı da etkileyen kitaplardan söz etmenin esaslı bir cesaret işi olduğunu ifade etmek isterim. Okuduklarımızın, yazdıklarımızın arkasında duran ve sonuçta isteyenin devasa külliyat isteyenin de uyduruk bir arşiv olarak değerlendirebileceği bu liste gerçekte dünyaya bakış açımızı, hayatı karşılama biçimimizi ve her şeyden önce de kendi duruşumuzu ifşa eden kıymetli bir hafıza özelliği taşımaktadır.”

Tedâvüldeki Kitaplar on sekiz bölümden oluşuyor. Söze kitabın “mübarek” oluşuna ve gücünü Kur’an’dan aldığına işaretle başlayan yazar sözü tartışmasız tek değişmez hakikat “Kitap”la bitiriyor. Çok farklı alanlara ait yazarlar ve o yazarlara ait kitaplar üzerinden zaman zaman “olan”a zaman zaman “olması gereken”e vurgu yapıyor.

“Rabinson Bir De Namaz Kılsa” da, başka bir dünyanın temsilcisi olan Robinson’un esaslı bir projenin kahramanı olduğuna işaret ederek dikkatli bir bakışın ondaki sömürgeci kibri, ayrımcı duruşu, dogmatik, tahripkâr dili kolaylıkla sökebileceğini ifade ediyor. Bir taraftan da “Biz bu metinlerdeki derin imaları, bu kitaplardaki manipülasyonları fark edecek bir müfredatla ne zaman haşir neşir olacaktık?”diyerek derdi olan bir insanın hayıflanmasını işittiriyor.

“Mağdur Kahramanlar Aynı Hizada” bölümünde, “Minyeli Abdullah”la “Türkiye bağlamında yaşanmış ve yaşanmakta olan fiili müsadere süreçlerini Mısır üzerinden sahici eşleştirmelerle okura yansıtma” çabalarına ve aslında sindirilmişliğin, içe kapanmanın, örtük dilin, simgesel-metaforik bir söylemin, güven sorununun, sürekli otokontrolün, bütün yapıp ettiklerini bir ilkeyle ilişkilendirme hâlinin bu romanla sınırlı olmadığına da özellikle vurgu yapıyor.

“Tedâvüldeki Kitaplar” bölümünde Şule Yüksel Şenler’in “Huzur Sokağı” ile ileride pek çok Müslümanın oluşturmaya çalışacağı yeni bir steril mahalle havasının kitap üzerinde modelleme çabasına dikkat çekiyor.

“Fî Tarihinden Beri”, evde öğrendiklerimizle okulda öğrendiklerimizin nasıl çeliştiğine dair örnek bir sunumun yer aldığı müstesna bir bölüm adeta. “O günlerde resmî tarih diye bir şey yoktu, ya yalan söyleyen tarih vardı ya da gerçek tarih. Bizim aramızda dolaşanlar malumat kabilinden değildi, haktı ve gerçekti. Ama biz onları gün orta yerde çıkarıp kimseye gösteremezdik. Sırlara vakıftık ama ağzımızı açarsak yanardık.”

“Ali’nin Cenkleri” içimi acıtan yaşanmışlıklarıma atıflar yapılan bir bölümdür. Dini temel kaynaktan öğrenmiş olmak adına, yüzyıllardır bu havza içinde kendine yer bulmuş, nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelmeyi becerebilmiş biraz tarih, biraz mitolojik, biraz fantastik iz taşıyan renklerin, desenlerin, nakışların büyük bir hınçla itibarsızlaştırılarak nasıl yok edilip dinin tatsız-tuzsuz, renksiz- kokusuz, kuru, kupkuru bir hâle getirilişinin Hz. Ali’nin cenkleri üzerinden hikâyesi anlatılıyor. “Bilmem bizim çocuklar Hayber Kalesini okusalar Ali’yi defterlerinden silerler mi? Artık onların düşsel dünyaları Harry Potter’a emanettir. Melekler açıklanmaya muhtaçtır, Hızır kapıları asla çalamayacak bir dilencidir.”

“Karantina”, insanın içinde onarılmaz hasarlar açan, dağıtan, parçalayan okumaların örneklendirildiği bir bölümdür. Süleyman Uludağ’ın “İslamın Düşünce Yapısı” yazarın büyülü dünyasını altüst eden bir kitap olmuştur. Üstelik bu kitap, okunmak için istif edilen onca kitabın arasından “en iyisi mi bundan başla okumaya” diye bir ağabey tarafından ısrarla liste başı yapılmıştır.

“Yeniden İnanmak”ta yazarın din ile olan irtibatının dilinin de işleyişinin de değişim göstermeye başladığı bir sürece atıf vardır. O günlerde bir ideoloji olarak takdim edilen İslam’ın aslında ne olduğunu anlaması için Şerif Mardin’in “Din ve İdeoloji” adlı kitabıyla karşılaşmasına kadar din dilinin değişimine katkıda bulunan kitaplarla karşılaşması mukadder olacaktır. “Memleket bilincim Namık Kemal’in Vatan’ıyla, Nazım Hikmet’in Memleket’iyle, Necip Fazıl’ın Sakarya’sıyla eşleşmeye daha yeni yeni başlamışken şimdi başka bir tanımlamayla karşı karşıya gelmiştim.”der; Mevdudi’nin “İslam’da Hükümet” adlı eserini okuması üzerine.

“Ağa Beyler”de bugün de bir kısmı halen hayatta olan yedi güzel adamdan bahsedilir. “Örgütlü Retorik”te Necip Fazıl ele alınır. “Yaşanacak Bir Zaman”da Muhammed Hamidullah vardır. “Naif Dokunuşlar”da Mevlana. Şerif Mardin, “Artık Başka Bir Şeydi Yaşanılan”da kendine yer bulmuştur ve yazarın doktora çalışmasında din anlayışı incelenen altı aydından biri olmuştur. Oysaki Şerif Mardin yeterlilik sınavı için yazarı karşısına alan jüri üyeleri nazarında “İslam’dan anlamayan” birisidir. Başka coğrafyalar için yazılmış olması hasebiyle bu coğrafyanın kaderiyle örtüşmeyen Fizilal-il Kur’an’ın, kıymeti harbiyesi örselenmeden bu topraklarda açtığı yaralar “İşaret Levhaları”nda yer alır. “Gramer Özeti” ise “Kitap”ın son zamanlardaki serencamının hikâyesidir. Onu yüzünden dahi okuyamadığı halde hayatının her alanına dâhil edenler/etme gayreti gösterenler ile elinde cetvel, kalem her bir satırını çiziktirdiği halde hayatının hiçbir alanına dâhil etmeyenlerin/edemeyenlerin seyri vardır. Hâlbuki “O hacı emmiler o temiz ruhlarıyla Kur’an’ı anlamaya yönelseler, bu gençler heyecanlarıyla kalplerini Kur’an’a hamletseler ne güzel olurdu.”

“Tedavüldeki Kitaplar”da bu bölümlerin yanında “Kot”, “Babamın Namazı” ve “Ne Hikâyeler Var” başlıklı üç bölüm daha vardır. Bunlar, yatağında akıp giden durgun suyun önüne konularak hem yolcuların bir menzilden bir menzile ulaşmalarını sağlayan bir basamak hem de suyun kendisine çarpmasıyla suyu cûş u hurûşa getiren bir coşturucu görevini üstlenmiştir.

Bu kitaba ait metinlerin sosyal medyada paylaşılmaya başlandığı demlerde bir şeyi fark etmiştim ki isimleri ve eser adlarıyla tanıdığımız birçok yazarın aslında tam olarak ne “ne dediklerinden” ne de “ne demediklerinden” haberdarmışız. Onlar ve eserleri hakkındaki kanaatlerimizin çoğu kıyl u kalden ibaret imiş. Hele ki belirli isimler için ben bunu kendi adıma büyük bir ayıp telakki ettiğim için o günden bu güne üzerimdeki bu ayıptan azat olmaya çalışıyorum. Çevremdeki insanları çeşitli kitapları okumaya teşvik etmekle birlikte bu kitabı öncelemelerini özellikle tavsiye ediyorum. Çünkü “Tedavüldeki Kitaplar” benim için makûs talihimi değiştiren, hayatımın sıradanlığını fevkaladeleştiren bir dönüm noktası hüviyetindedir.

Dili ile oldukça zevkli, üslûbu ile oldukça akıcı ve içeriği ile oldukça doyurucu bulduğum “Tedavüldeki Kitaplar”ın yazarı, zaman zaman “akademiden uzaklaşıyor” olmak gibi ithamlara maruz kalsa da kendisinin, belki iyi niyetle ama gafletle olduğu kesin olan bu sözlere asla itibar etmeyeceğine ve çıktığı bu yolda kararlılıkla adım adım ilerleyeceğine adım gibi inanıyorum. Bizleri eserleriyle müstefit ettiği için kendisine çok ama çok teşekkür ediyorum.
184 syf.
Kavramlara yüklediğimiz anlamlar doğrultusunda insanlığımızı inşa veya imha ediyoruz. Kavramların içini nasıl doldurduğumuza muadil olarak ortaya bir insanlık hâli koyuyoruz. Kavramlarla düşünüyor, kavramlarla konuşuyor, kavramlarla yaşıyoruz. Bu nokta-i nazardan baktığımız zaman Mahir Zaman’la Yakaza Hâlleri dostluk, muhabbet, gurbet, vefa, aklıselim gibi sosyal veya kişisel hayatımızın niteliğini ve netliğini belirlemesi açısından hayati öneme haiz kavramların kendi dünyamızdaki karşılıkları ile yüzleşme imkânı verirken yazar Necdet Subaşı’nın dünyasındaki karşılıklarına da vakıf olma fırsatı sunuyor.

Kitap, yazarın ulusal bir kanaldaki programda yapmış olduğu konuşmalarının çözümlenerek metne dönüştürülmesiyle vücut bulmuş. Masa başında oturarak ve önceden kurgulanmış olarak belli bir plan dâhilinde yazılmış metinlere asla haksızlık etmek istemem. Ama -sureta tek kişilik de olsa- kıvamını bulmuş bir muhabbet ortamında yürekten sökün ettiği çok aşikâr cümlelerin kanatlanıp konacağı mahal, hilafsız yine yürekler oluyor; bu ister o cümleleri dinlerken olsun isterse metne dönüştürülmüş hâliyle satırlardan okurken, fark etmiyor.

