Nurcan Onaran

Nurcan Onaran

Çevirmen
7.5/10
128 Kişi
·
220
Okunma
·
1
Beğeni
·
120
Gösterim
Adı:
Nurcan Onaran
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
1968
1968 yılında doğan Nurcan Onaran, Üsküdar Amerikan Lisesi, İ.Ü. İtalyan Dili ve Edebiyatı’nı bitirmiş ve ardından da Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi Çağdaş Yönetim Tekniklerinde Ön Masterını tamamlamıştır. 1990 yılından beri çeviri yapmaktadır. Film ve TV stüdyolarında İngilizce ve İtalyanca film dublaj ve altyazı, belgesel çevirileri yanı sıra, teknik çeviriler, Master ve Doktora tezleri de çevirmektedir. Son 3 yıldır kitap çevirileri ve editörlüğe devam etmektedir.

Çevirileri:
Garcia’ya Mektup, Elbert Hubbart, Kafe Kitap, 2013
Sahildeki Ayakizleri, Falafel Jones, Babelcube
Test, Patricia Gussinn, Siyah Beyaz, 2016
Unutulmuş Kızlar, Sara Blaedel, Yabancı Yayınları, 2017
Hikaye Denemeleri:
Kadın Hikayeleri Serisinde her kitaptaki 40 yazardan biri
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
328 syf.
·4 günde
Adem ve Havva'nın Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam tarafından paylaşılan hikâyesinde, cennetteki ilk insanların giysilerin eksikliğiyle ilgili bir sorunu yoktu. Sadece yasak meyveyi yedikten sonra çıplaklıklarının farkına vardılar. Onlar hakkında anlatılan hikâyelerde, üç dinde de ilk iki kișinin kıyafetine ya da bunların eksikliğine her zaman çok önem verdiler. Bazı Yahudi yorumları, Âdem ve Havva'nın tamamen çıplak olamayacağını, cinsel organlarını örten bir kuşak ya da omuzları üzerine Tanrı'nın kutsal isminin yazıldığı bir pelerin takmış olmalılar yönündeydi. Başkalarına göre belki de çıplaklardı, çünkü başlangıçta On Emir henüz mevcut değildi. 20. yüzyıla ait bir Bulgar Hıristiyan hikâyeci, Âdem ve Havva'nın hayvanlar kadar tüylü bir şekilde olduğu şeklinde bir açıklama getiriyor. Onların tüyleri, yasaklanmış meyveyi yuttukları anda ortadan kayboldu, Tanrı'nın onlara söylediği gibi:
"Eğer o elmaları toplarsanız, bedeninizi kaplayan her şeyi kaybedersiniz ve sizler çalışmak, emek harcamak ve kıyafet giymek zorunda kalırsınız." Ve bu gerçekleştiğinde, yaşadıkları utancın haricinde, korkutucu bir şaşkınlığa uğrayarak, kendi mahrem yerlerini ve başlarını elleriyle kavradılar ve bu sebeple bu bölümler halen tüylüdür. Birçok Yahudi ve İslam hikâyesinde Âdem ve Havva, çıplaklıklarının farkına varır varmaz kendilerini örtmek için yaprakları koparmaya çalıştılar fakat cennetin tüm ağaçları, Tanrı'nın emrine karşı gelerek, ilk suç işlemiş olanlara yapraklarını vermeyi reddettiler. Yasak meyve olarak incirin ifade edildiği hikâyelerde, en nihayetinde incir ağacı onlara birkaç yaprak verdi. O günlerde Âdem ve Havva'nın utancını kapatmak için tek bir incir yaprağı yeterliydi. Hıristiyan ortaçağda, Âdem ve Havva, cennetten kovulmaları öncesine kadar cinsiyetsiz olarak sunuldu. Ancak çıplaklıklarına ait hiçbir imge sorun değildi, çünkü onlar alınacak ders olarak dikkate alınma görevini üstlendiler. Ancak, iffete bağlı sebeplerden dolayı, bir dizi Batı Hıristiyan sanatçı, Âdem ve Havva’nın mahrem kısımlarını, onların halen masumca cennette gülüp eğlendikleri sırada olduğu gibi, incir yaprağı ile örtmeye meyilliydi.
...
Ne hikmetse yasak meyveyi yiyene kadar çıplaklığının farkında olmayan Adem ile Havva soyunun neden giyinme/örtünme ihtiyacı duyduğunu hiç düşündünüz mü? Afrika’nın süslü yerlileri, Avrupa’nın moda ikonları, Uzak Doğunu’nun keyif düşkünü meditasyoncuları giydikleri kıyafetlerde özellikle bir anlam arıyorlar mı diye hiç düşünmemiştim ben mesela kendi adıma. Giyinmenin tarihsel sürecini, özellikle çıplaklığın kati suretle örtünmeye yönelik geliştiği tarihsel sürecin çok da iç açıcı geçtiği söylenemez. En azından bugün bulunduğumuz noktadan baktığımızda eril bakışın hakim olduğu coğrafyalarda bunu kolaylık doğrulayabiliyoruz.

Sosyal çevreyle birlikte giyinmenin insan psikolojisi üzerinde anlayışını ifade etme şekli, özellikle dini ayrılıklarla, cinsiyet eşitsizliği, sınıf ve kast bölümüyle karmaşık bir yapıdadır. Her toplum genellikle o muhteşem “ahlaki değerleri”, insanların ne kadar merhametli, iffetli, erdemli, söz dinleyen, iyi ve güzel olduklarıyla övünür. Büyüklerimiz dini ve manevi metinleri sözlü olarak ister doğru olsun ister yanlış, yüzyıllardır bizlere aktarıyor. Fakat ne kadarı anlatılan kadar doğru ve onların tabiriyle erdemli? Ve bu anlatılan değerlerin göstergelerinin ne kadarını, aktaran kişinin gerçek eylemlerinde görüyoruz? Ben zihnimde bu sorulara cevap ararken yine fazlasıyla çığ düşürücü sonuçlara/sorulara varıyorum, ve durum içinden çıkılmaz bir hal alıyor..

