Nihat Behram

Nihat Behram

YazarDerleyen
8.8/10
1.932 Kişi
·
9,7bin
Okunma
·
391
Beğeni
·
11,2bin
Gösterim
Adı:
Nihat Behram
Unvan:
Türk Gazeteci, Şair ve Yazar
Doğum:
Kars, 18 Kasım 1946
Nihat Behram (d. 18 Kasım 1946 Kars), Türk gazeteci, şair ve yazar. Asıl adı Mustafa Nihat Behramoğlu'dur.

Gazetecilik Yüksek Okulu'nu bitirdi. İlk şiiri 1967'de yayımlandı. 1975'te ağabeyi Ataol Behramoğlu ile birlikte Militan dergisini ve 1979'da Yılmaz Güney ile birlikte Halkın Dostları dergisini çıkardı. 1972'de çıkardığı ilk şiir kitabı olan Hayatımız Üstüne Şiirler kitabı yasaklandı ve yazdıklarından ötürü 12 Mart Dönemi'nde iki yıl askeri cezaevinde tutuklu olarak yattı.
Cezaevinden çıktından sonra bir süre gazetecilikle uğraştı. Vatan gazetesinde ele aldığı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın yaşamlarını ve mücadelelerini anlatan yazı dizisi, çok ilgi görünce Darağacında Üç Fidan adıyla kitaplaştırıldı. Bu yazı dizisi ve şiirleri öne sürülerek sivil mahkemelerde ve sıkıyönetim mahkemelerinde hakkında birçok dava açıldı. 12 Eylül Dönemi'nde Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığından çıkarıldı. 1996 yılında Türkiye'ye döndü. Bugüne değin 12 şiir kitabı yayımlandı. Şiirlerinde doğanın yeri ve sözcük dağarcığının zenginliği dikkat çekicidir.

Toplumcu Gerçekçi Şiir ilkelerine yöneldi, şiirini yeni biçim ve tema arayışlarıyla besledi. Çevirileriyle de dikkat çekti. Edebiyat ve kültür üzerine yazdıkları, antoloji ve diğer çalışmalarıyla kuşağın önde gelen yazarları arasına girdi.

Entelektüel dergisinde 2000 yılında çıkan "Özlemin Kadar" adlı şiiri özellikle beğeni toplamıştır. sol.org.tr haber sitesinde her iki haftada bir çarşamba günleri yazıları yayınlanmaktadır. Türkiye Komünist Partisinin 9. kongresinde kürsüden okuduğu "ayaklanma çağrısı" adlı şiiri büyük beğeni toplamıştır. Son olarak 15 Mart 2009 günü, yine TKP'nin düzenlediği "Ya Osmanlıya dönüş, Ya Sosyalist Cumhuriyet" mitinginde şiirlerini kürsüden seslendirmiştir.
"Yaşasın Türkiye halkının bağımsızlığı, yaşasın Marksizm-Leninizmin yüce ideolojisi, yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi, kahrolsun emperyalizm!"
. DENİZ GEZMİŞ
Nihat Behram
Sayfa 58 - Everest Yayınları - 118. Basım 2019
"Ben halkımın bağımsızlığı ve mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika'nın hizmetindesiniz... Yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm...!"
YUSUF ASLAN
Nihat Behram
Sayfa 66 - Everest Yayınları - 118. Basım 2019
Mayıs'ın 6'sıydı. Şafak sökmeden, gerilemeden karanlık, gün yükselmeden, darağacına çıkacaktı Deniz, Hüseyin ve Yusuf.
Nihat Behram
Sayfa 48 - Everest Yayınları - 118. Basım 2019
Emperyalizme ve onun emrindeki uşaklara karşı verdiğimiz kutsal bağımsızlık kavgamızın şehitlerine selam olsun.
Nihat Behram
Sayfa 29 - Everest Yayınları - 118. Basım 2019
"Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımın mutluluğu için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm!"
HÜSEYİN İNAN
Nihat Behram
Sayfa 68 - Everest Yayınları - 118. Basım 2019
"... Ta ki vatanı Amerika'ya satanların ve gericilerin sonu gelene kadar, bu kavga biz olmasak da devam edecektir.!"
Nihat Behram
Sayfa 23 - Everest Yayınları - 118. Basım 2019
216 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Kitaba yazdığım ve esasen kitap örgüsünden HİÇ AMA HİÇ bahsetmediğim bu incelemem spoiler şikayeti almış.. Ne diyeyim .. Yok desem olmaz.. SPOİLER var kardeşim.. Deniz Gezmiş' e ne olduğunu halen bilmiyorsan aman okuma .. =)))

Sevgili ve pek saygıdeğer yönetimimize gelen , bu kez de spam yollu bir şikayete göre okumadığım bir kitaba inceleme yaptığım için inceleme kaldırılmış.. Madem öyle kitabın aklıma getirdiklerini paylaştığımı belirtip , okuduktan sonra incelemenin güncelleneceğini belirtiyorum.. Sanırım ki bu da site kurallarına aykırı değil..incelemede yazar ve yazdıklarına dair görüş bildirebilmem için sanıyorum ki ille de kitabı okumuş olmam gerekmiyor.. Misal bir siyasi figürü anlatan kitabı illa o kitaba göre anlatma zorunluluğum yok .. Kendi birikimimi aktarıp sonrasında bir kıyas yapmam site ahalisini ve yönetimini rahatsız etmez diye düşünüyorum..

VE EVET .. BUGÜN ,GÜN İÇERİSİNDE OKUYUP GEREKLİ EKLEMELERİ YAPIP TEKRAR DÜZENLİYORUM ..

Selamın hello Memişler .. Geberin TÜM CİCİŞLER !! İşte yavaş yavaş arzı endam edip , çirkin-sakallı-kel ve gözlüklü erkeklerin genç ve güzel fakat akıl yoksunu kızlarımızın kafasını karıştırdığı o sıcak , o bitmek tükenmek bilmeyen terle marine edilmiş yaz günlerine merhaba demek üzereyiz.. Acımız tarif edilir gibi değil ..Güneş solsun , HEP KIŞ OLSUN !! Neyse bu kısmı kısa keserekten incelemeye giriş yapalım ..

BUYRUN İNCELEME!