“Önce söz vardı!” hakikatinden mülhem olsa gerek, ilkin “konuşmak” mevzuu ile selamlıyor bizleri Mahir Zaman. Bir konuşmanın muhatabın kalbinin kulağına intikalini sağlayan; fikir, zihin ve ruh dünyasında inikâsını görmeyi mümkün kılan ve o konuşmayı benzeri binlercesinin arasından çekip çıkararak sıradan olmaktan kurtaran bir sırrı afişe ederek ilk takdimini gerçekleştiriyor. “Size bir şeyler söyleyeceğim; ama bütün bunları benim de duymam gerekir.” diyerek alışkın olduğumuz tutum ve davranışların dışında başka bir şey telkin ediyor. Zira biz daha çok hatiplerin kendilerini muaf tutarak söz alışlarına, muhatapların da kendilerini devre dışı bırakarak zihinlerinde çağrışımla gezinip duran kişiler üzerinden dinleyişlerine aşinayız. İğneyi kendimize batırmak aklımızın ucundan geçmezken çuvaldızı her önümüze gelene saplama konusunda pek heveskârız. Ama belki ‘ağzımızdan çıkanı kulağımız duysa’ öğretmeye çalışırken öğrenmeyi de başaracağız.
Konuşmak, artı ve eksileriyle çok boyutlu olarak ele alınıp irdeleniyor. Konuşmanın önemli olduğuna vurgu yapılırken bir o kadar değerli olan “susmak” da unutulmuyor. Gerçi konuşmaktır bazen bizi bin pişman eden, bazen de susmaktır. Konuşarak kırıp döktüğümüz zamanlar olduğu gibi susarak zehir kattığımız hakikatler de olur ve unutmamak gerekir ki konuşuşlarımız ve susuşlarımız için bu dünyada olmasa bile öte dünyada bir hesap soran mutlaka bulunur.
Kişi kendini ele verir konuşmaya başladığı zaman, bundan imtina edemez; çünkü heybesindeki ne ise odur açıldığında ortaya dökülüp saçılan. Ondandır ki kimilerinin konuşmaları “kitabın ortasındandır”, onlar hakkı ve adaleti tutup hâkim kılmaya çalışanlardır. Kimilerinin konuşmaları ise “bedenlerinin dahi onaylamayacağı” şekilde ortalıkta savrulan kuru laf kalabalıklarıdır. Hâlbuki konuşmaların içine akıl, duygu, vicdan ve kalp mutlaka dâhil edilmelidir; bunların hesaba katılmadığı sözler, ruhsuz birer ceset mesabesindedir.

Konuşmak mevzuunda bizi bekleyen bir sıra dışı davet de kendimizle konuşmak hususunda geliyor. En büyük kusurlarımızdan biridir, kendimizi kulak ardı etmek. Başkalarına ses veririz, onların sesine de kulak; ama söz konusu kendi iç dünyamız olunca, nedense orada olup bitenlere kayıtsız kalmayı, ne ses vermeyi ne de oradan gelen seslere kulak kabartmayı tercih ederiz. Yazar Necdet Subaşı’nın en bariz özelliklerindendir ve hemen hemen her kitabında da rastlamak ihtimal dâhilindedir; ara ara denkleri çözmek, naftalin kokuları arasındaki bohçaları karıştırmak, kapanmış defterleri açmak… Bu, onun hayatında enfüsi âlemine yaptığı/yapacağı seyahatlere denk düşer. Reel dünyada gezmeyi, görmeyi, farklı coğrafyalara, farklı yaşam tarzlarına tanıklık etmeyi ve buralardan beslenmeyi çok önemseyen yazar, bunu kendi iç dünyasında da, asla yalan konuşmayan ve kandırılması da mümkün olmayan vicdanının çıkarımlarına rastlamak, onun hükümlerine ram olmak adına ertelemeksizin mütemadiyen yapar.
Reel dünyadaki seyahat, aslında farkında olalım ya da olmayalım hepimizin kendimizi içinde bulduğumuz bir süreç. Nihayetinde dünyaya gözlerimizi açtığımız an, hatta biraz daha geriye gidecek olursak anne rahminde varlığımız teşekkül etmeye başladığı andan itibaren hepimiz yolda olmaya hüküm giymiş yolcular mesabesindeyiz. “Yol” konusu üzerine yaptığı yolculukta yazar, yolun bir amaç değil hedeflerimize vasıl olabilmek için kullandığımız bir araç olduğuna özellikle dikkat çekiyor. Hedefimizi de ima yollu da olsa Sezai Karakoç’ta olduğu gibi ilk yolculuğumuzun başlangıç noktası olan Cennet olarak gösteriyor. Bunun için yolda olmak ve hedefe kilitlenmek önemli. Farklı yollara sapmamak, yoldan çıkmamak ve her daim bize mukayyet olması için “önce refik sonra tarik” mottosunu hatırlatarak iyi arkadaşlar edinmemizi, salihlerle beraber olmamızı tavsiye etmekten geri durmuyor. Çünkü yollar var çeşit çeşit. Yine yollar var, menzilleri farklı farklı. Hedefine ulaşanlardan olabilmemiz için vakti idareli ve itinalı kullanmamız gerektiğine de dikkat çeken yazar yolda olmanın, yolcu olmanın değişimi ve farklılıkları da beraberinde getirdiğini ifade ediyor. İnsanın bulunduğu ortamdan uzaklaşmaya başlamasıyla birlikte hiç aşina olmadığı yüzlerle, hiç alışkın olmadığı meşgalelerle, hiç görmediği güzelliklerle karşı karşıya kalması ve rutinin dışına çıkması bir yerde insanın dikey bir büyümeyi gerçekleştirmesini de sağlayabiliyor. Bu durum, “seyahat edin, sıhhat bulun” sözünün de tahakkukuna imkân veriyor.

Yol/yolcu üzerine hâlâ yanık türküler yakılmakta mıdır ya da önceden yakılanlar dillerde hâlâ aynı yakıcılıkta terennüm edilmekte midir; bilmiyorum. Artık ne gidenin kalanlara bir “Allahaısmarladık!” demeye gerek duyduğu ne de geride kalanların gidenleri uğurlamak için herhangi bir teşebbüste bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz? Bilinmezliklere kulaç atmak demeye de gelen yolculuklarımız boyunca dua, en çok ihtiyaç duyacağımız manevi bir erzak iken gidenin dua talep etmemesi, kalanın da gidenin ardından dua göndermemesi daha korunaklı bir dünyada yaşadığımız için midir; yoksa yolculuklarımızın kutsal olanla irtibatının zayıflamasından mıdır? Galiba en güzeli, yazarın da hitâmuhû misk kabilinden sözüne kendisiyle nokta koyduğu ayeti dillerimize yerleştirmek olacaktır: “Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrattıklarının yoluna değil!”

Yolculuğu gerek ilk aklımıza gelen yalın anlamıyla gerekse bir metafor olarak kullanmış olalım; fark etmeyecek bir şekilde yolculuklarımızın her türlüsünde birilerinin rehberliğine ve danışacağımız akıllara ihtiyaç duyarız. İstişare etmek, başkalarının akıllarından istifade etmek suretiyle daha güzel, daha doğru, daha isabetli olanı tercih edebilmek adına yapılması her zaman tavsiye edilen bir davranıştır. Öyle ya, danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmıştır. Tamam, akıl akıldan da üstündür. Ama sürekli başkalarının aklına ihtiyaç duymak, hatta bunu kimi akılların tasallutu altında kalmayı göze alacak kadar abartmak ve kendi aklımızı yokmuş hükmü verecek şekilde devre dışı bırakmak ne kadar doğru olur?
Aklıselim üzerine söz alan yazar, bugün bizim en çok ihtiyacımız olan şeylerden birinin “kendi aklımız” olduğunu ifade ediyor. Başka akıllara gösterdiğimiz rağbeti kendi aklımızdan esirgediğimizi, hâlbuki özen gösterirsek, üzerinde yeterince durursak, aklımızı gözden geçirir, dinlendirir, yeniler, tazeler ve ihya edersek bize hiç ihanet etmeyeceğini, asla kalleşlik yapmayacağını, kalbimize asla pusu kurmayacağını, bizi yok yere yormayacağını, yok yere üzmeyeceğini neredeyse garanti derecesinde vadediyor. Son darbe girişimine tanık olmuş bir millet olarak bugün 15 Temmuz’u hâlâ bütün sıcaklığıyla hissederken ve meydana getirdiği tahribatlar hâlâ tam olarak giderilememişken, yazarın aklımızı kullanmak üzerine nadir rastlanacak türden tavsiyelerinin ne kadar elzem ve hayata geçirilmesine ne kadar ihtiyacımız olduğu ortadadır.

Hayatının her ânında, müntesibi olduğu dinin kendinden istediği üzere mutedil olmaya gayret eden yazar, akla değer yükleme konusunda da bu hassasiyeti gözetiyor ve aklı devre dışı bırakmayı reddettiği gibi onu ilah konumuna çıkaracak şekilde orantısız değer yüklemeyi de reddediyor: “Ne onunla tartışmasız her şey ne onsuz bir şey.” Ancak ifrat ve tefritten muhafaza olunmuş bir aklın aklıselim olabileceğini, bunun için de her türlü aşırılıklardan, abartılardan olabildiğince uzak tutulması gerektiğini dile getiriyor.
Bugün aklıselim kavramı yerine kullanılmaya çalışılan “sağduyu” kavramına de değinen yazar; bu kavramın yerli yerinde kullanılmasının önemine işaret ederek iki kavram arasındaki ince farklılıklara temas ediyor. Sağduyu kavramının bugünkü kullanımında sanki örtük bir “yutkun”, “yut”, “bağlan” anlamlarının mündemiç olduğunu, sağduyuyu telkin edenlerin ise gizli birer zalim, uyanık birer numaracı, tekin olmayan birer oyuncu olduklarını düşünüyor ve tam da bu noktada aklıselimimizin işlevsel hâle getirilmesi gerektiğini ihtar ediyor.