Kitap genel anlamda giyinmenin tarihinin yanı sıra kadınların örtünmesinin tarihine daha derinlemesine bir açıyla yaklaştığı için inceleme biraz da o yönde olacak, gelin bir bakalım özellikle değinmek istediğim konulara..

Genel olarak semavi dinlerin hepsi fazlasıyla faziletli olma iddiasında olan dinlerdir, bu dinlere göre çıplaklık gelenekçi duyguları kışkırtmaya devam ediyor.

”Bugün yüzlerce Yahudi kadın tamamen kapalı olarak dolaşmaktadır. Onlardan biri İsrail gazetesi Haaretz’e şunları söyledi:
"İlk Önce bir peruk takıyordum, ama şimdi peruk takan bir kadın gördüğümde, o şeyi kafasına takmasından dolayı onu affetmesi için Tanrı'ya dua ediyorum.” Bu aşırı gelenekçi kadınlardan birine göre, onların görevi, erkekleri kendilerinden kurtarmak ve erkek teninin zayıflığı için bizzat kadınlar sorumludurlar ve kendi kendilerine yüklenen sorumlulukları sebebiyle bunu yapıyorlar. İsrail'de günlük olarak yayımlanan Yedioth Ahfronoth gazetesinde bir başka kadının görüşüne göre: "Bir kadının beden bölümlerini gören bir adam cinsel olarak uyarılır ve bu günah işlemesine sebep olabilir. Gerçekte eğer fiziksel olarak günah işlemeseler bile, onun saf olmayan düşünceleri, başlı başına günahtır." Nihayetinde bir kadın, tamamen görünmez ve sessiz olmakla sadece mükemmel bir erdem elde edebilir.”

Bu konuyla alakalı olarak şu alıntı; #75547459

Kadınlar, gördüğünüz gibi “mükemmel erdemi ve sonsuz cenneti” elde edebilmek için kendinizi sarıp sarmalayıp tek bir yerinizi dahi açıkta bırakmamalısınız, yetmez, kendinizi evlerinize kapatmalısınız, yetmez, evlerinizde de “iffetlice” örtünmelisiniz.! Her şeyden biz sorumluymuşuz!!
Kitapta geçen bu bölümlerin fazlalığı sinirlerime hakim olamama sebep oldu. Aklım almak istemiyor bir kadının bu açıklamaları inanarak yapmasını. Neymiş kadın yeterince örtünmüyorsa bir erkeği uyarabilirmiş erkek de istemediği şeyleri yaparak şeytana uyabilirmiş!!!! Hayır efendim bu durumlardan hiç de kadınlar sorumlu değildir! Asırlardır giyinmek üzerinden bile cinsiyetçiliği, erilliği ve ataerkiyi kadınlara dayatmaya çalışan hastalıklı zihinlerin sorunudur. Bu zırvalıklara dinin gereği iddiasıyla inandırılarak sömürülen kadınlar inanın ne diyeceğimi bilmiyorum..

Yazarın da belirttiği gibi köktenci müslüman kadınlar ve köktenci yahudi kadınların çok fazla ortak noktaları var. Her iki grup da kadın bedeninin örtüsüne, toplumun doğruluğunun ve saflığının en önemli simgesi olarak aşırı vurgu yapan eski, erkek kontrollü dini yasaların zorunlu kuralları altında yaşar.(Yaşamak zorunda kalanlar da var tabi baskı altında zorlananlar.)

Yukarıda da belirttiğim gibi kitap genel olarak giyinmenin tarihine değiniyor elbette fakat bu yazımda yazarın üzerinde durduğu konular sıklıkla kadınlara din adamları(bütün dinler) olduğunu iddia eden zırvacıların dayattığı örtünme kurallarına yönelikti.

“Kuran'da talimatların yer aldığı iki önemli ayet vardır. Bunlardan biri aşağıdaki gibidir:
Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve inanan kadınlara hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Yukarıda bahsi geçen bu örtü sayesinde, müslüman alimlerce yapılan yorumlar hep şu yöndeydi; İslam kadınları dışarı çıkmak zorunda kaldıklarında daha güvende olabilecekler ve saldırıya veya daha kötüsüne karşı daha iyi korunmuş olacaklardır. Örtünme biçimleri, dindar olduklarını ve kafir veya köle olmadıklarını, bu nedenle rahatsız edilmemeleri gerektiğini açıkça ortaya koyacaktır. Buradan çıkan sonuç şu, ancak bugün bile kendilerini bu şekilde kapatmayan kadınların saygın olmadıklarını, hatta kendine saldıran erkeklerin değil, saldırıya uğrayan kadınların asıl kendilerinin suçlu olduğuna varan yorumlar söz konusudur.

Geçmişteki kutsal edebi metinlere ısrarla sadık olan gelenekçi inananlar ile yenilik için çabalayan özgürlükçüler arasındaki mücadele, bütün dinlerde aynı şekilde olduğu üzere devam ediyor. 15.&16. yüzyıllarda insanların kıyafetlerine karışmayı dini görev olarak benimseyen sözde din adamları kendi kafalarındaki çizgilere uymadığını düşündüğü herkesin sonunu mutlak cehennem olarak belirtmekten geri kalmamıştır. Bu durum değişmemekle birlikte halen varlığını koruyor.

Tüm dünya genelinde farklı kültürlerin vücut görünürlüğünü kısıtlayan çeşitli inançlara ve kurallara sahip olması oldukça ilginç. İnanılmaz bir kitap bu ve çok fazla şey öğrendim, yolunuz kesişir de merak ederseniz mutlaka okuyun.
328 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
"Dış görünüme göre karar vermeyenler, olsa olsa sığ insanlardır. Dünyanın gerçek gizemi, görünmeyende değil, görünür olandadır." demiş Oscar Wilde.

Peki gerçekten öyle midir? Giyinme ritüeli insan yaşamına ne derecede anlam katar? Sosyal yapılar dünden bugüne nasıl evrildi de çıplak insan dünyası bu tür düşünceleri üretecek hale geldi? İnsan düşününce aklına, alışıp kabullendiği en aşikâr konularda bile pek çok soru geliyor.