Sevgili canikolar , bu incelemeyi esasen kitabı okuduktan sonra yazayım isterdim .. Ama biliyordum ki okuduğumda muhakkak sinirime yenik düşüp baruta katık edilmiş satırlar kaleme alacaktım .. O yüzden bu defaya mahsus ve de ilk kez farklı birşey yapayım dedim .. 2 ayrı şikayet geldi bu incelemeye .. O yüzden yapıldığı tarihten sonra kitabı okuyup bu kısımları ekleme gereği duydum.. Kitabı taraflı ya da tarafsız bir okur olarak bence muhakkak okuyun.. Objektif bakış açısının getirilerinden ötürü size farklı görüşler kazandıracak bir eser.. Yer yer yanlı bulduğum noktalar oldu ama yazar genel olarak Sezar'ın hakkını Sezar' a vermiş .. Eylemler - yakalanış ve yargı aşaması kitabın bahsettiği olgular.. İdam sonrasında farklı isimlerin görüş ve kanaatlerinin aktarılması açısından da dönemin siyasi atmosferini yakınen takip etme olanağı veriyor okuyucuya.. Yalnız tüm bu anlattıklarımın aksine ben size kitabı bölüm bölüm anlatmayacağım ..Zaten biliyorsunuz huyum değil .. Bunun yerine ,bu incelemenin devamında sizlere FARKLI FİDANLARDAN BAHSETMEK , farklı olgulardan , gözden kaçmış farklı noktalardan dem vurayım istiyorum.. SANIRIM 150 KELİMELİK İNCELEME ALT LİMİTİNİ BU SATIRLARLA BERABER DOLDURMUŞ OLUYORUM...

DEVAM EDELİM ..

Ne diyorduk sevgili "mehteran bölüğü" ? HAH! Takip edenler zaten beni bileceklerdir ki siyasi ve tarihi okumalar yapan bir işsiz kardeşinizim .. Esasen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına dair de yazarım kilometrelerce ..Hem karşıt , hem sol cenahtan örnekler de vererek .. Dediğim gibi ismi unutulan ama UNUTULMAMASI GEREKEN kimseleri de bilin istiyorum .. İşte bu inceleme, söz konusu kimselere ,esasen hep kaleme almak isteyip de bir türlü yazamadığım vefa borcumdur yarın kutlanacak 1 MAYIS 'a sebep .. Çünkü hem o 3 FİDAN , hem de benim size bahsedeceğim Fidanlar o dava uğruna yaşamlarından oldular bir bakıma ..

Sevgili cevizkabukları , biliyorum ki aramızda bulunan arkadaşlarımızın pek çoğu 90 ve sonrası tevellüte sahip .. O günleri merak etmedikleri gibi yaşayıp tecrübe de etmediler .. Şimdi diyeceksin ki , Ulan ifritler ifriti gavur Tuco senin tevellüt zaten 81 .. Doğrudur ! Biz de görmedik o günleri .. Ama bir "DARBE" üstüne merhaba dedik dünyaya .. 70 lerde olanlara sebep hayatımıza giren kenan evren ve arkadaşları döneminde geçti çocukluğumuz .. Aklımız erdi sonradan da araştırdık , okuduk , kendi fikrimize mazhar olduk .. Gördük ki , "GETİRİ GÖTÜRÜDEN ÖTÜRÜYDÜ." Budanan '61 anayasası ile iktidara gelen sonraki sözde "mübarek" hükümetlerin icraatlerinin sonucuydu tüm bu olanlar .. 61' den kaba taslak bir 10 yıl ileri alalım öyleyse lafı çok uzatmadan... Bir gazete ilanı aktaracağım buraya .. Buyrun okuyun ..

- TAYLAN ÖZGÜR

"Sevgili Taylan Özgür

Bundan tam 37 yıl önce ilk tetiği Beyazıt Meydanı'nda sana çektiler ,seni sırtından kurşunladılar.37 yıl içinde aynı nedenle kaç güzel,kaç yiğit insan daha faili meçhul ya da katili bilinen cinayetlerin kurbanı oldu,tam bilemiyoruz. Ancak haklı ile haksızın,doğru ile yanlışın savaşı hiç bitmeyecek. Haklıların,doğrudan yana savaşan yiğitlerin öldürülmesi, hakkı, doğruyu ortadan kaldırmayacak. Bedeli çok ağır da olsa sonunda hep hak ve doğru insanlık geçerli olacak.Seni sevgi,özlem ve onurla kucaklıyoruz."

Kimdi TAYLAN ÖZGÜR ?
Gelin anlatayım ..
O günlerde yani 70 lere gelirken, pek "mübarek hükümetimizin" kol kola gezdiği "mübarek" amerikanın" yeni atanan büyükelçisi , eski Vietnam kasabı ve cia ajanı Robbert William Kommer , ODTÜ ' ye bir gezi tertip etti .. O zamanlar ODTÜ , tam da şu an arka balkonumdan izlediğim gibi Ezhel konserlerinin düzenlendiği , sanatı destekliyoruz adı altında Vişnelik Kampüsü adını verdikleri para basan darphanelere sahip değildi .. Halkçıydı .. Anti - kapitalizmin Türkiye' deki en ama en büyük kalesiydi.. Ve bugün olduğu gibi oyun havalarına müteakip halaylar çeken , olana bitene gözünü kapayan , apolitik HOJEAAAM gençliğinin yuvası da değildi ! İşte bunlardan ötürü amerikan büyükelçisinin ODTÜ' ye girişi ile arabasını GÖZLERİNİN ÖNÜNDE CAYIR CAYIR YAKTILAR .. YAKANLARDAN BİRİ İDİ Taylan Özgür.. Aralarında Kommer'in geliş haberini alan Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, Yusuf Arslan ile beraber.. 23 Eylül 1969'da Öğrenci Birliği Kongresine katılmak üzere İstanbul Üniversitesine geldiği sırada kolluk kuvvetleri tarafından Beyazıt Meydanı'nda arkasından vurularak öldürüldü. Faili meçhul değildi anlayacağınız .. Katili silahını kılıfına sokup yürüyerek olay yerini terk etti .. Yukardaki ilanı annesi tam 37 sene sonra gazeteye verdi ..