Her aklın aklıselim olmayı beceremediği gibi biz de etrafımızdaki her kişiyle dost olmayı, dost kalmayı beceremiyoruz. Kimdir dost? Dost; kendine güvenilendir, koşulsuz pazarlıksız sevilendir, menfaatler doğrultusunda beklenti içine girilmeyendir. Gerektiğinde acı söyleyendir, gerçeği gizlemeyendir, yalan nedir bilmeyendir. Arkandan iş çevirmeyendir. Gizli bir ajandası olmayandır. Hesaplı kitaplı davranmayandır. Ayna olmayı bilendir. Eksiklikleri ifşa eden değil giderendir, kusurları dile dolayan değil örtendir. İyi/kötü gün ayırt etmeden her daim yanında olduğunu hissettirendir. Terk etmeyendir, terk edilmeyendir. Dostluk, tarifi cümlelere sığmayan, ifadeye kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir yüce hâldir. Dost sahibi olmak emsalsiz bir zenginliktir, kendine dost bildiklerine senin de dost görünmen tarifsiz bir sevinçtir. Bunun beyanı ise dostluğun kavileşmesi, muhabbetin ziyadeleşmesi için Efendimiz (sav) tarafından yapılmış bir tavsiyedir.

Cengiz Aytmatov, Al Yazmalım Selvi Boylum adlı unutulmaz eserinde sevgiyi, “Sevgi emektir.” diyerek iki kelimelik kısacık bir cümleyle tarif eder ve noktayı koyar. Mahir Zaman da emeği dostluk için önceler. Dostların sık sık ziyaret edilmesi gerekir; çünkü üzerinde yürünmeyen yollar, diken ve çalılıklarla kaplanır. Dostlukları hatırlamak, akılda tutmak ve gönülde de korumak gerekir. “Ağlanacak, üzerine yas tutulacak bir şey varsa bunların başında insanın bir dostunu ‘sağken’ kaybetmesi gelir.” der yazar ve insanın yüreğini deler geçer. Nice dostluklar vardır; yıllarca yedikleri içtikleri ayrı gitmemiş, dost/dostluk denince “tam da sizinki gibi” denilerek parmakla gösterilmiş, ama gün gelmiş her şeyin bir yalandan ibaret olduğu zehabına sürükleyecek şekilde nihayetlenmiş. Dostluklardan yana emin olabilmemiz için “insanın önce kendini dost tutabilmesi” gerektiğini söyleyen yazar bir kez daha duymaya alışkın olduğumuz klişelerin dışına çıkar. Yazara göre bir insan kendiyle barışıksa, aynaya bakabilecek bir yüze sahipse, kendiyle konuşmaya da cesareti varsa ancak o zaman onun dostluğundan yana da emin olunabilir.

Teknolojinin alıp başını gittiği, iletişimin son derece hızlanıp çeşitlendiği günümüz çağında görünür olmak ve gündemde kalmak arzusu neredeyse yedisinden yetmişine herkesi kuşatmış durumda. Bunun için insanlar her türlü yolu meşru görüyor, her türlü davranışı mubah sayıyor. Sıradan olmaya kimsenin tahammül edesi yok, sıra dışı olmak içinse yapamayacağı şey yok. “Sıradan” ve “sıra dışı” kavramlarıyla ilgili düşüncelerini paylaşan Mahir Zaman, her iki kavramla da ilgili uç noktaları göstererek ruhumuzu gerer ve bu gerginlikten sağlam ve sağlıklı bir çıkarım yapmamızı ister. Sıradan hayatlar ve insanlar çoğu zaman dayanılması ve katlanılması zor yükler olarak tasavvur edilir. Onun içindir ki sıra dışı olmanın ve sıra dışı yaşamın özlemi çekilir. Hâlbuki kimi zaman sıradanlığın içinde insan, kendini kendisi olarak hisseder. Çünkü sıra dışı olma çabası, beraberinde marjinalliği, artistliği, züppeliği ortaya çıkarma; takıntı bilgileri, emanet düşünceleri, uygunsuz davranışları, özensiz söylemleri hayata aktarma riski taşır. Üstelik bu tür ucube manzaralar yüzünden gerçekten bir arayışın, samimi bir çabanın içinde olanlar da kaynayıp gider. Yazar burada can alıcı soruyu sorar ve der ki: “Farklılığımı ben mi kanıtlamak durumundayım, yoksa başkaları mı bilmeli bendeki farklılığı?” İlerleyen bölümlerde de bu sorunun cevabını yine kendisi verir: “Farlılığını ben anlayayım, sendeki kaliteyi, değeri, beni uçuracak, beni koruyacak, beni besleyecek, beni kollayacak şeylerin sende olduğunu ben fark edeyim.”

İnsanların nazarında konuşulanları dinlemenin ya da bir kitabı okumanın türlü türlü saikleri vardır. Kimileri için konforu bozmayan, ezberleri yerle yeksan etmeyen, bütün bilinenleri çöpe atmayan hiçbir sözün değeri yoktur. Söz adamı sarsmalıdır, söz adamın beynini yakmalıdır. Kısmen haklı ve doğru tarafları olabilir bu önerinin. Ama zannımca dinleyicinin veya okuyucunun sözden tek beklentisi bu değildir. İnsanlar dile getiremedikleri, sese ve söze dönüştüremedikleri iç seslerinin ete kemiğe bürünmüş hâliyle rastlaşmak için de söze yönelirler. Çünkü herkesin duygu ve düşüncesini bütün berraklığıyla ortaya koyma kabiliyeti yoktur; hatta kimi zaman içinde bulunduğu durumun dahi adını koyamazlar. İşte bu insanlar tam da gönüllerinden, yüreklerinden, zihinlerinden geçen şeylerle karşılaştıkları zaman artık ne konuşanın sözü boşlukta kaybolur ne satırlardaki yazı havada uçuşur, gelir hepsi ayrı ayrı, muhatabının gönül tahtındaki makamına kurulur. Mahir Zaman’ın önyargı hakkında söyledikleri de bu türden.

Önyargı gözümüzün önünde bir perde, hakikatin önünde aşılması zor bir kocaman set. İkili ilişkilerimizden uluslararası ilişkilere kadar uzanan bir tesir alanı var. O yüzden yol verildiği takdirde sadece kendi sınırlı dünyamızı değil koskoca bir gezegeni bile cehenneme çevirmeye muktedir. İnsanların din, mezhep, meşrep gibi bir tercih sonrasında veya ırk, renk, millet gibi herhangi bir tercih söz konusu olmadan dâhil oldukları bir mensubiyetten dolayı hakaretlere uğraması, yerlerini yurtlarını terk etmeye mecbur bırakılmalarıyla hayatın kendilerine zehir edilmesi, hatta hayatlarına dahi kastedilmesi önyargının marifeti değil de nedir? Dinimizin öğretilerinden hareketle Müslümanlar olarak takva ölçüsü dışında bir üstünlük düsturumuz yoktur, elhamdülillah. Ama yazarın da dikkat çektiği üzere “Buralardan beslenen, etnik aidiyetlerden yola çıkarak insanları birbirine kırdıran, gerçekte birbirine eşit olarak yaratılmış insanların bilumum farklılıklarını kullanarak o farklılıklara yatırım yaparak daha ileri gidip onları birbirine düşürerek iş tutanlar var.” Önyargılardan beslenen, önyargılarla idare eden ve bunlarla yaşayan bir mekanizma var. Doğru, bir düşünürün dediği gibi “Önyargıları yok etmek, atomun çekirdeğini parçalamaktan daha zor.” Ama bir Müslüman olarak bizim birbirimize karşı nasıl önyargılarımız olabilir? “Bir Müslüman bir başka Müslümana nasıl kıyabilir? Bir Müslüman başka bir Müslümanın gururla taşıdığı aidiyetine nasıl saldırabilir?” Bu soruların izahı yoktur yazarın nazarında. O yüzden dışarıda olup bitenleri bir tarafa bırakarak “Sen nasıl bakıyorsun kendine? Sana nasıl bakıyorlar? Bir bak bakalım!” der.
İnsanın en çok kör ve sağır kaldığı, hemen dizinin dibindekiler olur bazen. En çok ihmâl ettiği de en yakınındakiler. Buna insanın “kendisi” de dâhildir. Dünyayı yakalamaya, bütün sorunlara el atmaya, türlü türlü dertlere deva bulmaya çabalayan insanoğlu bir yol durup kendine bakmayı, ruhunun derinliklerine dalmayı, kalbinin mahzenlerindeki yüzleşmelerle, gerilimlerle, çatışmalarla, itiraflarla, günahlarla, sevaplarla karşılaşmayı ve orada olup bitenleri anlamaya çalışmayı, “bir ben vardır benden içeru” diyen Yunus’un işaret ettiği gibi kuytu köşelerde kalmış kendisiyle tanışmayı pek aklına getirmez. Çünkü insanın en zor yolculuğu “kendini bilmek” adına yaptıklarıdır. Zira o bilişler, beraberinde bütün akışları sekteye uğratacak şekilde yeniden inşayı, köklü bir tamirat ve tadilatı gerektirebilir.