Yazarımız Mineke Schipper'in bu kitabı yazmadan önce kendine ne tür sorular sorduğunu bilmiyorum ama farklı kültürlere yaptığı gezilerde ve görüştüğü yüzlerce köylü kadının yaşamlarına dair edindiği bilgiler neticesinde bu kitabı hazırlamaya karar verdiğini biliyorum.

Kitabın içerik incelemesine geçmeden önce olumsuz yönden eleştirmek istediğim bir durum var. Kitapta pek çok yazım hatası, anlatım bozukluğu, imla hatası mevcut. Özellikle uzun cümlelerdeki çeviri yanlışları bazen anlamayı zorlaştırabiliyor. Destek Yayınlarının maddi olarak daha hassas davranma imkanı olmasına rağmen bu hataları yapması pek de hoş olmamış. Bunları belirttikten sonra içeriğe dair yorumlarımı da sunmak istiyorum.

Kitap genel manada ilahi inançların yüzyıllar içerisinde kadın ve erkek giyimine etkisi üzerinde durmuştur. Özellikle üç semavî dinin etkilerini yazar o inançlara mensup kişilerin yazmış olduğu farklı kaynaklardan yararlanarak yorumlamıştır. Her bölümün sonunda kaynakların ayrıntılı olarak verilmesi kitaba dair güveni artırıyor diyebilirim.

Eski çağlarda çıplaklık modayken sonradan ne oldu da işler değişti? Türlü türlü giyinme seçeneklerinden, tüm vücudu yalnızca gözler açıkta kalacak şekilde örten kadın kıyafetlerine kadar ulaşan bir giyinme evrimi nasıl gerçekleşti? Bu sorunun cevabı üç şekilde verilebilir. Vücuttaki kusurları gizlemek ve ilgi çekici bir görüntü sunmak, bedeni dış etkenlerden korumak ve iffet kavramına uymak.

İlkel toplumların çoğunda giysi kullanımı minimum olup, cinsel özgürlük ortamı hakimdi. Halen daha bazı bölgelerde devam etmekle birlikte, ilk çağlarda bu toplumlarda çoğunlukla sadece penis kılıfları kullanılmakta idi. Antropologların yorumuna göre bu kılıfların ya da sünnet derisinin bağlanarak penis ucunun gizlenmesi adetlerinin amacı, erkeğin penis hareketlenmelerinin görünmemesiydi. Ereksiyon hallerinin ayıplanma ya da alay konusu olması ihtimaline karşılık uzvu görünmez kılma çabasıydı tamamen. 16. yüzyıla kadar özellikle Avrupa'da başta aristokrat sınıfı olmak üzere halk içinde de penis kılıfı içeren kıyafetler çok kullanılıyordu. Erkeklik göstergesi olarak iri ve süslü kılıflar kıyafete monte şekilde tasarlanıyordu. Fakat 16. yüzyıldan sonra bu akım batı dünyasında etkisini kaybetti. İyi ki de kaybetti çünkü bu görünüş esasında kadınların göz zevklerine hitap etmediği gibi itici de geliyordu belki. Büyük ve gösterişli kılıflar "daha erkek" olmayı simgeliyordu. Bu hissi yaratmak erkekler için günümüzde de büyük bir amaç olmaya devam ediyor. Görüntüsü ya da maddi gücü ile "daha erkek" olamayan erkekler şiddet ile bunu başarma eğilimindeler. Uzaktan bakınca bu benzetme alakasız görünse de, psikolojik detaylar düşünüldüğü zaman gayet yerinde bir tespit olabilir.

Eski toplumlarda özellikle göğüsler, el ve ayak gibi gizlenme gereği olmayan meşru uzuvlardı. Göğüslerin cinsel çağrışımdan daha önemli bir görevi vardı, o da emzirme idi. Şimdilerde kapitalist sistemin sömürü objesi haline getirdiği göğüsler ve cinsel organlar aynı zamanda bereketi artırmak, kötülükleri ve düşmanları uzaklaştırmak, sağlığı korumak için tılsımlara, büyülere, figürlere konu olmuştu. Giyim eşyaları antropologlara göre, ilk olarak korunma amacından ziyade dikkat çekmek, süslenmek için kullanılmaya başlanmıştı. Deniz kabukları, tüyler, kuyruklar, hayvan dişleri, ağaç kabukları, tohumlar ve buna benzer pek çok obje ile yaratılan eşyalar zaman içinde süs dışında tılsım etkisi için de kullanılmaya başlandı.

Zaman ilerledikçe toplumların büyük çoğunluğunda örtünme eğilimleri de artmaya başladı. Pek çok kültürde kapalı giyinme tarzı ve baskısı en çok kadınlara uygulanmıştır ve uygulanmaya da devam etmektedir. Bazı toplumlarda çeşitli süslü, kapalı, örtülü giyimler hem erkek hem kadın için moda olarak kullanılsa da, kadınlara yönelik kapalılık daha çok iffet ve namus kavramları ile ilişkilendirilmiştir. 14. yüzyıldan sonra dekolteler özellikle Avrupa'da giyim modasına dahil olsa da dini eleştirilerden yine de kurtulamamıştı. Fransız Devrimi'ne kadar erkeklerin süslü ve gösterişli kıyafetleri devrim sonrası kendini sadeliğe ve tekitipliğe bırakmıştı. Erkekler giyimde süs ve gösterişten vazgeçip bu alanı kadınlara bırakmışlardır. Tabi bunu yaptıktan sonra öne çıkma ve dikkat çekme güdülerini farklı alanlarda daha da güçlendirmiş olmaları muhakkaktır.

Evrimsel biyolojide cinsel seçimin çeşitlilikte büyük rol oynadığını biliyoruz. Bu kapsamda evrim psikoloğu Geoffrey Miller erkeklerin sanat, siyaset, spor, bilim gibi pek çok alanda kendilerini kadınlara nazaran daha hırsla gösterme eğilimlerinin cinsel seçimin bir sonucu olarak evrildiğini düşünüyor. Şayet bu açıdan bakarsak erkeklerin giyimdeki süsten vazgeçtikten sonra, enerjilerini yeni çalışma ve ilgi alanları geliştirmek için harcadıklarını düşünebiliriz. Sanatın çeşitlenmesi, yeni edebiyat akımlarının çoğalması, bilimdeki çok yönlü gelişmeler ve yeni alt dallar, üretim alanlarındaki gelişmeler bu duruma örnek olabilir diye düşünüyorum.