-NECMETTİN GİRİTLİOĞLU

Efenim daha önce Saatleri Ayarlama Enstitüsü incelememde de belirttiğim gibi (bkz : #38394899 ) bizim her işimiz terstir.. Bu tersliklerin sebeplerini zaten kısmi olarak orada yazdım ..(ŞİMDİ AÇMA KAFANI KIRARIM BAK !! OKU SONRA BAK !) Ama bizdeki siyasal mitinglere bir göz atalım misal .. Bizde emeğin önderliğinden , üretimden söz açanlar avuçlar patlayıncaya kadar alkışlanırlar... Kimdir alkışlayanlar ? ÖĞRETMEN , ÖĞRENCİ , AYDIN KESİM ..
YANİ?
İŞÇİ OLMAYANLAR !! =)) Yani? Ara kesim ..
Buna mukabil sağ cenahın mitinglerine baktığınızda , yani SERMAYENİN cephesinde ise hep KASKETLİ figürler gelir gözümüzün önüne .. Pek tabii bunun , şu an için bu incelemenin hacmine artı değerler katacak ve an itibari açıklanamayacak pek çok sebebi var .. Burda alkışlayanlar kim ? Emekçi kesim , işçiler , asgari ücrete tabi olanlar .. Kürsüdekiler KİM? KAPİTALİSTLER SAYIN CANİKO !! =)))

Peki Necmettin Giritlioğlu kimdi?
Necmettin Girtlioğlu , kandırılan bilinçsiz işçimizin maaş günü eline tutuşturulmuş ve kendisine tüm ekmek diye verilmiş çeyrek ekmeği işçimize anlatmaya çalışan bir sendika lideriydi .. Türk- İş gibi partiler üstü bir politika izleyerek , hem nalına hem mıhına vurmayan , SARI SENDİKA kavramını bağrından kovmuş , öz be öz işçinin hakkını savunan Yapı -iş sendikası başkanıydı .. Bir grev meydanında da onu vurup kanlı kefenlere sardılar..

Şimdi elzem VE ROKETLİ sorular bölümü ..

HANİ DEMOKRASİ ? NERDE İNSAN HAKLARI ? KİM KAYBETMİŞTE BULSUN İNSAN HAKLARINI ? HANGİ İNSANLIĞI ? KİME SORULDU BUNUN HESABI ?

KİMDİ BUNLARIN SORUMLUSU ..

Öyle ya!! KİMDİ?!?!!?!!!

KİM Mİ İDİ ?

Isparta' nın gül bahçelerinden kopmuş gelmiş ,Morison Sülüman lakabı ile anılan Süleyman Demirel döneminde cerayan etmişti tüm bu olanlar .. Hangi Süleyman Demirel ? KARDEŞİ BASURA YAKALANDIĞI İÇİN VERGİ BORÇLARINDAN MUAF TUTULMASI GEREKTİĞİ KIVAMINDA DEMEÇLER VERİRKEN "LAL" OLMUŞ SÜLEYMAN DEMİREL ! BANA SAĞCILAR ADAM ÖLDÜRÜYOR DEDİRTEMEZSİNİZ diyen Süleyman Demirel .. "Bir takım komandoların" silahlarla dinamitlerle takır takır adam öldürdüğü sıralarda DİLİNİ YUTAN SÜLEYMAN DEMİREL ! Bu topraklarda değişmeyen bazı olgular vardır .. NASIL Kİ , JAPONUN KÜRDÜ , HAMAM BÖCEĞİNİN KÜRKÜ OLMAZ , BUNLARDAN DA SUAL OLUNMAZ !!!

SADECE O MU ? Ya Ecevit ? Ya yüzyılların "çarkçı başısı" FEYZİOĞLU !!??

Toprak işleyenin su kullananındı öyle mi?!?!

Ya TAYLAN ÖZGÜR , BATTAL MEHETOĞLU , VEDAT DEMİRCİOĞLU , MUSTAFA KUSEYRİLER !?!?!? NECMETTİN GİRİTLİOĞLU gibiler ? Onlar kimin idi ? Onlar neye , nereye mensuptular ? Kime aittiler ?!?

Tüm bu saydığım isimler 20 li yaşlarının baharında öldürüldüler .. Sermayeye , kapitalizme dur dedikleri için ..İstedikleri MUSTAFA KEMAL ATATÜRK' ün kurduğu TAM BAĞIMSIZ ,ALNI AÇIK ,BAŞI DİK TÜRKİYE'Sİ İDİ .. YANİ BU KİTAPTAKİ 3 İSİM , SANDIĞINIZIN AKSİNE DEMOKRASİ TARİHİMİZDE TOPRAKTAN KOPARILAN TEK 3 FİDAN DEĞİLLER .. NE İLKLER NE DE SONLAR ..

Yarın işçi bayramı .. 1 Mayıs ..BUNLARI İŞTE BU YÜZDEN YAZIYORUM ESASEN BİR NEBZE DE .. Geçen sene bir başka incelememde de yazdım .. Bugün yine yazıyorum .. Yarın memur İZİNLİ , SİZLER ÇALIŞACAKSINIZ !! BİLMİYORUM Kİ NE ZAMAN AKILLANACAKSINIZ !!?!!?

AH !! AZ DAHA UNUTUYORDUM !!Bir ara siyasal gelişmeler dolayısıyla Kudüs için gözyaşı döken ama şu an gıkı çıkmayan, Deniz Gezmiş'e vatan haini ,GOMANİST damgası vuran İsrail ve katil amariga düşmanı sevgili bacılar ve mübarek hacılar .. Bu da sizler için .. FİLİSTİN DİRENİŞ ÖRGÜTÜ ,EL FETİH kimliği .. Fotoğraftaki ismin adı DENİZ GEZMİŞ !

Bir parca atayım madem .. ALDIRMA GÖNÜL ..

https://www.youtube.com/watch?v=qkMDztzHZGg

YİNE UNUTTUM !! Seni de ÖLDÜRMÜŞLERDİ DEĞİL Mİ Sabahattin Ali ?!?!?
170 syf.
·5 günde·Beğendi
Çoğumuz onu Darağacında Üç Fidan ile tanıyoruz. Peki ya Ataol Behramoğlu'nu tanımayan var mı? Kim tanımaz dediğinizi duyar gibiyim. Ben de öyle düşünmüştüm. İşte Nihat Behram, Ataol Behramoğlu'nun küçük kardeşi. Biz her ne kadar Nihat Behram'ı yazdığı anı kitaplarıyla tanımış olsak da, aslında o da abisi Ataol Behramoğlu gibi sıkı bir şairdir.

Bazı kitaplar bizi bilmediğimiz bilgilere ulaştırıyor. Okuduğum bu kitap da bana hem Nihat Behram'ı, hem Ataol Behramoğlu'nu, hem de üçüncü kardeşleri olan avukat ve yazar Namık Kemal Behramoğlu'nu tanımama vesile oldu. Her ne kadar şairleri, yazarları tanıdığımızı düşünsek bile, okudukça aslında hiçbir şey bilmediğimizi anlıyoruz.