Kişinin kendini bilmesi önemlidir; çünkü kendini bilen haddini de bilir. Kişinin kendini bulması önemlidir; çünkü kendini unutanı Allah da unutur. Kimi insanlar manevi hastalıklarla muallel ve günah kirleriyle kapkara kesilmiş kalpleriyle karşılaştıkları zaman onu tedavi etmeyi ve her türlü urdan, kirden arındırmayı göze alamadıklarında başkalarının ayaklarının tökezlemesi, dillerinin sürçmesi ve kalplerinin kayması üzerinden kendilerini aklamaya ve sanki sütten çıkmış ak kaşıklarmışçasına kendilerini arı duru göstermeye çalışırlar. Hâlbuki insanın, büyük küçük demeden her şeyin kayıt altına alınarak “Kendi kitabını oku!” denecek vakit gelip çatmadan kendine dönmesi ve özüne kavuşması elzemdir. Yazarın da ifade ettiği gibi bunun için tefekkür, murakabe ve muhasebe gereklidir ve “İnsanlık hâlimiz ancak kendi müdahalelerimizle değişebilir.”
İnsanların hakkında sıkça aldandıkları bir emanet vardır, uhdelerine tevdi edilmiş olan. Kimilerinin, hakkını teslim edebilmek için son derece titizlendiği kimilerininse bir an önce harcayıp tüketebilmek için türlü yollara tevessül ettiği. Zamandan bahsediyorum. Her ne kadar sınırsız gibi görünse de her bir insan -hatta her bir varlık- için belirlenmiş bir miktarı olan ve zayi edildiği takdirde de telafisi mümkün olmayan. Mahir Zaman da zamanın ruhundan bahsediyor. Negatif veya pozitif olmasından ziyade nötr bir kavram olduğuna dikkat çekiyor. Zamanın ruhu bunu gerektiriyor, denilerek bize dayatılan şeyler karşısında gerektiği takdirde direnç göstermemizi tavsiye ediyor. Bunun yanında içinde yaşadığımız dünyanın akışından haberdar olmamız gerektiğine de işaret ediyor. Ne nostaljiye kendini kaptırarak geçmişte kalmak ne de ikna olunmuş bir ütopya içinde geleceği hayal ederek öylece durmak, aslolan ânın içinde yaşamak, bugünün dünyasında bir yer bulmak, kendini bugünün dünyası içinde açıklamak. Yazar; ne “Eski araçlarla, eskimiş tecrübelerle, eskide kalmış âlet edevatla, bitmiş tükenmiş, enerjisi kalmamış düşünce biçimleriyle biz şu önümüzdeki köprüyü geçebilir miyiz?” sorusuna olumlu cevap verir ne de “Peki, biz onları şu ya da bu şekilde ihmal ederek, şu ya da bu şekilde arkamızda bırakarak bir yere gidebilir miyiz? Hangi köklere yaslanarak, hangi dallara tutunarak, hangi sütunlara bel bağlayarak bütün bu meşakkatli yolculuğun hakkından geleceğiz?” sorusuna. Bu yüzden ona göre zamanın ruhunu kavramak, içinde yaşadığımız dünyanın şekilleniş biçimini, koordinatlarını, belli başlı parametrelerini, egemen paradigmalarını, söylemlerini, ideolojilerini anlamak çok önemlidir.

Zamanın ruhu olur da kelimelerin olmaz mı? Canlılar ruhlarını teslim edince ölürler de kelimeler ölmez mi? Sözlüklerimizde yer almasına, dillerimizde de telaffuz ediliyor olmasına rağmen ruhunu kaybettiği için bir ceset mesabesinde olduğunu düşündüğüm kelimelerdendir muhabbet. Kalıplaşmış bir söz vardır ya, “anlatılmaz, yaşanır” diye. Muhabbet de onun gibi bir şey. Onu daha önce bir kez tatmış ve yaşamış olanlar onu hâlâ yaşatmaya çalışıyorlardır sınırlı imkânlarıyla da olsa, zor şartlar altında. Ama ya ondan hiç haberdar olmayanlar… Kendi ıssız köşelerine çekilerek, sanal âlemdeki sahte dostların sahte ilişkilerinden, sahte sevgi gösterilerinden başka bir şey görmemiş, bilmemiş, tatmamış olanlar… Neyi, niçin isteyecek! Neyin peşine niçin düşecek! Hâlbuki bizi olgunlaştıran, bizi onaran, bizi besleyen, bizi kendimize getiren muhabbet ortamlarıydı. Dinlemeyi unuttuk biz ilkin, ardından da muhabbeti yitirdik. Her zaman fiyakalı konuların olmasına gerek yoktu aslında muhabbetin bize iyi gelmesi için. Sevdiğimiz insanlarla, kendimizi rahat hissettiğimiz bir ortamda olması yeterliydi. Çünkü biz birbirimizi Allah için severdik, sevdikçe de imanımızı ziyadeleştirirdik.

“Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, elli dirhem fazla gelmiş ayrılık!” der Karacaoğlan. Gurbet; kendi bağlamından, kendi evreninden kopup giderek âdeta kolsuz kanatsız kalan için olduğu kadar orada olanın yolunu gözleyen için de en az onun hissettiği kadar zordur. O yüzdendir ki türkülerimizin ağırlıklı konularından birini de gurbet oluşturur. Fakat yazarın da ifade ettiği gibi gurbet sadece coğrafi boyutta gerçekleşmez. Kültürde, düşünce dünyasında olan gurbetlerden de bahsedilebilir. Yalnız insanın kendi içinde yaşadığı gurbet onu en çok zorlayan boyutudur. İnsanın kendinden uzaklaşması, kendine yabancılaşması, kendiyle arasına mesafe koyması… Böylesi durumlarda birilerinin elimizden tutup bizi içinde kaybolduğumuz dehlizlerden tutup çıkarmasını ve bizi alıp kendimize getirmesini bekleriz. İnsanın uzaklara gitmesine gerek kalmadan kendini gurbette hissetmesine sebebiyet veren bir diğer husus da kendini anlayan insanların arasında bulunamaması, ortak duygu ve düşüncelere sahip olan insanlardan uzak düşmesidir. “Sıkı bir derttir gurbet!” der yazar ve ilave eder. “Gurbetin ağırlığını onunla hesaplaşarak, geldiğimiz yerleri unutmayarak ve oralara dönmeyi planlayarak ancak aşabiliriz.”

Peygamber Efendimizin “Ameller niyetlere göredir.” hadis-i şerifi en kısa şekilde nasıl izah edilebilir, denseydi bunun muhtemel en güzel cevabı herhalde Mahir Zaman’ın dillendirdiği gibi “Hayat biraz da niyettir.” şeklinde olurdu. Çünkü biz attığımız her adımda, aldığımız her nefeste dile getirelim veya getirmeyelim ya da farkında olalım ya da olmayalım, mutlaka iyi veya kötü bir niyeti içimizde barındırıyoruz aslında. İnsanların içinde olanlara vakıf olamamamız bizim açımızdan bir lütuf olabilir; “İyi ki içimizde olanı bir biz biliyoruz bir de Allah biliyor. Karşımızdakinin hayallerini, niyetlerini, tasavvurlarını bilseydik hayat ne kadar zor olurdu.” Ama bizim içimizde olanların ne olduğunu bilmeye başkalarının muktedir olamaması bizim açımızdan sıkıntı oluşturan bir sonuç da doğurabilir. Çünkü böylelikle ben seni kandırabilirim, çoluk çocuğu peşime takabilirim. Yaldızlı cümleler kurup herkesi ardımdan sürükleyebilirim. Alnımı secdeden kaldırmayarak çok büyük bir temsil sunabilirim. Kim nereden bilecek içimde hangi niyetleri beslediğimi! Ama ameller niyetlere göredir, niyetimi ben bilmesem bile Allah mutlaka bilir!

Bizim dünyadaki hedefimiz mutluluk ve huzur değildir, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah’ın rızasını kazanmak da kulların arasına girmekten, onların derdiyle dertlenmekten ve dertlerine çare aramaktan geçer. Gerçek Müslüman sadece kendiyle ilgilenen ve sadece kendi derdine düşen değildir. Öyle olsaydı vahye muhatap olan Peygamberin ilk işi niye soluğu Mekke sokaklarında almak olsundu? Hazır mağaradayken iyice inine çekilir, gece gündüz orada kendini kurtaracak ibadet ve taat ile meşgul olur dururdu. Hâlbuki insan derdi nispetinde değer kazanır, o yüzden yüce dertler edinmeye çabalamalıdır. Âşık Mahzunî’nin dediği gibi, “Sermayem derdimdir, servetim âhım.”

Ama hıza ve hazza odakladığımız için yaşamımızı, dertten öcüden kaçar gibi kaçıyoruz. Derdi dinlersen şahit olursun, şahit olursan dâhil olursun, dâhil olursan müdahil olursun dendiği için olsa gerek, herkes tanıklıktan kaçıyor ve dertleri görmezlikten gelmeyi tercih ediyor. Hâlbuki dert insanı olgunlaştırır, insanı erdem sahibi kılar. O hâlde Mahir Zaman’ın duasına iştirak edelim ve âmin diyelim. “Dertlerimiz daim olsun. Allah bizi dertlerimizden dolayı isyan eden kullarından eylemesin.”

Mahir Zaman, son olarak “vefa” konusunu ele alıyor. Vefa tabii ki sadece İstanbul’da bir semt adı veya bir boza markası değil. Sahip çıkmamız ve üzerimizde taşımamız gereken en büyük erdemlerden. Vefa nedir, kime gösterilir? Biz vefanın neresindeyiz? Her birimizin kendi nefsinde cevabını araması gereken sorulardan… Tartışmasız vefayı en çok hak eden Allah! Peygamberimiz var sonrasında, tebliği ve rehberliği sayesinde yolumuzu bulduğumuz. Ailemiz, geçmişlerimiz, şehitlerimiz, milletimiz, devletimiz, ahitlerimiz… Vefa, sorumluluk yüklenmekle de eşdeğer bir yerde. Göstermemiz gereken her yerde vefalı olmayı nasip etsin Rabbim her birimize.