Şimdi en önemli kısım olan dinlerin etkilerini inceleyelim. Tüm semavî dinler hem erkeğin hem de kadının namus koruma görevini kadına yüklemiştir. Erkeklerin dikkatini çekmemek için kadınlar kendilerini daha fazla örtmek, gizlemek ve hatta sosyal yaşamdan soyutlanmak zorunda bırakılmıştır. Daha da kötüsü, erkeklerin cinsel arzularını kontrol edemeyeceğine, bu yüzden de rahat yaşamdan kadınların feragat etmesine inandırılan kadınlar, yaşadıkları taciz ve tecavüz olaylarında bile kendilerini suçlamaktadır. Oysa ki eski uygarlıklarda iffet kavramının erkeğe yüklendiği örnekler de mevcuttu. Eski Yunan medeniyeti cinsel kontrolü kadına değil erkeğe vermişti.

Sırayla bakacak olursak; Yahudilerde kadınların sıkı sıkıya örtünmesinin yanında erkeklerin de giyim konusunda sert kısıtları vardır. Erkekler özellikle ibadet esnasında uzun giysiler ve başlıklar giymeli, penisleri hiçbir koşulda görünmemeli ve belli olmamalı, hatta aşırı gelenekçi erkekler kendi penislerine dahi bakmamalıdır. Erkeklerin, eşlerinin vajinalarına bakmanın kör çocuk doğurmaya sebep olacağına inanlar dahi bulunmaktadır. Erkeklere giyim şartları getirilse de asla kadınlar kadar sert değildir elbette zira inançlı kadınlar erkeklerin tahrik olmaması için kendilerini çok fazla örtmeli, böylece onları korumalı ve onları üzmemelidir.

Hristiyanlarda da benzer şekilde gelenekselci dindarlar sade, gösterişsiz, kapalı giyinmeli, mücevher ve koku gibi dikkat çekici hiçbir şey kullanmamalıdır. Ve yine Hristiyanlıkta da erkeğin şehvete kapılıp günaha girmemesi görevi sıkı sıkıya örtünme ve olabildiğince az konuşma zorunluluğu ile kadınlara yüklenmiştir. Aynı zamanda kiliselerde giyimlerini iffetli tutup başlarını örtmek de yine kadınlara önerilmektedir.

İslamiyete bakıldığında ise elbette çok benzer durumlar ile karşılaşıyoruz. İslamiyetin ilk yıllarında peçe ve çarşaf yokken zaman içinde Yahudilerden peçeyi, Hristiyanlardan ise baş örtme stilini alan Müslümanlar zaman geçtikçe bu giyim stilini daha sert hale getirmiştir. Öyle ki bazı aşırı gelenekselci Müslüman kadınlar siyah cilbap, çarşaf ya da burkalarına siyah peçe, siyah eldiven ve siyah güneş gözlükleri de ekleyerek kendilerini tamamen dış gözlere kapalı hale getiriyorlar. Müslüman erkekler ise göbek ve diz kapağı arasını kapalı tutmak zorundadır ve kendilerini çıplak halde sadece eşlerinin görmelerine izin vardır. Ayrıca erkekler yüzleri kadına benzememesi için sakal bırakmak ve her türlü mücevherden ve süsten uzak durmak mecburiyetindedir. Yazar Arap araştırmacıların kaynaklarına dayanarak Muhammed Peygamber zamanında örtünme ve giyinme biçimlerinin daha ılımlı olduğunu, siyah peçe ve çarşafın İslami geleneklerde bulunmadığını belirtiyor. Bunlara ek olarak Türkiye gibi laik ve daha hoşgörülü ülkelerde ise inanç sahibi kadınların küçük bir kısmı çarşaf, burka, peçe kullanırken, bir kısmı renkli tesettürler kullanabiliyor. Bunun yanında Müslüman olup tesettür kullanmayan kadınlar da mevcuttur.

Yeri gelmişken baş örtüsünün uygarlıklar arası gelişimine de değinmek istiyorum. Bilinen en eski uygarlık olan Sümerlerde, tapınaklarda Tanrı'ya ibadet amacıyla rahibeler seks yapmakta, tapınak fahişeliği olarak adlandırılan bu görev kutsal sayılmakta idi. Bu kadınların diğer kadınlardan ayrılması ve üst mertebeye konulması amacıyla başlarına örtü örtmeleri adet olmuştu. Daha sonra Asurlularda evli ve dul kadınlara, kralın emri ile örtü zorunluluğu getirilmişti. Genç kızlar ve sokak fahişeleri asla örtme hakkına sahip değildi. Burada örtü bu kadınların yasal olarak seks yapabildiklerinin göstergesiydi. Ardından Yahudilere geçen bu gelenek sadece evli kadınları kapsıyordu, Hristiyanlarda ise yalnızca rahibeler başlarını örtmekteydi. İslamiyete gelindiğinde ise belli bir yaş sonrası tüm genç kızlar ve kadınlar başlarını örtmek zorunda kalmakla birlikte bazı bölgelerde peçe de bu örtülere eklenmişti.

Giyim şekilleri verilen örneklerdeki gibi iffeti ifade etmek dışında farklı amaçlar için de kullanılmıştır. Hiyerarşik düzenin simgesi olarak üst sınıftaki insanların daha gösterişli, alt sınıftakilerin ise sade giyimleri gibi veyahut asalet ve saygı gösterisi olarak kullanılan şapkalar ve eldivenler de bu duruma birkaç örnektir.