Nihat Behram 1946 yılında Kars'ta doğmuş. Hayatı boyunca sol hareketler içinde aktif bir rol almış. 1972 yılında Gazetecilik Yüksekokulu'nda öğrenimini sürdürürken siyasi gerekçelerden dolayı tutuklanmış ve bir buçuk yıl tutuklu kalmış. Serbest kaldıktan sonra da yarım bırakmak zorunda kaldığı eğitimini tamamlamış.

Nihat Behram, 1975'te ağabeyi Ataol Behramoğlu ile "Militan" dergisini kurup, yönetmiş. Dergide yazdıklarından ötürü 12 Mart Dönemi'nde iki yıl askeri cezaevinde tutuklu olarak yatmış. Ayrıca 1977'de Yılmaz Güney ile birlikte "Güney" dergisini çıkarmış.

12 Eylül dönemi, her muhalif gibi Nihat Behram'ı da vurmuş. Yurt dışına çıkan Nihat Behram, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Bakanlar Kurulu kararıyla, hakkında açılan davadan dolayı yurda dön çağrısına uymadığı için, vatandaşlıktan çıkarılmış. Uzun yıllar Türkiye'den uzakta yaşamak zorunda kalan Nihat Behram, 17 yıllık politik sürgünden sonra, 1996'da Türkiye'ye dönmüş.

Uzun yıllar sürgün hayatı yaşayan şair Nihat Behram'ın araştırma sırasında okuduğum SÜRGÜN şiiri beni çok etkiledi. Sizlerle de paylaşmak istedim.

SÜRGÜN
Uyandırın anamı
Söyleyin gidiyorum
Yolumu gözlemesin
Dönemem belki geri

Arkadaşlarım duysun
Kardeşim bunu bilsin
Söyleyin gidiyorum
Dönemem belki geri

Babama haber salın
Çiçekler onda kalsın
Sulasın günaşırı
Dönemem belki geri

Korulara söyleyin
Dağlara asmalara
Baygın çocukluğumun
Çınladığı kırlara

Söyleyin gidiyorum
Dönemem belki geri
Gelsinler anılarım
Uğurlasınlar beni

Sadece sevdiğime
Söylemeyin duymasın
O kadar körpe ki kalbi
Bilmiyor yitirmeyi
Söylemeyin bu akşam
Sevdiğim ağlamasın
Nihat BEHRAM

Farkındayım, çok uzattım. İstedim ki, öğrendiklerimi sizler de bilin ve Nihat Behram'ı tanıyın. Gelelim iki romanından biri olan Kız Ali'ye (Diğeri ise Gurbet (1987)) Kitap 1991 yılındaki ilk baskısında "Lanetli Ömrün Kırlangıçları" adı ile basılmış, 1998 yılındaki baskısında ise Kız Ali olarak değiştirilmiş.

Kitabı anlatmaya nereden, nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Ali'yi mi anlatsam, Hasan'ı mı anlatsam? İkisinin de hikayesi içler acısı. Tek söyleyeceğim, roman adı altında yazılanlar aslında gerçekler. İçiniz cız ederek okuyacaksınız. 

Ali'nin kaderi daha doğmadan yazılmıştı. İki erkek kardeşi, o daha doğmadan kan davası yüzünden öldürülmüştü. Annesinin karnındayken de babası öldürülmüştü. Kara kara düşünür annesi, ya doğacak çocuk erkek olursa diye. Korktuğu olur ve oğlan doğar. Konu evlatsa, anneler mutlaka bir çare bulur. Herkese doğan çocuğunu kız gibi gösterir. İçinden Ali dese de "Aliye" diye çağırır.

Ali, altı yaşına kadar annesi, ninesi ve ablasıyla yaşadı. Ama onlar Karanlıktaki Kent'in köylerinde yaşayan insanlardı. Her an köyleri basılıp, evler aranabiliyordu. Yine gecelerden bir gece evler basıldı. Hasta, yaşlı demeden kadınların ırzlarına geçildi. Ali ve annesi, ırzlarına geçildiği gecenin sabahında Karanlıktaki Kent'e doğru yola çıktılar. O geceden sonra Ali, ne ablasını, ne de ninesini gördü.

Karanlıktaki Kent'te oturan amcasına sığınan annesi ve Ali için işkence günleri başladı. Tabii Ali'nin kız olmadığı da ortaya çıktı. Yaşadıkları işkenceye dayanamayan annesi iki yıl sonra Ali'yi de yanına alarak ayrılır. Sonra ne mi olur, Karanlıktaki Kent'te anne geneleve, Ali de bilinmezlere doğru yol alır.

"Kaydı, kimliği olmayan bir çocuktu. Ezilmiş, düzülmüş bir çocuktu. On yaşlarında olmasına karşın, sorulduğunda on beş diyen bir çocuktu. Çocukluğundan kaçmaya çalışan bir çocuktu. Çocuk olarak doğmamış bir çocuktu." (s. 32)

Hasan... Diğer adı Güzel Hasan. Hasan, doğduğunda vücudundaki eksiklik nedeniyle hor görülen bir çocuktur. Tıpkı Ali gibi itilmiş, hor görülmüş, ezilmiş, eksik olduğu için dayak yemiş bir çocuktur. Hasan'ın yaşadığı mahalle öyle bir mahalleydi ki, yok sayılmamak, itilip kakılmamak imkansızdır.

"Kendi dillerinden başka dil bilmeyen anaların, cezaevlerindeki çocuklarıyla bile kendi dilleriyle konuşması yasaklanmış bir mahalleydi. Ağanın alıp sattığı, askerin yönettiği, Hoca'nın şifa dağıttığı bir mahalleydi..." (s. 57)

Hasan'ın mahallesi öyle bir mahalleydi ki, doğduğundaki eksikliğini hocanın tedavi edeceğine inanmış insanların mahallesiydi. Hasan'ı tedavi etsin diye hocaya emanet ediyorlardı.

"Şeytan kovalama törenleri sırasında bayılttıkça tecavüz ediyor ve dövüyordu. Tecavüz edilmesinin ve dövülmesinin, birbirinin parçası olduğunu, Hoca'dan öğrenip kanıksamıştı Hasan..." (s. 65)

Hasan, babası tarafından sadece dayak yerken dokunulan, her şeyin suçlusu o sayılan bir çocuktu.