Mahir Zaman’la Yakaza Hâlleri sanki bir radyo programındaki konuşmaların metne dönüştürülmüş hâli değil de konuşma ortamının insana verdiği sıcaklığı muhafazayla birlikte oturulup yazılmış bir kitap gibi. Zira cümleler o kadar sağlam, konunun akışı o kadar sağlıklı. Mahir Zaman konuşurken insanların muhtemel iç seslerini sık sık dile getirdiği için bunları satırlardan okurken çoğu zaman farklı boyuta taşınıp yazarla/program sunucusuyla karşılıklı diyaloga girmiş havasını yaşamak işten bile değil. İyi ki Mahir Zaman böyle bir program yapmış, iyi ki Mahya istifademiz için böyle bir eseri yayımlamış.
117 syf.
Zamanın Behrinde Ramazan Hikâyeleri, 2014 yılının Ramazan günlerinde kaleme alınmış yazılardan oluşan bir kitap. Basımı da bir sonraki yılın -muhtemelen- Ramazan ayına denk gelmiş. Yazılırken sosyal medyada anında paylaşılan yazıların her birini o süreçte tabi ki birçok kimse gibi ben de okumuştum; ama kitaba dönüşmüş hâliyle okumam için üzerinden üç Ramazanın daha geçmesi gerekiyormuş. Aslında yayımlandıktan sonraki her Ramazan öncesinde bu kitabı okumak için hep bir hevesim olmuştu; fakat demek ki ya yeterli girişimim olmamıştı ya da okumam için en uygun zaman şimdiki zamandı.

 

Doğrusu ne Ramazanın ne de orucun esâmîsinin okunmadığı şu demlerde benim kalkıp da Ramazan Hikâyeleri’ni okuma sevdasına düşmem hiç de yersiz değildi aslında, aksine kendimce oldukça haklı olduğumu düşündüğüm bir gerekçem ve beni onu okumaya yönlendiren oldukça etkili bir saik vardı. Açıkçası kitabı bitirdiğim şu vakitte doğru bir tercih yapmış olmamın bahtiyarlığını yaşarken aynı zamanda aradığımı bulmuş ve amacıma ulaşmış olmamın da tadını çıkartıyorum, elhamdülillah.

 

Okumak, kendi adıma yapabildiğim en anlamlı eylemlerden biri. Ama doğrusu onu da her zaman layıkıyla yapabildiğimden emin değilim. Yeri geliyor, okuduklarım yüreğime dokunuyor, ruhumla beraber aklım, fikrim besleniyor, farklı bakış açıları kazanıyorum, ufkum genişliyor, aslıma rücu etmemi gerçekleştirecek tamirat ve tadilatlarla yeniden inşa oluyorum, kendimi buluyor, kendimi iyi hissediyorum; ama kimi zaman da zihnim bulanıyor, kalbim inciniyor, ruhum yaralanıyor. Tıpkı son zamanlarda okuduklarımın üzerimde bıraktığı olumsuz etkilerle olduğu gibi.

 

Okuduğum yazarlardan bir tanesi,  temel İslam bilimleriyle ilgilenen neredeyse hemen herkesin akademik çalışmalarında müracaat ettiği, tezlerinin haklılığı noktasında referans olsun diye kendisine başvurduğu ve hakkında oldukça objektif bir bakış açısına sahip olduğu ve olabildiğince itidalli yorumlar yaptığı söylenilen bir oryantalist. Merak ettim, ne demiş ne dememiş ben bir de kendi ağzından dinleyeyim dedim, yere göğe sığdırılamayan, hakkında bu kadar övgüler düzülen bu zâta kulak vereyim istedim; ama sonuç benim için hiç beklemediğim bir şekilde tam anlamıyla hüsrandı. Hiç bu kadar zorlanarak okuduğum bir kitap hatırlamıyordum, kitabın her sayfası soru işaretleri ve itiraz cümleleriyle dolmuştu, dolmuştu ama başladığım kitabı bitirmem gerektiği gibi bir ilkenin sahibi olmamdan dolayı da yarıda bırakamamıştım. Nihayetinde kitap bitmişti ama sanki benim de üzerimden kocaman  bir buldozer geçmişti.

 

Zaman hepimiz için çok kıymetli, okumak her ne kadar en çok sevdiğim eylemlerden biri olsa da nihayetinde o da oldukça zahmetli. O sebeple her önüme geleni, zamanımı, enerjimi ve emeğimi heba etmemek adına okumamam gerektiğinin bilincindeyim ve kitap tercihi yaparken de olabildiğince itimat ettiğim kişiler tarafından tavsiye niteliği taşımış olmasına özellikle dikkat ederim. Bu sefer de öyle olmuştu. Bir arkadaşım ısrarla bir kitabı okumamı tavsiye etmiş, hatta bununla da yetinmemiş, kalkmış bir de kitabı almış evime kadar getirerek bana hediye etmişti. Teoloji ile ilgili bir kitaptı, yazarını sosyal medyadan az da olsa tanıyordum, kendisini birkaç yıl önce listeme eklemiş, bir süre yazılarını okumuş ama fikirlerinden hoşlanmayınca kısa sürede takibi bırakmıştım. Şimdi ona ait bir kitapla karşı karşıyaydım. Kitabı elime alınca ilk olarak yazarla ilgili bilgileri okudum mutat üzere. İlginçti, yazar teolojik bir eser ortaya koymuş olmasına rağmen İlahiyat eğitimi almamıştı. Yani her teoloji hakkında yazanın ilahiyat eğitimi alması gerektiği gibi bir şart yoktu, ama ülkemizde söz konusu din olunca ağzı olanın konuştuğu gibi bir gerçeklik de mevcuttu. Önceki tanıklığıma bu durum da eklemlenince ister istemez kitabı temkinle okumaya başladım, ama yazarın meramını anlamak için iyi niyeti de elden bırakmayacaktım.

 

Kitabın ilk bölümünde dikkatimi en çok çeken şey yazarın âdeta matematiksel bir kesinlik içinde fikirlerini sunuyor ve savunuyor olmasıydı. Muhakkak ki baktığı pencere bana çok uzak ve yabancıydı ve -benim nazarımda- ona o pencereden görünen her şey şeklini de rengini de kaybetmiş, asli hâlinden eser kalmamış bir surette görünüyordu. Onun nazarında hakikatin ta kendisi olan her bir düşüncesi, okudukça benim için sadece büyük bir hayal kırıklığı ve kocaman bir tiksinti sebebi oluyordu. Aslında ondaki bu ifsada sebebiyet veren ne pencereydi ne de onun gören gözüydü,  asıl etken ikisine de hükmeden ve olabildiğince kirlenmiş olan zihin dünyasıydı. Söz konusu zihin dünyası olunca ondaki bu mefsedet hâli pencerenin görüş alanına dahil olan mahdut olaylar ve nesneler ile sınırlı kalmıyor, onun ardındaki ve önündeki olaylar halkasını ve nesneler dünyasını da kapsama alanına dahil ediyordu. Dolayısıyla her daim eğri oturuyor, mütemadiyen eğri konuşuyordu. İkinci bölümde dozaj biraz daha artmıştı, üçüncü bölümde ise durum artık hiçbir şekilde bünyemin kaldıramayacağı bir hâl almıştı. Başladığım kitabı yarım bırakmamak gibi bir ilkem elbette vardı; ama tahammülümün kapasitesi de sınırlıydı. Çok akıcı bir dile sahip olmasına rağmen artık elimdeki kitabı okumak istemiyordum. Belki ortalıkta gözle görülen ve bana acı veren bir yara ve bu yaradan akan kıpkırmızı bir kan yoktu; ama daha hassas olan yüreğim, rengi olmayan bir kanla bulanmıştı.

 

İşte ben ruhen tam da bu noktadayken “Ramazan Hikâyeleri” Hızır gibi yetişti. Öğrencilerimle belirli aralıklarla aynı kitabı okuyor ve sınıf ortamında değerlendirmesini yapıyorduk. Kitapların siparişini ben veriyor ve öğrencilerime ulaştırıyordum. Fakat toplu sipariş yaptığım için kimi zaman istediğim kitapların istediğim sayıda tedarik edilmesi mümkün olmuyordu. Son siparişim de iki eksik sayıyla elime ulaşmış, talebime tam olarak cevap veremeyen kitap satış sitesi ise o eksik iki kitaba karşılık fiyatı denk başka bir kitap tercihi yapmam için bana imkân vermişti. Ben de önceden beri listeme dahil etmeyi düşündüğüm Ramazan Hikâyeleri’ni eksik kitaplara karşılık istemiştim. Daha sonra sınıf sayısını gözeterek yeni bir sipariş verecektim. Nitekim verdim, fakat aradan uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen maalesef kitaplarımdan ses çıkmamıştı. Bu arada ben öğrencilerimle eş zamanlı okumayı düşündüğüm için önceden gelen kitabıma da dokunmamıştım. Ama artık beklemenin hiç gereği yoktu. Okuduğum son kitaplar her ne kadar zihnimi bulandırmak gibi bir tahribata sebep olamamışsa da doğrusu gönlümü perişan etmek noktasında epeyce başarılı olmuşlardı. Şimdi benim kaldığım yerden sağlıklı bir ruh hâliyle devam edebilmem için onun bakım ve onarımdan geçmesi gerekirdi. Bu sebeple bir süredir kitaplığımda bekleyen Ramazan Hikâyeleri'ni okumak benim için iyi bir tercih olacaktı.

 

Kitap, her ne kadar “Zamanın Behrinde Ramazan Hikâyeleri” olan adıyla, içerik hakkında kolaylıkla fikir veriyor gibi görünse de aslında pek de öyle değil. Asla, isminin ilk etapta insan zihninde çağrıştırdığı şekilde “eskiden Ramazanlar” diye başlayıp dönemin şartlarının bir gereği olarak Ramazan öncesinde yapılan hazırlıklar, iftar sofralarında yenilenler içilenler, iftar sonrasındaki Ramazan eğlenceleri vs. hakkında dönüp dolaşıp birbirinin muadili görünümünde ve tadında anekdotlar aktaran bir muhtevaya sahip değil. Kitapta tabi ki Ramazan var, oruç var, iftar var, sahur var, teravih var, Kadir gecesi var, sakal-ı şerif var, Ashab-ı Kehf var, bayram namazı var; ama bunlardan çok daha fazlası da var.