Bu anlatılanların yanında ilginç bir konu daha bulunmaktadır. Ortaçağ sonlarına kadar insanlar toplu şekilde nehirlerde ya da hamamlarda yıkanıp yüzebiliyorlardı. Erkek kadın ayrı ayrı toplanabildiği gibi birlikte de durmakta sakınca görmüyorlardı. Toplum içinde iffet algısını giyim kuşama yerleştirdikleri halde yıkanma eylemlerinde oldukça rahat olmalarının sebebi ilâhi inançlardı. Pek çok kültürde insanlar, suyun bedeni ve ruhu temizleyerek günahlardan arındırdığına inanıyordu. Fakat burjuvazinin yükselmesi ve din adamlarının kadın erkek bir arada suya girmesine tepki göstermesi gibi sebeplerle yüzmek ve yıkanmak için her iki cinse de belirli kıyafetler şart koşuldu. Zaman içerisinde bu kıyafetler mayo ve bikinilere dönüştü. Hatta son olarak da Müslüman kadınların dinleri gereği mayo giymeleri mümkün olmadığı için, onlara özel haşemalar tasarlandı. Onlar bu sayede denize girebiliyor ve kumsalın keyfini çıkarabiliyor artık. Fakat buna rağmen bazı din tüccarları kadınlara eziyet ederek var olduklarını hissettikleri için, şu kadarcık keyfi bile onlara yasaklamaya, onları cehennemlik ilan etmeye kalkmaktadır. Bu tarz din adamlarının ve onları dinleyenlerin tek derdi kadınlara her türlü ev işini ve çocuk bakımını yaptırmak, cinsel zevkleri uğruna onları seks kölesi olarak kullanmak, akla gelebilecek her konuda kadını tahakküm altına alıp her şeyden mahrum bırakarak "yüce erkek" hislerine kavuşmaktır.

Gelelim son dönem giyim şekillerine ve değişimlerine. Yüzyıllar boyunca insanlar bedenlerini çok farklı giyim türleri ile donatsa da zamanla bu durum kendini sadeleşmeye bıraktı. Artık pek çok kültürde, dini dayatmalara rağmen insanlar daha özgür giyinebilmektedir. Modernist din yorumları özellikle kadınları toplum içine karışmaya teşvik etmekte ve giyim konusunda geleneksel yorumlara göre daha serbest bırakmaktadır. Bu sayede insanlar hem özgürlüklerini yaşayabilmekte hem de dini inançlarına bağlı kalabilmektedir.

Fakat bütün bunların yanı sıra giyim serüveninin evrimine karşı çıkan protestocular da 1960'lı yıllardan sonra bir hayli artmıştır. Kimine göre baskıcı örtünme politikaları, kimine göre de doğa ile iç içe yaşayan en uzak atalarımızın ve bazı yerli toplumların giysiye gerek duymadan özgürce yaşayabilmiş olmalarının daha cazip olması, kişileri çıplaklık eylemlerine itmiştir. Bu eylemler halen daha ayıplı ve bazı yerlerde yasaklı sayılsa da dikkat çekmeye devam etmektedir. Giysisiz yaşamın iyi mi kötü mü olduğunu düşünmek ilginç bir deneyim oldu benim için. Tamamen doğal ve izole bir ortamda yaşasak bile hava şartlarından ve hayvan tehdidinden korunmak isteyecektik, bu yüzden de bedenimizin korumak istediğimiz bölgelerini sarmalamak ihtiyacı duyacaktık. Fakat bunları yaparken özgürlüğümüzü kısıtlayacak herhangi bir baskı duymayacak olmamız bir avantaj gibi gözüküyor. Öte yandan modern dünyamızı düşününce çıplaklık fikri tamamen itici geliyor. Kalabalık ortamlarda, örneğin bir toplu taşıma aracında diğer insanlarla daha sık tensel temas olasılığı oldukça tiksindirici ve irrite edici. Bu yüzden başka insanların kurallarından bağımsız olarak sade kıyafetlerle yaşamak benim için giyinmenin en cazip halidir. O sebeple kot pantolonum, tişörtüm ve spor ayakkabılarım bana fazlasıyla yetiyor.

Son olarak bir de pantolonlar hakkında kısaca ekleme yapmak istiyorum. Kadın ve erkek giyiminin birbirinden kesin çizgilerle ayrılmasını isteyen dinler, her iki cinsin de diğerine benzemesinin önüne geçmeye çalışır. Bu yüzden kadınların pantolon giymesi büyük fırtınalara sebep olmuş ve pek çok fetva yayınlanmıştır. Ama bunların hiç biri kadınların pantolona sahip olmasına engel olamamıştır. 1850'lerden sonra ata binen ve bisiklet süren kadınlara serbest olan pantolonlar zamanla tüm dünyaya yayılmış ve 1950'lerden sonra ortaya çıkan kot pantolonlarla da bu giyim şekli iyice yerleşmiştir. Gelenekselci dindar kesimlerde halen daha pantolon karşıtlığı sürse de bu durumun ömrü yakın bir zamanda son bulacak gibi görünüyor. Pantolon her ne kadar basit bir sıçrama gibi görünse de kadınların özgürce hareket etmesine ve toplumsal cinsiyet eşitliğine fazlasıyla katkı sağlamıştır. Çünkü bana göre unisex bir giysi ister istemez iki cinsin birbirine denk olabileceği imajını yaratmaktadır.

İncelemenin sonuna gelirken Türkiye Cumhuriyeti Devletini laik bir anlayış ile yeniden kuran Mustafa Kemal Atatürk'e bir kadın olarak ne kadar büyük minnet duyduğumu belirtmek istiyorum. Şayet ben bugün özgürce giyinebiliyor, istediğim eğitimi alıp iş hayatına kabul edilebiliyor, sosyal yaşamda her türlü aktiviteden yararlanabiliyor ve en önemlisi bir birey olarak var olabiliyorsam bu O'nun kurduğu Laik Cumhuriyet düzeninin sayesindedir. Tüm dünya kadınlarının hak ettiği özgürlüğe kavuşması en büyük temennimdir. Anlayış, hoşgörü ve aydınlık hepimizin olsun.
328 syf.
Şubat'ın başında bir bahar havası yaşıyoruz. Aslında bu sene kış, bizi teğet geçti diyebiliriz. Bundan dolayı dışarı çıkarken nasıl giyineceğimiz konusunda ikircikte kalıyoruz. Bugün, şubat ayında olmanın bilinçaltımda yer eden izdüşümü nedeniyle, kazak üstüne kışlık bir mont giyerek çıkmıştım ama reel hava durumu ise bahara daha uygun olduğu için bilhassa yürüdükçe bunaldım. Giyinme konusunu üzerine bundan daha genel ve derinlemesine düşündüğümüzde ise bizi daha çok ikircikte bırakan ve daha çok bunaltan pek çok yön bulunmaktadır.