"Yağmur yağmasa, yağmayan yağmurun, duvar yıkılsa yıkılan duvarın sorumlusu, suçlusu Hasan sayılıyordu. Hastalığın, zelzelenin, ölen tavuğun, şişen dişin, parasızlığın, dedikodunun, can sıkıntısının suçlusu, sorumlusu Hasan'dı!" (s. 64)

Bütün bunlara dayanamayan Hasan evden kaçar ve kaçtığı yerde Ali'yle arkadaş olur. İki kader kurbanı aynı evi paylaşır. Günlerden bir gün Hasan'ın ölüsü Karanlıktaki Kent'in çöplüğünde bulunur. Aynı evi paylaştığı (ev dediğime bakmayın siz, dört tarafı battaniyelerle kapatılmış kerpiçten bir yer) arkadaşları içeri alınır.

Tırnak Sami'nin eline düşen işkencenin en alasını yaşar. "Tedavi" adını verdiği eğlence işkenceleri yapar içeri düşenlere.

"Sonra onun "Sigara içirin!" komutuyla, çocukların kıçlarına sigara takıp ateşlemişlerdi. Sigara ateşi etlerinde sönene dek, çocukları, köpek gibi el ayak üstünde dolaştırmışlardı. Daha sonra, kıçlarına reçel sürülen çocuklar, içinde kurtların, karıncaların kaynaştığı bir leğene oturtturulmuştu. Sonra da ağızları bantlı, kolları bağlanmış olarak, zamanın acılarla ölçüldüğü mahzene atılmışlardı.." (s. 37)

Hasan'ı kimlerin öldürdüğü ortaya çıkınca Ali ve arkadaşları serbest bırakılır.

Zavallı Hasan, hocanın kışkırtmasıyla, ailesi tarafından öldürülmeye karar verilmiş ve öldürülmüştür. Sanki doğuştan eksik olması onun suçuymuş gibi...

"Namusunuzu temizlemeniz günah değil, sevaptır. Tanrı'nın verdiği canı almak günahtır, fakat haşaratın ve şeytanın canını almak günah değil, sevaptır!" (s. 55)

Çok sıkıldınız farkındayım. Ama insan yazmaya başlayınca duramıyor. Ali'ye ne mi oldu? Bir yolunu bulup Almanya'ya kaçtı. Ali Aydınlıktaki Kent'e nasıl kaçtı? Orada neler yaşadı, neler oldu? Kaderi orada da peşinden gitti mi? Benden bu kadar. Ben daha fazla yazamayacağım. Ali'nin akıbetini merak edenler okusun. Sadece Ali'nin akıbetini değil, Nihat Behram'ın şair olduğunu her sayfasında hissettiren o şiirsel romanının güzelliğini merak edenler de okusun.

Bu arada yazmadan edemeyeceğim bir şey daha var. (incelemeyi iki günde yazdığım için ekleme gereği hissettim) "Sürgün" adlı şiir meğer aşinası olduğumuz bir şarkıymış. Okuduğum zaman bana yabancı gelmemiş olması bundan kaynaklanıyormuş. Ben bütün gün dinledim. Dinledikçe ağladım. Ağladıkça tekrar dinledim. Dinledikçe Ali'yi, Hasan'ı düşündüm. Ali Aydınlıktaki Kent'e giderken annesine bile haber verememişti. Biraz da Nihat Behram'ı düşündüm. Ülkesinden uzak yaşadığı zamanları ne kadar zor geçirmiş ki, böyle bir şiir yazmış. Sanırım biraz da kendimi buldum.

Keyifli okumalar demek isterdim ama içiniz yana yana okuyacaksınız. Keyif alacağınız tek şey Nihat Behram'ın o eşsiz şiirsel dili. Kitapla kalın sevgili dostlar, en önemlisi de mutlu kalın.

Nihat Behram'ın yazdığı dizelere yapılmış o eşsiz yorumu dinlerken Kız Ali'yi, Güzel Hasan'ı, yıllarca sürgün yaşayan Nihat Behram'ı ve daha nice aydınlarımızı düşünmeyi unutmayın.

https://youtu.be/xQAQj1Yj41o
216 syf.
·3 günde·6/10 puan
Bu kitap o zaman ''Kitaplık'' olan kütüphaneme girdiğinde 7. sınıf öğrencisiydim. Kitabı satın aldığımız gün dün gibi aklımda. Babamın bana ilk aldığı kitap buydu. İşin cilveli yanı ise kendisi ağır şekilde Türk-İslam sentezini benimser. 8. Sınıf öğrencisi için pek ideal olmayan bu kitabı babama neden aldığımızı sorarken aklım ''Gençlik kitapları'' reyonunda idi. Bana verdiği cevap şu yöndeydi. '' Her fikri ölç, tart biç, düşüncelerin kulaktan dolma değil, kendine ait olsun. Sana ait olmayanı düşüneni daha çok sev, hayat gerçekten farklılıklarla güzel, bu çocuklar zamanında memleketleri için bir şey yapmaya çalıştılar, onları anlayamadık Dursun önkuzu da bizim, denizlerde bizim dedi (hemen hemen cümle tamamiyle böyle)'' Ki kendisi 69 lu ve bu idamlara karşı herhangibi bir sorumluluğu da yok.. O günden sonra biriktirdiğim tüm düşünce ve ideolojileri kendim ölçüp tarttım benimsedim, kabullendim.... Bugün yeniden baştan sona bu kitabı okuyup bitirmenin buruk sevincini yaşıyorum. Açık yüreklilikle söyleyebilirim ki taban tabana zıt görüşlerimiz olsa da Türkiye tarihinin en acı en can yakıcı olaylarından biri. Benim için hayatıma yön veren kitaplardan oldu. Şunu tüm kalbimle söylüyorum ki ( Siyasi cinayet ve idamlara karşı çok sert çizgilerim var ) keşke yaşamalarına izin verilse bu cinayet işlenmeseydi. Keşke çocuklarını ve akabinde torunlarını görecek kadar sıhhatli bir yaşamları olsaydı. Keşke, keşke....
222 syf.
·Beğendi
Tek suçu ülkesini sevmek olan 3 gencin Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan'ın hikayesini anlatmaktadır.
Kitapta bu üç fidanın son günlerini ve idam edildiği 6 mayıs 1972 gününü anlatmaktadır.
Kitabın yazarı bu kitaptan dolayı 1980 yılında yurtdışına kaçmış 1996 senesine kadar sürgün hayatı yaşamıştır. Kitap 1988 senesinde farklı isimle tekrardan basılmış fakat tekrardan toplatılmıştır.
O dönemin mantığı bu 3 gencin fikirlerinden korkup toprağın altına hapsetmek olsada,bu 3 genç bir çok nesle ışık olmuş fikirlerini yaşattırmıştır.
Ayrıca özellikle Deniz Gezmiş'in mahkeme salonunda adaletle ilgili söylediği sözlere baktığımızda o günden bugüne sadece değişen isimlerin olduğu ama adaletsizliğin yaşadığını göreceğiz.
216 syf.
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın 12 Mart döneminde tutuklanma, yargılanma ve asılmalarına giden süreci anlatıyor Nihat Behram. Kitabın son kısımlarında da mahkemenin verdiği idam hükmü ve davanın yeniden muhakeme edilmesine ilişkin birçok kişinin değerlendirmeleri yer alıyor.