 

Aynı zamanda bir din sosyoloğu olan yazarın alanındaki tartışılmaz yetkinliği kitaptaki her bir hikâyenin içinde bariz bir şekilde hissediliyor. Müthiş bir gözlemleme yeteneğine ve eşyayı okuma becerisine sahip olan yazar, ta çocukluğundaki ilk orucundan kendi çocuğu Ali’nin ilk orucuna, ona her daim Tanrı misafiri muamelesi yapıp neredeyse her bir Ramazanı nerede ve nasıl geçirdiklerine dair bütün detayları muhafaza edebilen anne-babasından artık oruç tutmaya takati kalmamış yaşlı anne-babasına, köydeki Ramazanlardan şehirdeki Ramazanlara, sivil ortamda olanından askerî ortamda olanına… kadar, oldukça geniş bir zemin ve zaman dilimine ait olmak üzere Ramazan ve oruç üzerinden kimi zaman kendisinde ama özellikle toplum üzerinde meydana gelen değişimlere oldukça eleştirel bir gözle bakıyor.

 

Edebi yeteneğini akademik başarısıyla mezceyleyen yazar, Ramazan ayıyla birlikte daha da görünür hâle gelen “din”in ve “din adamlarının” ortaya çıkış biçimlerine ve görünüş şekillerine dokundurmaktan asla imtina etmiyor. “Ramazan demek biraz da bu tiplerin pazar bulması demek­ti. Gün bugündür havasında «ne dersem gider» inatçılığıy­la bizi kirletenlere biri bir şey demeliydi.”  Daha kitabın siftah hikâyesi olan “Siftah”ta bile “Gecenin bu saatinde ekranda bir örnek sahur programları benim kalbime iyi geli­yor mu, bilmiyorum.” diyen yazar, Ramazan ayıyla beraber bütün TV ekranlarını işgal eden iftar ve sahur programlarının kalitesini sorguluyor. İkinci hikâye olan “Üstümüze Afiyet”te Ramazan ayının biraz da Kur’an ayı demek olduğunu, bu sebeple bu ayı kaçırılmaması gereken bir fırsat bilerek onunla daha fazla ünsiyet kurmak gerektiğini ima etmeye çalışan yazar, “Bakıyorum da bizim gibi Kitap’la ilgileri akademik/ente­lektüel bağlamların birer sonucu olarak yer yer zorunlu, yer yer de fantastik olanların önerilerine kulakları kapatmak en iyisiydi.” diyerek hayatın rutin akışına bir şekilde teslim olanların yorulmamak, yarı yolda kalmamak adına sözü edilenlerden uzak durmaları gerektiğini vurguluyor. Esra ve Elif’in zamanı sahur değil imsak vaktine ayarlayarak bütün bir hane halkının mükellef bir sofradan aç/susuz kalkmalarına sebep oldukları hikâyenin yer aldığı “Sahur” adlı bölümde ise olur olmaz gerekçeler sebebiyle verdikleri fetvalar ile “dini sulandıranlar” hak etmiş olarak eleştiriden gereken nasibi alıyor. “Bu gevşek hocalara kalsa dert edilecek bir şey yoktu. Tutmasak da olurdu kılmasak da, yapmasak da olurdu atlasak da…” Yazarın, Ramazanı ve orucu bir ömür kesintisiz takip eden, kendileri için asla “alt tarafı bir Ramazan/oruç” olmayıp “Tanrı misafiri” olarak onları daima baş tacı yapan anne babasının sağlık sorunları sebebiyle oruç tutamaz bir hâle geldiklerinde duydukları üzüntünün anlatıldığı ve onların orucun hakkını layıkıyla teslim etmeleri hasebiyle isminin de çok uygun düştüğünü düşündüğüm “İdrak” adlı hikâyede yer alan şu cümleler ise onların bu kıvama ulaşmasında neyin etkili olup neyin olmadığını ortaya koyması açısından çok anlamlı. “Annemin ve babamın oruç üzerine geniş bir okuma lis­teleri olduğunu sanmıyorum. Eminim bu alanda üretilmiş retorikten de edebiyattan da habersizdiler. Dinledikleri her vaaz ya da kendilerini yakalayan her irşat programı, iç dünya­larında kıvamını bulmuş bir maneviyata dokunduğu ölçüde muteberdi. Televizyonda konuşan, bıkmadan usanmadan konuşan, mütemadiyen konuşan ekran hocalarına kulakları kapalı değildi onların. Ama oradan alabilecekleri, oradan alıp bizimle paylaşabilecekleri hiçbir şey olmadığını görür, buna içerler, üzülürlerdi. Bütün ibadetlerinde olduğu gibi oruç­larında da yaşadıkları huzuru, sahip oldukları o muhteşem tadı dayandıracakları bir tane kitapları, atıfta bulunacakları bir tane hocaları yoktu. Oruçlarını tutar, iftarı o minvalde beklerlerdi. Başkalarının oruçla ilgili ileri geri laflarına kulak asmaz, onlar oruçla iflah olmayı, oruçla beslenmeyi ve baş­kalarına da oruçla huzur vermeyi umarlardı.” Yazarın Balıkesir günlerinde yaşadığı vaaz tecrübesinden bahsettiği “Acente” adlı hikâyede yer alan şu cümle ise “Ağlayan, bağıran, riyakârlığı her hâllerinden akan konuşmacılardan bahsetmi­yorum.” yine iyi niyet sömürücülerine yönelik bir eleştiri. Sakal-ı Şerif ziyaretinin de anlatıldığı  “Lüks” adlı hikâyede “Şems Camii’nde yaşadıklarım gerçek bir ruh şöleniydi. Bugün yeniden aynı şeye rast gelseydim, çokbilmiş araştır­macıların iddia ve telkinlerine asla kanmaz, tersine o hengâ­mede yaşadıklarımın sıcaklığı içinde ruhumu teslim etmek isterdim.” diyen yazar, belli ki kimilerinin iddia ve telkinlerine karşı artık karnını tok tutmuş ve kulağını tıkamış durumda. Yazar “Yedi Uyurlar” hikâyesinde din adına din adamı görüntüsündeki insanların yapmış oldukları tahrifatın ortaya çıkardığı zararı âdeta tek bir cümle ile özetliyor. “Bugün anladım ki din her zamankinden daha çok bir istis­mar alanı olarak vesikalı-vesikasız bir sürü insanın elinde her birimize yük olacak şekilde çoğaltılıyor, kirletiliyordu.” Geçmişle bugünün kıyası gibi gördüğüm “Bizim adımıza konuşan bilgiç hocalar yoktu, biz babalarımızın üstatlarına tâbiydik.” cümlesi ise, evlatların ailelerinden koparılmalarına, toplum içinde yalnızlaştırılmalarına, marjinal tavır takınmalarına sebebiyet verenlere bir gönderme niteliğinde.

 

Yazar, günümüz dünyasında din ve din adamlarının bu kadar çok görünür olmasının “dinî olanın değerinin aşınmasına” sebebiyet vermesine karşın eskiden din ve din adamlarının bu kadar görünür olmamasına rağmen “dinin hayatın merkezinde yer aldığı” tespitini yapıyor. Bu sebeple “Benim, dinle-imanla tanışmam söz konusu değildi. Ben kendimi zaten dinin içinde bulmuştum.” “Garip bir keşif havasına düşmeksizin kendimi, beni tamamlayacak bir dinî ortamın parçası olarak görmüştüm.” diyor. “Cemî Cümle” adlı hikâyede babasının, Cilavuz Köy Enstitüsü’nün değer ve müfredatıyla köyün saygıdeğer hocası Danyal Amca arasında nasıl tökezlemediğini anlamaya çalışan yazar, bu sorusunun cevabını da babasının, hep köklerine, baba­sına (yani yazarın dedesine), aile içinde hiç de yapay olmayan dini bütün atmosfere tabi olmasıyla izah ediyor.

 

Dine ait ritüellerin yerine getirilmesinde şekilden ziyade samimiyeti önceleyen yazar, ibadetler hakkında retorik cambazlığına soyunanlardan asla haz etmiyor. Tecvit’i metafor olarak kullanan yazar, tecvit ilmini bilip bilmemek üzerinden ibadetin ruhunu yakalayanlardan sitayişle bahsederken ibadetin ruhunu kaybedenlere zarif zarif dokunduruyor.“Dedem kendi eliyle sardığı sarığıyla imamdı ve İmam Hatip’teki Kur’an hocamızın asla onaylamayacağı bir diyalektle, bütün tecvit kurallarını hiçe sayarak müthiş içli, müthiş samimi bir namaz kıldırıyordu.” “Konya’ya gelene kadar sanki tecvit yoktu hayatı­mızda. Yanık sesle kalbe dokunan bir sesti Kur’an bizim için. Oysa şimdi Kur’an da en az bu şehir kadar girift ve teknik bir metne dönüşmeye başlamıştı. Köyde onunla aramızda hiçbir mesafe yokken şimdi aramıza giren mesafe oldukça ciddiydi. Sanki o güzel tat yerini formasyona bırakmıştı. ” Genelde köy ve şehir Ramazanlarının kıyaslandığı özelde eşraf Müslümanlarının Ramazanlarına da değinildiği “Eşraf” hikâyesinde yazar samimiyetten, içtenlikten uzak eşraf kesimi “Ağır hareketleri, kılı kırk yaran dikkatleri, profesyonel bir ilahiyatçıyı bile gölgede bırakabilecek dinî bilgi ve malu­matlarıyla benim gibiler için tabii ki fazlasıyla sıkıcıydılar. Kıraatten anladıkları gibi tecvitten de anlarlardı. ” diyerek tenkit ediyor.