Belgesellerde zaman zaman ilkel kabilelere denk geliriz ve onların, vücutlarının büyük kısmını açıkta bırakacak şekilde giyindiklerini hatta bazılarının ise tamamen çıplak yaşadıklarını görürüz. Bu durum bizi şaşırtır, hatta tiksindirir. Tarihte, onlarla ilk kez temasa geçtiklerinde Batılılar, onları insan türüne kabul etmekte zorlanmışlardır; bundan dolayı onları giyinme konusunda da 'medenileştirmek' istemişlerdir. Diğer pek çok üzerinde uzlaşır gibi göründüğümüz konunun olduğu gibi medeni olmak da temelinde belli ön kabullere dayandığı için göreceli bir kavramdır. Örneğin; kitapta değinilen bazı araştırmalara göre kimi kabileler de Batılıları, her taraflarını giysi ile örttükleri için 'medeni' görmemişler ve onlara gülmüşler hatta onları tiksindirici bulmuşlardır. Peki doğru olan hangisidir?

Aslında doğru olan diye bir şey yoktur bu konuda ve doğruluk arayışı, bizleri çoğu kez hatalara ve hatta zulümlere yönlendirir. Örneğin; internette Afganistan'daki kadınların burka adı verilen boydan boya, gözlerinin bile gözükmeyeceği şekilde giyindiklerini, daha doğru ifadeyle giyinmek zorunda bırakıldıklarını ilk kez gördüğümde şok olmuş ve hatta istemsizce gülmüştüm. Bu giysinin bilhassa benim en çok dikkatimi çeken ve irrite eden kısmı, göz kısmındaki örtünün hapishane demirlerini veya tel örgüleri anımsatır şekliydi. Adeta o kadınların yaşadığı hayatın dışavurumu gibiydi. Az önce doğru görecelidir dediğim için bu yorumlarım, kendimle çelişkiye düştüğüm şeklinde gelebilir sizlere lakin eğer ilgili kadınlar bu şekilde giyinmek istiyorlarsa ben, onların giyimine müdahil olmam. Bununla birlikte hepimiz de biliyoruz ki, tarih boyunca olduğu gibi bu kadınlar da aslına bakılacak olursa kendi istekleri doğrultusunda bu tarz hayatlarını oldukça kısıtlayan giysileri giymiyorlar. Doğar doğmaz hakim kültür tarafından çeşitli kutsallar, tabular ve değişmez evrensel kurallar bütünüyle sarmalanıyorlar; bunları içselleştirmeleri sağlanmaya çalışılıyor.

Bunun sonucunda bir erkeğin tahrik olmasını kendi kabahatleri olarak görüyorlar ve suçluluk duyuyorlar. Bir yandan da korunmak istiyorlar. Buna aksi bir giyim tercihinde bulunulduğunda karşılaşılan dini veya hukuki cezalar eklenince kadın, gönüllü köle haline geliyor. Ancak, kitapta değinildiği üzere örtünme arttıkça gizem de artar ve gizemle birlikte insanın hayal gücü doğru orantılı gelişir; bundan dolayı çoğu kez daha çok örtünme bir korunma sağlamaz hatta tersi etki bile yapabilir. Buna çoğu erkek yakinen şahit olmuştur; etraflarında çarşaf vb tarzı örtünmenin fazla olduğu giyim tarzına sahip kadınlar hakkında çeşitli fantaziler üreten erkeklerle karşılaşmışlardır.

Bununla birlikte bu konu tek bir etkene indirgenemeyecek kadar kompleks bir konudur. Bir başka önemli etken ise alışkanlıktır. Eğer kapalı bir giyimin tercih edildiği bir yerden daha açık bir giyimin tercih edildiği bir yere giden bir insan, başta oldukça garipseyecek ve gözleri açık giyime sahip insanlar üzerinde büyük bir merak, utanç ve şehvetle gezinecektir. Ancak bir süre sonra buna alışacak ve gözleri, az önce saydığımız niteliklerden uzaklaşacaktır. Bu örneğin tam tersi de geçerlidir.

Kitapta görüyoruz ki, tarihte erkeğin şehvet duyması ve bundan dolayı ereksiyon yaşaması, olmasi gerektiği üzere kendisinin sorumluluğunda olan bir vaka olmuştur. Ancak geçen yüzyıllarda yavaş yavaş sorumluluk kadına yüklenerek, kadının daha fazla örtünmesi ve sosyal hayatın dışına itilmesi söz konusu olmuştur. Bunun etkileri halen dünyanın pek çok yerinde hissedilmektedir. Örneğin; pek çok erkeğe göre bir kadın açık bir giyimi tercih ediyorsa (mini etek vb) kendisine bakılmasını da kabul etmeli hatta yine pek çok erkek, kadın bunu istemekte şeklinde düşünmektedir. Bununla birlikte, açık bir giyim, belli bir ölçüde pek çok erkeğin hatta her erkeğin dikkatini çeker. Aynı şekilde her kadının da açık vb giyinen erkekler dikkatini çeker. Bunda ayıplanacak bir durum söz konusu değildir. Ancak, iş rahatsızlık verme boyutuna taşınırsa konu normal düzleminden kaymaktadır. Öyle ki, yaşanılan tecavüz olaylarında tecavüzcülerin hatta olaya müdahil olmayan pek çok insanın, ama kadın da öyle giyinmeseydi, dediğini duyarız. Yani, olayın sorumluluğu kadının üzerine yıkılır, istemli veya istemsizce.

Öte taraftan, bir gün abim pembe bir gömlek almıştı; gömleği beğendiği açıktı ve kendisine de yakışmıştı ama bir defadan fazla o gömleği giymedi, giyemedi. Çünkü hepimizin bildiği üzere pembe renk, kadınlara özgü olarak kabul edilir ve bu renkte giyinen erkeklerle alay edilir, hatta onların homoseksüel olduğu düşünülür ve bu, çoğu kez aşağılayıcı deyimlerle belirtilir. Benzer şekilde, Çalıkuşu'nun dizisi yapılmıştı ve orada bir kadının bisiklete binmesi ve yanlış anımsamıyorsam pantolon giymesi de çevresinden tepki görüyordu. Neyse ki, pantolon giymek erkeğe özel bir durum olmaktan çıkmıştır büyük ölçüde.