Kitabın dilinde, anlatımda bir sorun yok da anlatılanlar insanı karmakarışık yapıyor. 6 Mayıs 1972’ye götürüyor, Denizler’in asılmalarından önceki yaşananlara, 12 Mart darbe döneminde özgürlüklerin kısıtlandığı, baskının, tutuklamaların, işkencelerin olduğu, idam cezalarının sıradan bir ceza gibi uygulandığı bir döneme aynı zamanda.

Böyle bir dönemde, önyargılı, olağanüstü bir mahkemede yargılama sonucunda verilen doğruluğunun sorgulanması gereken idam hükümlerinin gerçekleştirilmesi sırasında bile acımasızca davranan insanları gördükçe öfke duydum. En son aşamada ise yaşananların her anı beni çok duygulandırdı, içim sızladı. Mektuplarında ailelerine yazdıkları, babalarının onları toprağa verirken yaşadıkları, acılarına saygı göstermeyen insanlar… Daha önce bunları okumuş olmama rağmen.

Onlar hem tutukluluk sürelerinde hem de ayakları zincirli halde hücrelerinden alınıp da darağacına götürülürken ve son nefeslerini verene kadar davalarından, dik duruşlarından asla vazgeçmediler. Onurlu ve yürekli bir şekilde gittiler…

“Erdemleri rehberimiz;
Anıları yolumuza ışık olsun…”
222 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Ilk baskısını 1976 yılında yapan kitap, aynı isimli belgeselden uyarlamadır. Düz bir anlatımdan ziyade bir kısmı fotoğraf albümü, bir kısmı şiirler olan kitapta yine belgesel anlatısında üslup kullanılmış. Kitaba ismini veren üç fidan ise;
1- Deniz Gezmiş
2- Hüseyin Inan
3- Yusuf Aslan'dır.
Kitap; bu üç fidanın mahkum edilmeden önceki son günlerini, mahkumluklarını ve idam günü olan 6 Mayıs 1972'yi anlatmaktadır.
Yayınlandığı dönemde ses getirmiş ve özellikle solcu gençler arasında okunmuş olan kitabın ilk 6 baskısı toplatılmış, özellikle 80 li ve 90 li yıllarda gençler arasında, başka kitapların içinde saklanarak elden ele dolaştırılmıştır.
Kitabın yazarı ise 80 yılında yurtdışına kaçmış ve 96 ya kadar sürgün hayatı yaşamıştır. Kitapta bu dönemde yasaklanmış, 88 yılında farklı bir isimle basılsa da tekrar toplatılmış ve bir anlamda hapsedilmiştir.
Kısacası o dönemin yöneticileri, bu üç fidana toprağın üstünde değil altında yaşamayı layık görse de, 48 yıldır bir çok gencin gönüllerinde bu üç fidan hala yeşermektedir..

https://youtu.be/K3KJmVSnFRE

https://youtu.be/vn22hxepu3Q

https://youtu.be/wDgWMpf7lv4
173 syf.
İbrahim’in sorguda olduğu sıralarda, babasından birkaç isteği olmuştu. Fakat öncesinde, babası Ali Kaypakkaya, küçük oğluna söz verdiği için küçük oğlunun 19 mayıs gösterisini seyrediyordu. Bu sırada bir eli de İbrahim’e götüreceği yazıların üstündeydi, gizli gizli ağlamaya başladı. Karısı yanında onu dürttü, “Neden sen her yerde böyle yapıyorsun, şimdi burada çocuğu mahzun etme” dedi. Fakat Ali Kaypakkaya şöyle dedi: “Gözüm önüne İbrahim geliyor, bir zamanlar o da aynı elbiselerle gösterilere çıkardı. Şimdi ayakları kesilmiş, ko­lu kanadı kırılmış, yürüyebilir mi, yürüyemez mi belli değil zincirli mi boş mu belli değil; karanlık hücrelere kapatılmış... Onu düşünüyorum...”


İbrahim Kaypakkaya! Nam-ı diğer İbo. TKP/ML kurucusu.
68 gençliği arasında en bilinen isim olan Deniz Gezmiş’i anmasını hatırlarken unuttuğumuz, atladığımız çok isim var. Deniz’den daha kötü şartlarda olan isimler vardır. Sadece Deniz değil, Mahir de bizimdir Ulaş, Cihan, Hüseyin, Kadir, Taylan, İBO da. Ve daha niceleri...

Belki de en son atlamamız gereken isim İbo. Sol cenah İbo diye kabul eder onu, benim de İbo dememin sebebi bundandır. İbo’nun yaşadıklarını anlatmak çok zor olacak. Yer yer boğazınız düğümlenecek, gözleriniz dolacak. Nasıl bu kadar olabilirler diyeceksiniz, demeyin. Faşistin eline bıraktığınız zaman, nerede duracağını bilmez. Ya da şöyle diyelim bilir, fakat umursamaz.

İbo, İstanbul Üniversitesi Matematik/ Fizik bölümü öğrencisidir. Köyünden ilkel devrimci olarak gelen İbo, asıl olarak burada öğrenir devrimciliği. Yazılar yazar, bildiriler hazırlar. Bu yola başını koymuştur, her ne olursa olsun vazgeçmeyecektir.



“.. Oldu oldu yiğidim oldu
Zel Dağı önünden yamaca çıkarsın
Karyağmış kuşağa erişiyor

Oldu oldu Ali Haydar’ım oldu
Oldu oldu İbrahim ’im oldu
Oldu oldu yiğidim oldu...