 

Yazar kitapta, toplumda meydana gelen Ramazan ve oruç algısındaki değişimlere ve bu değişimlerin doğal sonucu olarak pratiğe de yansıyan yeni tarz uygulamalara çok farklı açılardan örnekler veriyor. Geçmişte “Bir kültürün içine doğmak oruçla ayan beyan belli olurdu.” diyen yazar, dinin diğer rükunlarına itibar etmeyenlerin dahi evlerinde orucun capcanlı olduğunu ve hayatı kuşatan bir fonksiyon icra ettiğini söylüyor. Günümüzde ise, özellikle Muğla ve Şavşat üzerinden verilen örneklerle orucun âdeta es geçildiğinden yakınıyor. Cemî Cümle ve Seferi adlı bölümlerde Şavşat’ta bir göbek önceki nesille bir göbek sonrası arasında nasıl bu kadar büyük bir farklılaşmanın meydana geldiğini, helal süt emmiş olmalarına rağmen gençlerin nasıl bu kadar kolay zıvanadan çıktığını anlamaya çalışan yazar, gördüğü manzara karşısında “buralara oruç ya hiç gelmemiş ya da çoktan geçip gitmişti” diyerek hüznünü ifade ediyor. Konu komşunun çocuklarında oruç denilen şeyin ancak dışarıdan hissedildiği Muğla’dayken, ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen Ali’nin ilk tam oruç deneyiminin hikâyesine yer verilen “Uzay” adlı hikâyede yer alan şu cümle yazarın oruç ibadetine verdiği değerin anlaşılması için yeter de artar bile bence. “Ali’nin de oruç vakti gelmişti ve ilerde en az sünnet merasimi kadar önemsenecek bir şekilde onu Ramazanla tanıştırmak gerekiyordu.” Düşündüm de bugün hangi aile çocuğunun ilk oruç tecrübesi için sünnet merasimini önemsediği kadar değilse bile en azından onun birkaç level aşağısında da olsa bir hazırlık girişiminde bulunuyor?

 

Geçmişte Ramazan ve orucun bir Tanrı misafiri gibi algılanıp gözetilerek beklenirken günümüzde muzip ve aylak dindarlığımızın bizi “Hayırlısıyla gitse de bir kurtulsak!” noktasına getirdiğini beyan ediyor yazar yine kitabında. Bu halet-i ruhiye içinde tutulan oruçların ise bizi tutmadığı, sabrı öğretmediği, fakir fukarayı gözetmeye yönlendirmediği, empati yaptırmadığı, haya duygusu kazandırmadığı, kısacası orucun tutulduğu fakat amacın hasıl olamadığı ifade ediliyor. Hâlbuki idrak edilebilseydi oruç, insanı aç tutarak her şeyden önce bir ömür boyu idare edebileceği maneviyat ile besleyecekti.

 

Çocukluğundaki Ramazanlarda her bir gecesinde bir başka camiye giderek teravih namazını eda etmeye çalışan yazar, “Şimdi hangi çocuk koca bir Ramazanın her gecesi için ayrı bir cami planlamakta ve teravihe koşmaktadır? Duysam sevineceğim ama sanmıyorum.” diyerek yine Ramazan pratiğinde meydana gelen değişimlere çocuklar üzerinden de bir örnek veriyor. Bu arada kitapta yine iftar sofralarından misafir kabullerine, misafir kabullerinden bayramlaşmaya kadar daha farklı hususlardaki olumsuz kimi değişimler de nasiplerine düşen eleştiriden gereken payı alıyor.

 

Kitabın tamamı bana çok iyi geldi, fakat duygusal olarak beni en fazla etkisi altına alanı, yaralanan ruhumu onaranı, hırpalanan gönül dünyamı rahmetle sarmalayanı, kalbimi şefkatle kuşatanı tartışmasız “Lüks” tü. Henüz çocuk denilecek yaşlardayken kendisine nasip olan sakal-ı şerif ziyareti öncesinde aile içinde yaşanan tatlı ve imrendirici hazırlık aşamasını ve ziyaret esnasında cemaatte gözlemlediklerini ve kendi iç dünyasında meydana gelen hissiyatı müthiş bir dille aktaran yazar, her ne kadar  “keşke Yahya Kemal kadar güçlü kalemim, Ahmet Hamdi Tanpınar kadar derin sezgilerim, Mustafa Kutlu kadar güzel kavrayışlarım olsaydı. Orada olup bitenleri görüyordum, anlıyordum, kavrıyordum ama şimdi bir türlü yazacak kud­reti kendimde bulamıyorum. ” dese de ziyaret öncesindeki ve sonrasındaki her bir ânı bize de aynıyla yaşatıyor, bize de aynıyla hissettiriyor. Kalemine kuvvet, maneviyatına bereket duasıyla, her daim…

 
176 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10 puan
Necdet Subaşı, islamcı, muhafazakar camianın önemli entelektüellerinden bir kalemdir. Bugün kendisinde iz bırakan kitapları sorgulamış. Çeşitli kitapları merkeze alıp deneme tadında yazmış. Hatıra kırıntılarını denemeye serpiştirmiş, oldukça istifade ettim. Bahse konu olan bazı metinler hakkında geriye dönüp baktığında o günkü şartlarda belki bu kadar anlam yüklenmesinin bazı haklı sebepleri olabileceğini belirtir. Oysa bugünden bakıldığında o kadar kaliteli metinler olmadığını ifade eder. Subaşı, derinlikli bir okuma için kitapta belirtilen bütün kitaplar için bir vicdan muhasebesi yaptığını belirtebiliriz. Necdet Subaşı'nın ciddi bir entelektüel olmasının temellerinde kitap okuyan öğretmen bir babaya sahip olması, kütüphanesi olan evlerde doğması, büyümesi dikkat çekmektedir. Yazarın güzel bir Türkçesi hemen göze çarpmaktadır. Subaşı'nın kitabını ilk kez okudum. Birkaç kitabını da okumayı düşünüyorum. #kitapşuuruinsanlıkşuurudur #kitapşuuru
212 syf.
Modernleşmeyi radikal Batılılaşmayla eş zamanlı olarak gerçekleştirmek hevesinde olan siyasi aktörler toplumun nasıl dönüştürüleceği sorusunun cevabını Batı klasiklerini resmî müfredatı besleyecek ana çerçeve olarak belirlemekte görüyor.

https://www.dunyabizim.com/...aneviyat-h31158.html
324 syf.
Gerek zihinsel, gerek düşünsel, gerekse duygusal anlamda ziyadesiyle istifade ettiğim “Sorusunu Bulan Cevaplar” kesinlikle başka sorusunu bulan cevapların yer aldığı ikinci bir kitapla devam etmeli.

Daha fazlası için...

https://www.dunyabizim.com/...cevaplar-h30953.html
192 syf.
 

Yaz Dediler Ânı… Benim için her şeyden önce kaybettiğim bir şeyi bulmaktır. Bulduğum o şeye ulaşmaktır. Ulaştığım o şeyi tanımaktır. Tanıdığım şeyi yaşamaktır. Yaşadığım şeyi üretmektir, çoğaltmaktır. Çoğaltırken güzelleşmektir, güzelleştirmektir. Güzelleşirken, güzelleştirirken mutlu olmaktır. Mutlu olurken hale hale büyümektir, büyütmektir.

 

Yaz Dediler Ânı… Havayı yumuşacık, tatlı mı tatlı, ılık mı ılık ve hafif bir musikiyle dolduran sözlerin sadece anılarda ya da sahibinin hafızasında kalmayıp sözlere dökülmesidir. Sözlere dökülmesiyle her an okunabilmesidir. Her okuma okuyanına yeni bir keşiftir. Keşif; yazara dair, metne dair ve okuyucunun iç dünyasına dair üçlü bir sacayağı gibidir. Bu üçlü sacayağı, geçmiş, an ve gelecek arasında sağlıklı köprüler kurmak için sağlam bir dayanaktır. Her okuyucu yeni bir bakış açısıdır. Her yeni bakış açısı kitabı çoğaltan bir zenginliktir. 

 

Marguerite Duras, “İnsan, ne yazacağını bilebilseydi hiçbir şey yazmazdı. O zahmete değecek bir şey olmazdı bu. Yazmak, insan yazsaydı ne yazardı, bunu öğrenme çabasıdır. Ancak yazdıktan sonra öğrenebiliriz bunu.” der. Ama Yaz Dediler Ânı”nda yazar neyi niçin yazdığının ve yazacağının bilincindedir. Her bir cümle ve cümlelerdeki her bir kelime özenle seçilmiştir.


Yaz Dediler Ânı... Sadece bir anı kitabı değildir. Edebiyat yapmaktan öteye gidememiş edebi bir metin hiç değildir. Ama kelimelerin ustaca cümle içerisine yerleştirilmesiyle “kelime”nin kök manasındaki tesirin, gücün, kuvvetin cümle içinde kelimeye bihakkın teslim de edilmesidir.

 

Yaz Dediler Ânı… Edebi bir üslupla yapılmış akademik performans gösterisidir.

 

Yaz Dediler Ânı… Yazarın, toplumun yaşanmışlıklarına bugün durduğu yerden bir kez daha projektör tutup olabildiğince nesnel bir bakış açısıyla o dönemleri yeniden okuması ve tenkitse tenkit, takdirse takdir yaptığı sosyolojik tahlillerden bir demettir. 

 

Yaz Dediler Ânı…  Yazarın, kimi zaman karşısındaki üzerinden kimi zaman kendi iç dünyasından yaptığı okumalarla psikolojik tahlillerden oluşan bir şölendir.

 

Yaz Dediler Ânı… Üslubuyla Kur’an kıssalarını hatırlatır. Kronolojik bir sıra gözetilmez. Amaç tarihi bir malumat vermek değildir. Bu sebeple, bir hava limanında belki otuz yıl sonra karşılaşılan bir fakülte arkadaşıyla yaşananlar üzerinden başlayan hikâye, bir ilkokul bir üniversite bir lise bir askerlik bir akademi yıllarına giderek devam eder. Birbirinden bağımsız gibi duran hikâyeler arasında aslında yatay, dikey ve çapraz ilişkiler vardır. Bir bölümde eksikliğini hissettiğiniz bir detay başka bir yerde karşınıza çıkar. Bir hikâyede oluşan soru başka bir hikâyede cevap bulur ama yine de yazar zihinlerdeki bütün soruların cevaplanmasından yana değildir. Anlatılanları belli bir kıvamda bırakmayı tercih etmiştir. Belki devamını başka bir kitaba saklama isteğinden belki de bir sınır koyma ya da sınırları koruma isteğinden.


Yaz Dediler Ânı’nda kişilerden çok tipolojiler önceliklidir. Aslında bilindik isimler de zikredilmiştir. Birçok kimse kendini bu kitapta adıyla sanıyla görme imkânını yakalamıştır. Ama amaç zikredilen kimsenin sadece adını yazmak değildir, onun şahsında bir tipe dikkat çekmektir. Bu zaman zaman sevilen, övülen, imrenilen bir tip olabilirken zaman zaman “benden üç adım öte olsun” denilen bir tip de olabilmektedir.