Şunu da belirtmeliyim, gönüllü kölelik durumunu salt aşırı kapalı giyinme ile sınırlı da tutmamalıyız. Günümüzde sıklıkla aşırı açık giyimi, modernlik, çağdaşlık ve aydınlık kişiliğe sahip olma ile eşdeğer tutulduğu için ve sosyal medyanın hızlı gelişimi sonucunda moda akımlarının pek çok elden kısa sürede dağılımıyla özellikle ergenlik çağındaki insanların görünürde kendi tercihiyle aşırı açık giyindiğine rastlarız. Örneğin; henüz ilkokula ve ortaokula giden genç kızların aşırı makyaj kullanımı vb etkenlerle kendilerini yetişkin bir kadın gibi göstermeye çalışmaları, yetişkinliği özgürlükle, özgürlüğü salt aşırı açık giyimle özdeşleştirmeleri, bununla birlikte kısa yoldan kendi fiziğiyle ünlü olup para kazanan insanları örnek alma tutumları gibi durumlarla sık sık karşılaşırız. Salt benzer nedenlerle erkeklerin sporla geliştirdikleri vücutlarını aşırı açık giyimle sergileme çabaları da söz konusudur. Tüm bu durumların altında insanları gönüllü köleliğe sevk eden ve böyle nitelememe neden olan etken, insan kişiliğinin salt bedensel görünüme indirgenmesi olgusudur.

Bunlara reklam endüstrisinin, sosyal medyanın, sinema sektörünün vb etmenlerin insan vücudunu sözde idealize etmesi eklenince; herkesin aynı ölçütlere ve özelliklere sahip olma arzuları kamçılanır ve yapay vücutlar, kişilikler, arzular, aşklar, ilişkiler ve hayatlar tarafından kuşatılırız. Ve bir noktadan sonra yalnız kalma endişesinden dolayı bizler de herkes gibi olmaya kendimizi teslim ederiz.

Sonra da uzaklardan bir gülümsemeyi üzerimizde hissederiz, nereden geldiğini anlayamadığımız ve bizleri 'çıplak' bırakan: https://hizliresim.com/Xy9zd8


"Bedenim benim ve hiç kimsenin onuru buna bağlı değil."(s.260)


Keyifli okumalar..
435 syf.
·4 günde·Beğendi·6/10 puan
Aslında klasikleşmiş bir konuyu yazar farklı bir bakış açısıyla işlemiş. Cherry fakir kız, Daniel zengin oğlan. Cherry yaşadığı sınıfsal ayrımdan bıkmış. Para uğruna kendi annesini harcayabilecek kadar öfkeli, insanları manipüle eden, her şeyi amacı uğruna kullanan, sosyopatın teki. Daniel... Son derece uyuz bir karakterdi beni deli etti. Tamamen kör, gerçekleri görmemekte ısrarlı. Cherry için daima yanında olan annesini üzecek ve ona kendisini paranoyak hissettirecek kadar kötü bir evlat. Laura-Daniel’ın annesi-ilk gebeliği başarılı geçmemiş bir anne. O yüzden oğluna karşı korumacı bir tutumu var. Olaylar bu üç karakterin arasında gelişiyor.

•Kitap genel olarak güzeldi ama beklentilerimi tamamen karşılamadı. İlk 200 sayfa çok durgundu zaten. Sonradan ortalık karışmaya başladı ama beni tatmin etmedi. Daha çekişmeli, bol entrikalı şeyler bekledim. Ama basit manipülasyonlar geldi, öyle çok da şaşırmadım. Üstelik karşı taraftan bir atak gelmedi. Gelse daha iyi olabilirdi bunun yerine sürekli huzursuz, korkan bir karakter okudum. Film hakları da alınmış kitabın izleyince daha farklı hissedebilirim belki. Kesinlikle almalısınız demiyorum ama bir şans verilebilir.
296 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Gerçekten çok sürükleyici, tüyler ürpertici ve gerilim içeren bir kitaptı. Issız bir ormanda yüzünün yarısında büyük ve ayırt edici bir yara bulunan bir kadının bulunmasıyla başlayan olay, hiç beklemediğiniz bir şekilde son buluyor. İsmi ilgimi çektiği için almıştım ve gerçekten içeriğiyle isminin uyumlu olduğunu söyleyebileceğim bir kitaptı. Herkesin beğenebileceği bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Bu yüzden önerip önermeme konusunda kararsızım.
435 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10 puan
#kitapyorumu
Beni sinirden gerim gerim gerip krize sokan bir kitap yorumuyla karşınızdayım. Bir erkek annesi olarak ileride olacak gelinime sesleniyorum. Allah sana şimdiden sabır versin.
Çünkü benim var olan manyaklığımın üstüne böyle kitaplar okuyarak eklediğim paranoyak düşüncelerle birleşince onlar için hiç sağlıklı bir durum olmayacak çünkü.

Neyseeee.
Adeta okurken çıldırıyorsunuz. Kitap başlarda durgun başlıyor. Bir aksiyon bekliyorsunuz. Daha sonra konu fakir kız zengin oğlan hikayesi olarak ileriyor. Geçmişinde zorluk çekmiş bir kadın karakter Cherry ve başarılı bir yeni doktor olan aynı zamanda aileden zengin Daniel.
Kitap açılmaya başladıktan sonra aslında Cherry’nin yaptıklarına bir yere kadar mantıklı gözüyle bakıyorsunuz. Ne olacak ki diyorsunuz. Fakat bir yerden sonra işler öyle bir hale geliyor ki ağzım açık okudum.