(Doğu’da söylenen Kürtçe bir ağıttan)”


İbo’nun işkence gören bir arkadaşı şunları söylüyordu:

“İki ay boyunca sor­guda kaldım. İlk on beş gün içinde Tunceli Jandarma Karakolu’na bomba atmak, iki jandarma erini öldür­mek, albayın evini soymak gibi gerçekle ilgisi olma­yan olayların faillerini söylemem için ağır bir işkence uyguladılar. Çırılçıplak soyarak, ayaklarıma zincir bağlayıp havadan astılar. Ve buzlu su dökerek demir çubuklarla devamlı dövdüler. Bacaklarım mora­rıp şişince, kollarımdan asarak aynı şekilde demir çubuklarla sürekli dövüldüm. Vücudumun her yanında kırmızı şeritler halinde kan sağıldı. (...) Harbiye’de dikkatimi çeken bir husus da, kollarım ve bacaklarımdan zincire vurulduğum sırada, işkence­yi uygulayanlardan birisinin, başucumda duran uzun boylu sarışın bir Amerikalı’ya izahat vermesiydi”

İşkence; ne kadar berbat, izahı olmayan bir şey... Bu işin küçüğü büyüğü olmaz demek için İbo’nun yaşadıklarını göz ardı etmek gerekir. Vardır bu işin küçüğü büyüğü. Az önceki alıntıda konuşan arkadaşından çok daha büyük acılar çekmiş, yine de konuşmamıştır İbo. Konuşmayı devrimciliğine, komünistliğine yakıştıramaz. Ser verir, sır vermez.


“ İbo’nun yüreğindeki sırrın işkenceyle sökülmeyeceği gibi bir korku sorgucuları telaşlandırıyor, kara kara düşündürü­yordu.
Bu kez işkence odalarında aynı yöntemlerle “ifadelerini aldıkları” tutukluları sıra sıra İbo ile yüzleştirmeye getirdiler. İbo’ya “susmanın faydasız (!) olduğunu” göstermek istiyor­lardı.
Yüzleştirmek için yanında daha önce ifadelerini aldığı tutuklularla gelen savcı Yaşar Değerli, İbo’ya, “İşte onlar her şeyi kabul ettiler, direnmen faydasız,” diyordu.
Savcı Yaşar Değerli sıra sıra on altı kişi getirdi, İbo’yla yüz­leştirmek için. İbo onları tanıdığına dair tek sözcük söylemedi. Ve yüzleşmeye gelen tutukluların on altısı da İbo’nun nasıl öfkelenerek haykırdığını; yaralar, bereler içinde olduğu halde yerinden nasıl doğrulup, gerildiğini, soru yağmurlarına, sorguculara nasıl karşı koyduğunu büyük bir hayranlık içinde izlediler.
Bir kısmı İbo ile yüzleştirildikleri an, onun bu tutumundan etkilenerek, daha önce, onunla ilgili olarak “kendilerinden alı­nan ifadeleri” orada, İbo’nun karşısında reddettiler.
Bu kez sorgucular daha da telaşlandılar. İbo kendisi sus­makla kalmıyor, susuşu, susuşundaki ödünsüz tutumu, baş eğmeyişi, umudunu yitirmeyişi ve coşkusuyla çevresini de et­kiliyordu.”


İbo öyle bir susuyor ki, bu direniş arkadaşlarını da etkiliyor. Susuşuyla bir tarafı korkutuyor, öbür tarafı cesaretlendiriyordu.

Öyle susar, öyle susar ki, yapabilecekleri hiçbir şey kalmayınca tüm sınırları zorlarlar, öldürürler. Oysa ki ölmeden kısa bir süre önce babasına mektup yazmıştır görüşmek için. Babası, bu davet üzerine İbo’yu görmeye gider. Zorluk yaşasa da en sonunda onu alırlar, İbo’nun bulunduğu yere getirirler. Getirirler fakat, İbo ölüdür. İçlerinden birisi bunu babasına direkt, lafı dolandırmadan söyler. Fakat söyledikleri şey İbo’nun intihar ettiğidir. Öldürdüklerini kabul etmezler. Babası ceseti ister. Oğlunu vermeyecek olurlar, biz gömeriz derler. Sonra Ali Kaypakkaya bunu kabul etmeyince kefen, tabut aldırmak gibi birkaç işlemden sonra vermeyi kabul ederler.

“ Bir süre sonra İbo’yu morgdan çıkardılar. Ali Kaypakka­ya’ya, “İşte oğlun hazır!” dediler. Kafadan kesikti. Karnı, kolla­rı, bacakları, kaba etleri yarılmıştı. Parça parça edilmişti İbo. Gövdesi delik deşikti. “Otopsi” diye mırıldandı onu buzdola­bından çıkaran adam. “Peki ya bu delikler ne?” diye söylendi Ali Kaypakkaya. Ses etmediler.
Oğlunun karşısında, sanki kanı kurumuştu Ali Kaypakkaya’nın. Karşısında o yiğit, o dal gibi oğlu yerine kesilmiş, delik deşik edilmiş insan parçaları duruyordu. Boğazı ve gırtlağı tamamen çürümüş ve simsiyahtı. Sanki çembere alınmışta sıkıl­mış gibiydi. Daha sonra da kesilip parçalanmıştı boğazı. Omuz­larında, göğsünde sürüyle delik vardı.”


Şu babanın bulunduğu durumu hayal edebiliyor musunuz? Karşınızda oğlunuz, delik deşik. Kafası kesik. Ve intihar ettiğini söylüyorlar utanmadan... Bu kadarla kalsa iyi, oğlunun cesedini uçakla götürmek ister, kontrol noktasındayken, cebinde oğlunun savunması olduğu için suçlu diye alıkoymaya çalışırlar. Ne denebilir ki buna? Bir baba daha kötü ne yaşayabilir?


“... Benim yavrum muradını almamış
Bayrak dikilip de düğün olmamış, olmamış kuzum oyy
Okumuş da muradını almamış,
Yaralı gövdene kurban olurum, Ben de senin yollarına ölürüm...”
(Anasının İbo için yaktığı ağıttan)


Hoşça kal İbo ağabey.
Hoşça kal İbo yoldaş.


Demiri de, kömürü de sökeriz amman
Buğdayı da, pirinci de ekeriz amman
Faşizme içimizden kan damlayan kılıcız
Bir gün gelir kinimizi dökeriz amman

İbrahim Kaypakkaya

#99843063

#99839358


https://youtu.be/foveyvQlxzY
148 syf.
·1 günde
Öncelikle şunu belirtmek isterim: yanlı değilim sadece okuduklarımı değerlendirmeye çalıştım.