Yaz Dediler Ânı… Yolculukların çok boyutlu ele alındığı bir kitaptır. Yolculuk, yerinde saymayıp yol almanın, yolda kalmayıp menzile ulaşmanın mücadelesidir. Afakî olanların yanında enfüsi olanların da yer alması, her yolculuğun yazarın iç dünyasında tekâmülü elde etme çabasının göstergesidir.


Yaz Dediler Ânı… Yazarın, şu vakte kadarki ömründe yer alan ve duygunun her halinin gözlemlenebildiği yaşanmışlıklarını okuyucusuyla çok samimi bir üslupla ve cömertçe paylaşmasıdır. Bu samimiyet okuyucunun her bir satır aralığında kendini ya da kendine dair bir şey(ler) bulmasının sebebidir.


Yaz Dediler Ânı, okunası ve okutulası bir kitaptır. Yazarın ardından adının hayırla anılmasını ve yaşatılmasını sağlayacak bir sadaka-i cariyedir. Kendinden sonra gelecek daha nice güzel kitapların müjdecisidir.
176 syf.
·1 günde·5/10 puan
Kitabın yazılma amacı, içinde bulunduğumuz ortamın bizim okumalarımıza, fikrî yapımıza, hatta kuracağımız dostluklara yön verebileceğini, kitapların içselleştirildiğinde bütün hayatımızı çepeçevre kuşatacağını gözler önüne sermektir.
Kitabın konusu ise düşünce dünyamızı hâlâ etkileyen kitaplar üzerinden yakın geçmişin portresi ve içsel muhasebedir.
​Yazar, tüm bunları yazarken özeleştiri yapmaktan da kaçınmamış; mahallenin kısıtlı, kısır döngüsünde kendiliğinden ya da belli ideolojilerce benimsenen ve dayatılan kitapların aslında hangi koşullarda, nasıl bir halet-i ruhiye içerisinde ele alındığını, hatta bazı kitaplara gereğinden fazla ehemmiyet verilerek kutsal bir kitap muamelesi yapıldığını, kendisini de işin içerisine alarak eleştirmiştir.
Kitabın içeriğine değinecek olursak Tedavüldeki Kitaplar on dokuz bölümden oluşmaktadır. Son bölümde indekse yer verilmiştir.
İlk bölüm Taşra Baskısı, yazarın çocukluk günlerine, Şavşat’ın Savaş Köyü’ne götürüyor bizi. Evlerinde bulunan mütevazi kütüphanenin onda uyandırdığı duygulardan yola çıkarak başlıyor yazmaya. Babasının öğretmen olduğunu bildiren yazar, kitapların ne kadar önemli olduğunu şu cümlelerle ifade ediyor: “Kitap mübarekti, gücünü herkesin evinde asılı duran Kur’an’dan alıyordu. O zamanların kavlince bir şey sözle kalmamış, yazıya dökülmüşse kutsaldır.” s.1-2.
Robinson Bir de Namaz Kılsa bölümünde ise ilkokul son sınıftayken okuduğu Robinson Crusoe kitabıyla yalnızlık noktasında nasıl bir özdeşlik kurduğunu anlatır. Kendini yeni yeni keşfetmeye başlayan yazar, Robinson’daki bazı imgelemelerin kendi hayatında karşılık bulduğuna değinir. Aslında öyle midir? Bunun kendi tabiriyle “ecnebi” tuzağı olduğunu ve hayatının ilk eziyetini çektiğini sonraları anlayacaktır. Robinson’un kendi kültürümüzde yer alan Deli Dumrul, Bamsı Beyrek, Kiziroğlu Mustafa Bey, Köroğlu’ndan farklı olduğunu ifade eder. Çünkü bunlar zaten çevresinde olan ve alışageldiği kişilerdir ama Robinson öyle değildir. Kitabın vermek istediği asıl mesajı şu şekilde açıklıyor: “Robinson’a dikkat kesildiğimizde oradan erken dönem bilim-din gerilimine, doğa gerçekliği içinde kendine yer bulmaya çalışan yeni bir teolojiye, ben ve ötekine hatta Doğu ve Batı ikilemine ulaşmak pekâlâ mümkündür. Yer yer İncil’i devre dışı bırakan bir Hristiyanlık, yer yer de onu geçmez eden bir nihilizmle karşılaşmak hiç de zor değildir.” s.16

Kitaba ismini veren Tedâvüldeki Kitaplar adlı bölümde ise, yazarın kendisiyle iç hesaplaşma yaptığına, her şeyi sorguladığına şahit oluyoruz. Aslında dışarıdan bakıldığında fazlasıyla abarttığı kişilerin hiç mi hiç okumadıklarını fark ettiğini, arka kapak bilgileriyle ahkâm kestiklerini söyleyerek bir şeyin suretinden ziyade sîretine bakmanın kıymetine dikkat çekmiştir.
Yazarı bugüne kadar sağ salim getiren kitaplar vardır. Bunların başını da Şule Yüksel Şenler’ in Huzur Sokağı kitabı çeker. Huzur sokağı ileride pek çok Müslümanın oluşturmaya çalışacağı yeni bir steril mahalle havasını kitap üzerinde modelleme çabasıydı.
Fî Tarihinden Beri bölümünde, siyasî söylemlerin oldukça ağır bastığına şahit oluyoruz. Yazar, söylem olarak tehlikeli sularda yüzer bu bölümde, bunu da saklama telaşına girmez.

Karantina bölümünde yazarın seksenlerin başında, Erzurum’da İslamî İlimler Fakültesi’nde öğrenciyken yaşadığı, tanık olduğu, gözlemlediği olaylar arasında kalırız. Süleyman Uludağ’ın “İslam Düşüncesinin Yapısı” adlı kitabı bu dönemde yazarın büyülü dünyasını altüst eden bir kitap olmuştur. Üstelik bu kitap, okunmak için istif edilen onca kitabın arasından “en iyisi mi bundan başla okumaya” diye bir ağabey tarafından ısrarla liste başı yapılmıştır. “Ama Uludağ başka şeyler söylüyordu, İslâm’ın erken dönemlerinde oluşmaya başlayan eğilimlerin ekolleşme süreçlerini bir bir masaya yatırıyor ve o tarihlerde yaşanan gerilimleri benim gibi sabi sübyanın duygularını pek fazla hesaba katmadan teker teker sayıyor, ortaya döküyordu.
Yeniden İnanmak Bölümü: Yazarın, İmam Hatip Lisesinde okurken dinle olan irtibatının dili de işleyişi de farklılaşmaya başlamıştır. Bu dönemde evlerde kitap kritikleri yaptıklarından söz eder. Sohbet sırası yazara geldiğinde hep yasak olduğunu duyduğu “İslam’da Hükümet” isimli kitabı anlatacaktır. Bu kitapta onu en çok etkileyen şey Kur’an’a Göre Dört Terim’di. Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler’i, Ali Şeriati’nin Dine Karşı Din’i, Roger Garaudy’nin Entegrizm’i bu çerçevede hatırlanması gereken diğer temel kitaplardır.
176 syf.
Kitaplarla öğretmen olan babasının kitaplarıyla tanışmış bir çocuk Necdet Subaşı.. Babasının kitaplarını okuyarak başladığı okuma serüvenine zamanla kendini tanıyarak devam etmiş. Zaman içinde kendi tarzını bularak okuma serüvenine hep yenilerini katmış. Artvin, Konya ya da okumak için gittiği Erzurum'da içinde bulunduğu çevreler de bu maceraya yeni eklemeler yapmış. Okuduğu okullar ve seçtiği bölüm okuma macerasını şekillendirmiş..
Benim burda yaptığım şeyin daha geniş kapsamlısını gerçekleştirmiş yazar bu kitabında. Kendi okuma serüveninde ona yoldaşlık yapan kitapları ya da okumayı sevmesine katkı sağlayan kişilerle ilgili kendi görüşlerini yazmış. Kendi okuma listesini kimseye dayatmadan anlatmış.
Keyifli okumalar...
192 syf.
·9 günde·1/10 puan
İlk defa bir kitabı bitirmekde bu kadar zorlandım. Yazar bunu neden niye kime yazmış anlamadım otobiyografi gibi yazmaya çalışmış ama bence olmamış yada o vermek istediği hissi bana geçiremedi . Okuyanlara sabır diliyorum

Yazarın biyografisi

Adı:
Necdet Subaşı
Unvan:
Türk Akademisyen, Yazar
Doğum:
Şavşat, Artvin, Türkiye, 1961
1961 yılında Artvin’in Şavşat ilçesinde doğdu.
1986 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu.
Balıkesir ve Konya’da kısa bir süre öğretmenlik yaptı.
Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde ‘Türk Aydınının Din Anlayışı’ başlıklı doktora tezini savundu.
Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü (1991–2002) ve Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı.
2010'da Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'ne geçti.
2011’de Diyanet İşleri Başkanlığı, Strateji Geliştirme Başkanlığına atandı.
2016'da Başbakanlık Başdanışmanlığına atandı.

ÇALIŞTIĞI KURULUŞLAR
Milli Eğitim Bakanlığı (1986–1991)
Yüzüncü Yıl Üniversitesi (1991–2002)
Muğla Üniversitesi (2002- 2010)
Gazi Üniversitesi (2010-2011)
Diyanet İşleri Başkanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı (2011-2016)

ÇALIŞMA ALANLARI
Çağdaş Türk Düşüncesi
Türk Modernleşmesi ve Din
Alevi Modernleşmesi
Diyanet
Yurt Dışında Türk Göçmenler
Avrupa İslâmı
Gündelik Hayat
Kültürel Farklar

ALDIĞI ÖDÜLLER
Tuba Teşvik Ödülü (2008)
Sıtkı Koçman Vakfı Araştırma Ödülü (2010)

Yazar istatistikleri

  • 32 okur beğendi.
  • 254 okur okudu.
  • 14 okur okuyor.
  • 78 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.