Özellikle Laura’nın oğlu için gösterdiği çaba ve yaşadıkları en sevdiğim yerlerdi. Karşısında bu kadar pis dövüşen biri varken onun çoğu zaman doğru yoldan gitmeye çalışmasını takdir etsemde ben asla yapamazdım. Fena çirkenleşirdim.
Bir okuyun dediğimi anlayacaksınız.
435 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Zengin oğlan fakir kız durumunu okudum dersem yerinde olur sanırım Laura; zengin, başarılı, üst düzey standartlara sahip, tek varlığı hayatını adadığı oğlu olan, sahiplenici bir anne Daniel; Laura’nın biricik oğlu, anneye ne kadar yakınsa babaya da bir o kadar uzak yetişen, zengin, servet ve ihtişam içinde büyüyen bir çocuk, genç bir adam Ve Cherry.. Fakir bir mahallede yokluk içinde büyüyen, maddi imkansızlıklar nedeniyle okuyamayan, son derece güzel, insanın baktıkça içini eriten, kendisini son derece özenle ve titizlikle yetiştirmiş çalışan bir genç kız.

Cherry doğup büyüdüğü çevreye ve annesine son derece öfkeli ve uzak Okuyamamış ama kendine internet ve kitaplar aracılığıyla kültürel anlamda üst düzey birikimler katmış dolayısıyla donanımlı ve oldukça zeki.

Bir gün Daniel ve Cherry’nin yolları kesişiyor ve başlıyor böylece hikaye Standart bir ilişki olarak ilerliyor aralarındaki duygusallık fakat zamanla tutkulu bir aşka dönüşüyor Laura başta sıcak baksada sonradan Cherry’nin oğlundan daha çok Daniel’ın hayat standartlarına Laura’nın zenginliğine ve görkemine aşık olduğunu bir anne hissiyatıyla anlıyor :) Sonra nemi oluyor? Ne siz sorun ne ben söyleyeyim Öyle bir yalan var ki ortada akıllara zarar Adeta iki ustanın oynadığı bir satranç oyunu izledim Laura ve Cherry birbirlerine öyle hamleler yapıyor, öyle tuzaklar kuruyor ki dehşetle okuyorsunuz sayfaları Film olarak izleseniz sürekli ileri sardırırsınız bir an önce sonucunda kim galip geldi görmek için :) Puanım 9/10
435 syf.
·10/10 puan
Farklı dünyalara ait iki genç. Biri çok zengin, diğeri oldukça fakir. Fakir olduğu için de annesine sürekli tatsızlık çıkaran Cherry, okulda çok başarılı olmasına rağmen parasızlıktan okuyamamış, fakir bir yaşamdan bıkıp daha iyi yerlere gözünü dikmiş, zengin erkekleri elde etmeyi kafasına koymuş bir genç kız. Genç kızın annesi kızını uyararak; zenginlerin fakirlere göre farklı bir yaşam şekli olduğunu, onlara ayak uyduramayacağını, üst gelir grubuna ait kişilerle ilişkilerini sürdüremeyeceğini söylemesine rağmen annesini dinlemez. İlk Cherry'e fena üzüldüm. Geçmişte erkek arkadaşı, fakir olduğu için ailesinin kabul etmediğini söyleyerek Cherry'i terk etmiş. Yaşadığı eziklik zamanla öfkeye dönüşmüş.
Fakirlikten bıkmış bir haldeyken beklemediği bir anda karşısına Danirel çıkar. Artık zengin bir hayata kavuşmak için sonuna kadar mücadele etmeye kararlıdır.

Kitapta bir anne, annenin oğlu ve oğlunun sevgilisini okuyoruz. Ama ne okuma. Bol bol entrika var kitaba. Anne ve oğlunun sevgilisi Cherry arasında başlayan bir savaş. Savaşı kim kazanacak? Anne mi yoksa kız arkadaş mı?

Zenginlerin ayrıcalıklı olduğunu kitap çok güzel vurgulamış. Torpille bir yerlere gelen gençleri. Tıpkı Cherry gibi fakir olduğu için annesinden utanan, annesini kimsenin görmesini istemediği gençler yok mu aramızda. Üzücü ama var. Sadece anne değil, babasının işinden utanan da...
Yalanlar, ihanetler, şüpheler ve intikam derken o kadar heyecanlandım ki kitabın bitmesine 80 sayfa kala dayanamayıp son sayfayı okudum. yoksa bu merak bu heyecan beni öldürecekti. Çok çok güzel bir kitaptı.
296 syf.
·5 günde·9/10 puan
Keşke bitmeseydi diyeceğim güzel bir kitap olduğunu belirterek başlamak istiyorum yorumuma. Adıyla müstesna bir polisiye roman. Konu akışı, olaylar hepsi merakla ve heyecanla okunasıydı. Yalnız baş karakteri olan dedektif Louise'in kitabın başlangıcı itibariyle neredeyse yarısına kadar erkek olarak hissettirilmesi yanıltıcı oldu. Onun dışında unutulmuş kızlara ulaşılması , ters köşe olan okur filan harikaydı diyebilirim
288 syf.
·6 günde·Beğendi·6/10 puan
Ilk 60-70 sayfa biraz sıkıcı gibi gelmişti ama sonrasında kitap resmen aktı gitti.. Bu tarz sevenlere tavsiye ederim. Çok mu iyi derseniz değil ama okunur

Yazarın biyografisi

Adı:
Nurcan Onaran
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
1968
1968 yılında doğan Nurcan Onaran, Üsküdar Amerikan Lisesi, İ.Ü. İtalyan Dili ve Edebiyatı’nı bitirmiş ve ardından da Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi Çağdaş Yönetim Tekniklerinde Ön Masterını tamamlamıştır. 1990 yılından beri çeviri yapmaktadır. Film ve TV stüdyolarında İngilizce ve İtalyanca film dublaj ve altyazı, belgesel çevirileri yanı sıra, teknik çeviriler, Master ve Doktora tezleri de çevirmektedir. Son 3 yıldır kitap çevirileri ve editörlüğe devam etmektedir.

Çevirileri:
Garcia’ya Mektup, Elbert Hubbart, Kafe Kitap, 2013
Sahildeki Ayakizleri, Falafel Jones, Babelcube
Test, Patricia Gussinn, Siyah Beyaz, 2016
Unutulmuş Kızlar, Sara Blaedel, Yabancı Yayınları, 2017
Hikaye Denemeleri:
Kadın Hikayeleri Serisinde her kitaptaki 40 yazardan biri

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 220 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 201 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.