Kitabın ilk 60 sayfasını okurken içim parçalandı. Adaletin varlığına kesinlikle inanmıyorum fakat kitap, objektif bir şekilde kaleme alınmamıştı. Abartı ve altı dolu olmayan cümleler barındırıyordu. Mesela Deniz Gezmiş'in düşünceleri birinci ağızdan dinlenilmiş gibi kaleme alınmıştı fakat ilerleyen sayfalardan anladığım kadarıyla düşüncelerini anlatacak birisi ile denk düşmesi olanaksızdır.

Ne yaşarken ne de ölürken onlara rahat vermeyen adaleti sorgulamak gerekirken, adaleti savunduğunu söyleyen kişilerin öldükten sonra bile onlara acımasızca davranması birçok şeyi gözler önüne seriyor.

Kitapta yargılandıkları suçlar hakkında detay verilmiyor, söylenen şeyler de tıpkı günümüzde adaleti sağlamak için ortaya atılan cinsten.
"Cezayı suça değil, suçu cezaya uydurdular" görünen o ki yargılama değil, ortadan kaldırma söz konusuydu. Zaten kitabın sonlarına doğru avukatlarla yapılan soru cevap kısmında bu durum alenen yansıtılmıştı.

O dönemi yaşamadım bu yüzden haklı ya da haksız diyemem ama kitaptan anladığım kadarıyla 3 genç medyanın sessizliği, --susturulması-- halkın yanlış bilgilerle örgütlenmesi, adaletin kirliliği daha doğrusu olmayışı sebebiyle can verdi. Son ana kadar inançları uğruna verdikleri savaş ve başları dik bir şekilde ölüme götürülmeleri göz dolduruyor.
Belki abartı belki de sadece bir kısmı bilemem ama çok etkilendim.
216 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Yakın tarihimizde, suçları sadece yurdunu çok seven yurtsever 3 gencin hayatını alan başıbozuk faşist zihniyet hesabını er yada geç vereceklerdir. Okuyup ta duygulanmamak mümkün değil.
3 fidan 3 delikanlı halkına sevdalı 3 yiğit adam... Tarih; sizi ve sizin gibileri, darağacında asanları yargılayıp cezasını hak ettiğiniz şekilde verecektir.
Asarak öldürdüklerini düşünen zavallı sperm artıkları, ah bir anlayabilseler; onlar fikirleri ve davalarındaki duruşlarıyla bizlerle hep yaşadılar ve yaşayacaklar.
216 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10 puan
Söze nasıl başlayayım, doğru kelimeleri nasıl ifade edeyim diye düşündüm. Ama sonra içimdeki en güçlü hissi cümlelere dökmeye karar verdim. Bir utanç, bir Türkiye ayıbı! Yıllar da geçse bu üç gence yapılan haksızlık asla unutulmayacak! O dönemi yaşamayan biri olarak tabi ki ahkam kesemem. Ama şimdi ne yaşıyorsak o yıllarda da mevcuttu! Kirli oyunlar, medyayı susturma, halkı yanlış bilinçlendirme, suça verilen cezanın orantısızlığı, dizine değil boyuna kadar haksızlık! Deniz, Yusuf ve Hüseyin onlar 6 Mayıs 1972'de asıldılar. Hücrelerinde geçirdikleri son ana kadar olan birbirlerine ve davalarına bağlılıklarına gıpta ettim. Hele ailelerine yazdıkları son mektupları okurken, gözlerim fazlasıyla yaşardı...Kitapta son dönemlerini, yakalanmalarını, mahkeme günlerini ve idama gidişlerini anlatıyor. Avukatların da kendi ağızlarından olayın sürecini anlatan demeçleri mevcut. Yazar da o dönem kitabı yazdığı için yargılanmış ve tatsız günler geçirmiş biri. Herkesin okuması en azından kim olduklarına karşı bir fikir sahibi olmaları açısından tavsiye ederim. Huzur içinde uyusunlar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Nihat Behram
Unvan:
Türk Gazeteci, Şair ve Yazar
Doğum:
Kars, 18 Kasım 1946
Nihat Behram (d. 18 Kasım 1946 Kars), Türk gazeteci, şair ve yazar. Asıl adı Mustafa Nihat Behramoğlu'dur.

Gazetecilik Yüksek Okulu'nu bitirdi. İlk şiiri 1967'de yayımlandı. 1975'te ağabeyi Ataol Behramoğlu ile birlikte Militan dergisini ve 1979'da Yılmaz Güney ile birlikte Halkın Dostları dergisini çıkardı. 1972'de çıkardığı ilk şiir kitabı olan Hayatımız Üstüne Şiirler kitabı yasaklandı ve yazdıklarından ötürü 12 Mart Dönemi'nde iki yıl askeri cezaevinde tutuklu olarak yattı.
Cezaevinden çıktından sonra bir süre gazetecilikle uğraştı. Vatan gazetesinde ele aldığı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın yaşamlarını ve mücadelelerini anlatan yazı dizisi, çok ilgi görünce Darağacında Üç Fidan adıyla kitaplaştırıldı. Bu yazı dizisi ve şiirleri öne sürülerek sivil mahkemelerde ve sıkıyönetim mahkemelerinde hakkında birçok dava açıldı. 12 Eylül Dönemi'nde Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığından çıkarıldı. 1996 yılında Türkiye'ye döndü. Bugüne değin 12 şiir kitabı yayımlandı. Şiirlerinde doğanın yeri ve sözcük dağarcığının zenginliği dikkat çekicidir.

Toplumcu Gerçekçi Şiir ilkelerine yöneldi, şiirini yeni biçim ve tema arayışlarıyla besledi. Çevirileriyle de dikkat çekti. Edebiyat ve kültür üzerine yazdıkları, antoloji ve diğer çalışmalarıyla kuşağın önde gelen yazarları arasına girdi.

Entelektüel dergisinde 2000 yılında çıkan "Özlemin Kadar" adlı şiiri özellikle beğeni toplamıştır. sol.org.tr haber sitesinde her iki haftada bir çarşamba günleri yazıları yayınlanmaktadır. Türkiye Komünist Partisinin 9. kongresinde kürsüden okuduğu "ayaklanma çağrısı" adlı şiiri büyük beğeni toplamıştır. Son olarak 15 Mart 2009 günü, yine TKP'nin düzenlediği "Ya Osmanlıya dönüş, Ya Sosyalist Cumhuriyet" mitinginde şiirlerini kürsüden seslendirmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 391 okur beğendi.
  • 9,7bin okur okudu.
  • 86 okur okuyor.
  • 2.698 okur okuyacak.
  • 57 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları