Orhan Yılmaz

Orhan Yılmaz

YazarÇevirmen
8.4/10
56 Kişi
·
53
Okunma
·
0
Beğeni
·
37
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım ilk incelemem olacak. Bilimkurgu’nun ilk örneklerinden olan Mary Shelley‘nin Frankenstein’ı ile inceleme yolculuğumuza başlıyoruz. #28996895

Bu kitabı okumadan önce, Netflix üzerinden yayınlanan The Frankenstein Chronicles dizisini izlemenizi tavsiye ediyorum. Dizi de Londra’nın o dönemine dönecek, yer altına inecek ve Mary Shelley ‘nin kitabı yazdıktan sonra, nelerle karşılaştığına biraz da olsa şahit olacaksınız. Kitap o dönem de sükse yaratmış ve bir kadın yazar olan Mary Shelley’nin kitabı nasıl yazdığı hep tartışılmıştı. Dizi de Canavarımıza tanıklık etmiyoruz, o dönemde yapılan deney ve havayı kokluyor ve izlerken işlenen cinayetlere kitabın ön ayak olup olmadığına tanıklık ediyoruz. İnsanların kitabı okurken ki hayretli bakış ve merakları kesinlikle ilgi çekici. Diziyi mutlaka izleyin, kitabı okumak için merakınız daha da artacaktır.

Ön Bilgi: Kitabın ismi, yılların dizi ve filmleri, Frankenstein’ı bize direkt olarak canavar olarak tanıtmıştır. İlk önce bu algıyı ortadan kaldırmak lazım. Bu kitap bilimkurgu’nun ötesinde, tam bir edebiyat sunmaktadır. İthaki detaylı bir önsöz, ve sonsöz ile bizlere zevkli bir ekstra kazandırmış. Yazarın kronolojik geçmişi de bulunmakta. İthaki’nin Bilimkurgu klasikleri, kitap üzerinde ülkemizde yapılan en iyi işlerden bir tanesi diyebilirim.

Hazırsanız, incelememize başlayalım…

Çok büyük beklenti ile başladım, hızlıca konuya girmesini bekledim, hatta ve hatta bir ara boğuldum. Şimdi bu cümleyi okuduğunuzda nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Evet kesinlikle bunu yaşadım. Tam bu durumu yaşadığım anlarıma bizzat Semih şahit oldu :) Şaşkındım, kitap bir tülü içine almadı beni, her sayfa da bir şeyler bekliyorum ama olmuyor, bekle, bekle, bekle hiçbir şey olmuyor. Kitap ilerlemiyor sanki. Alt tarafı 256 sayfa diyorsunuz ama gitmiyor. O kadar çok tasvir ve çeşitlendirmeli anlatım var ki nerede bu canavar demeye başlıyorsunuz. Bu durum sadece bana olmuşta olabilir. Büyük beklenti ile başlamam normalde kitaplara ama bu sefer çıtayı baya yukarıda tuttum sanırım. Neyse ki tam bu durumu konuşurken 118. Sayfaya geldim ve kitap yağ gibi akmaya başladı. Neredeyse kitabın yarısı hiçbir şey yokmuş gibi gelmişti bana. Şunu unutmamak lazım, kitap 1818 yılında yayımlandı. O dönemin edebiyata bakış açısına çok hakim değilseniz, bu uzun tasvirleri anlamlandırmak biraz zor olacaktır. 2018’den değil de, tam da o dönemden kitaba bakmak ve başarısını anlamak lazım.

Kitap akmaya başladı dedim. Evet öyle bir akmaya başladı ki bu sefer, her sayfayı soluksuz okumaya başladım. Öyle hızlı okuyordum ki, bir ara birkaç kupa kahvem boşa gitti buz gibi oldu. Şimdi kitabı bir kenara bırakıyorum ve neler yaşadık, neler hissettik, neler oldu ve olmadı, ne dersler aldık, ne fikirler edindik bunlara bir bakalım.

Öncelikle her şeyin ötesinde Frankenstein bir canavar değil. Victor Frankenstein’ın yaratmış olduğu bir canlı. Bu canlı ile yaratıcısı arasında yaşananların akabinde gelişen olayların anlatıldığı bir öykü ile karşı karşıyayız. Burada tabi ki Tanrı’ya çok sağlam bir atıf var. Madem yarattın, neden bizi bıraktın ya da beni bıraktın? Neden bana sahip çıkmadın, kollamadın, doğru yolu göstermedin, neden içimi sevgi ile doldurmadın haykırışları var. Şimdi kendi dünyamıza dönelim ve insanların yüzyıllardır haykırışlarına kulak verelim.

Tanrı’m – Allah’ım;
Neden böyle , neden şöyle, neden ben zengin değilim, neden ben daha rahat bir hayat sürmüyorum, neden o araba benim değil, neden şu ev benim değil, neden benim kız arkadaşım o değil, neden ben bir rock star ya da popstar değilim, neden sesim kötü, neden burnum uzun, neden bacağım kısa, neden ben siyah tenliyim, neden o renkli gözlü, neden daha çok param yok, neden şu üniversiteye gitmiyorum, neden dualarıma karşılık vermiyorsun, neden beni cennete direkt almıyorsun, neden benim ailem böyle, neden daha iyi bir işe sahip değilim…! Tanrım neden bana sırtını döndün ve cevap vermiyorsun?!...

Bir insan bu haykırışları yapabiliyor da, neden insanın başka başka uzuvlardan yaratmış olduğu bir canlı bu soruları sormasın, haykırışta bulunmasın? O da bunu yaratıcısına soruyor. Yaratıcısı ona sırtını dönüyor. Sırtını döndüğünde, yarattığı canlı, kendi içinde intikam yeminleri ediyor. Şimdi tekrar bizlere, yani insanlara dönelim.

İnançlı olalım ya da olmayalım her zaman yaratıcıdan bir şeyler bekleriz. Kendi kendimize bir ışık, bir işaret, ufakta olsa bir kıvılcım göremediğimizde içten içe sorgularız. (Dini başka türlü yaşayan veya her türlü Tanrı’ya, Allah’a iman edenleri ayrı tutalım.) Bu sorgulama sonucunda kopmalar yaşarız, kopmaların sonucunda başka şeylere çok rahat meyilli oluruz. Bu Tanrı’yı adalet sistemi, Devlet, Para vsvsvsvs çoğaltabiliriz. Bunu demem de ki amaç, herkesin Tanrısı başkadır. Herkes Tanrı’yı göklerde aramıyor. Zaten insanların yarattığı tanrıların sayısı da bilinmiyor. Bu çeşitlilik esasına göre değerlendirelim. İnandığınız Tanrınıza artık inancınız kalmadı, her şey yalan geliyor, kendinizi aldatılmış, terk edilmiş, yalnız bırakılmış hissetmez misiniz? Büyük bir çoğunluk bu soruya evet yanıtı verecektir. İnsanların büyük bir bölümü inandığı Tanrı’ya sığınır ve onunla yaşama tutunur. Bu tutunma ortadan kalktığında ise tam bir kopuş, inançsızlık, intikam ortaya çıkar. Günümüzde bunların birçok örneği var. Dün, bugün ve yarın da olmaya devam edecektir.

Kitabın bence ana konusu şu “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.” Eylemlerimizin sonucun da ortaya çıkan gerçeği kabul edemeyeceksek, asla o olaya el sürmemeli ve dokunmamalıyız. Eğer yaptığımız bir şey birini canının yanmasına ve hayatına mal olacaksa bundan uzak durmalıyız. Atom bombasını ele alalım. Ortada tamamen bilimsel bir keşif amacı güdülürken, birden Almanlardan daha büyük bir silaha sahip olma fikri ve koşuşturmacası hatta zorlaması ortaya çıktı. İş o kadar zorlandı ki, üretilen gücün farkında bile olunamadı. Atom bombası bulundu bulunmasına ama sonucunda ne oldu? Bir bakalım ne olmuş: Atılan bomba 600 metre yukarıda patlamış, ilk atıldığında 70 bin kişi hayatını kaybetmişti. Devamında ki iki ay boyunca, yağan asitler 70 ile 80 bin kişi, takip eden beş yıl boyunca da 60 ile 70 bin arasında kişiyi öldürmüştü. Ayrıntılarında ise bilinen ya da bilinmeyen bir çok olay meydana gelmiştir. Ülkeye, Dünyaya ve İnsanlığa verdiği zarar ise devasa boyutlardaydı. Bir atom bombası sadece kayıtlara göre en az 250 bin kişinin ölümüne neden olmuştu. Peki Atom bombasının mucidi bunun olacağını biliyor muydu? Bu sonuçtan nasıl bir mutluluk duyardı? Bu sonuçtan mutluluk duyan tek taraf, güç gösterisi yapan Amerikan Siyasetçileri idi. Yıllar, yıllar sonra ilk defa bir Amerikan başkanı, Barack Obama Hiroşima’ya gitmişti ama bir kez aforoz edilmişlerdi. Hiçbir anlamı yoktu. Paragrafın başlangıcına geri dönelim ve şunu tekrar edelim: “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.”

Tekrar kitabımıza dönecek olursak, sayfa 118’den itibaren çok güzel bir yazım dili ile karşılaştım. Öncesi de güzeldi elbet ama benim merakım o kısımlarda değildi. Bir canavarın, hayatı öğrenme ve anlama biçimini okudum. Bir bebeğin büyüdüğü gibi, adım adım bilgi büyümesi yaşamasını okudum. Bunların akabinde, öğrenen, uygulayan ama görünüşü yüzünden toplumdan dışlanan, buna rağmen tekrar deneyen ve yılmayan bir yaratık ile karşı karşıya kaldım. Mary Shelley ilk etapta çok dolandırsa da sonradan yağ gibi akan bir roman yazmış. Yazdığı bu kitap, 200 yıl sonra bile hala okunuyor ise, sadece insanların abartması ile değil, kendi değeri bunu hak ettiği içindir. İlk önce kitaba biraz zaman tanırsanız, hayal ettiğinizden daha da başka bir eserle karşılaşacaksınız.

İncelememin sonuna gelirken, İthaki Yayınevi’ne tekrardan teşekkür ediyorum. Hem Bilimkurgu Klasikleri dizisini vazgeçmeden devam ettirdikleri, hem çok başarılı çeviriler ile bize sundukları, hem de kitaplar hakkın da çok güzel ön ve sonsözler hazırladıkları için. Editör ekibine de ayrıca teşekkür ediyorum. Belki bir tane olduysa oldu, onun dışında hiç harf veya yazım hatasına rastlamadım. Genel olarak İthaki’de bu durumla karşılaşmıyorum zaten.

Diyeceğim o ki, ne dilediğimize dikkat edelim. İnsanlar yüzyıllardır ne dilediklerine pek dikkat etmediler. Onun sonucu Tanrı rolüne büründüler. Kainatın yaratanı inanışlara göre değişse de, inancı her türlü kendi isteğine göre kullanan ve değiştiren, güncelleyen(!) insan, bu dünya da kendisine her gün farklı bir Tanrı rolü biçmekle meşgul.

Sadece insan olabildiğimiz ve birbirimizi anladığımız ve çizgimizi aşmadığımız günlere diyorum. Bir canavar yaratmaya da ihtiyacımız yok, milyarlarca iki ayaklı canavar var zaten.

Kitabı herkese öneriyor, bilimkurgu etkinliğimize kesinlikle uğramanızı bekliyoruz. #28996895
Kitabımız 3 ciltten oluşuyor. Kitaba başlamadan önce kitabın eski tasarımlarını, kronolojik sıralamasını ve çevirmenin geniş önsöz kısmını okuyup kitaba hazırlanıyoruz. Ardından da kitabımız başlıyor. Başlangıçta da R. Walton’un, Bayan Saville için yazdığı 4 tane mektubu okuyoruz öncelikle. Ardından da ilk cildimize başlıyoruz.
1. ciltte bize doğa bilimleri felsefesine göre ilerleyen bir kitap olduğu ve yazarın kahramana (Frankenstein) yönelik düşüncelerini okuyoruz. Öyle ki bazen Frankenstein konuşuyor bazen de yazar. Bu bölümde Frankenstein’in tasarımı ve hayat bulması anlatılıyor.
2. ciltte de bu sefer yazarın kendisini daha fazla Frankenstein ağzından anlattığını anlıyoruz. Görüşünün çirkin ve itici olduğu ama bunun yanında insanlardan kat be kat güçlü olduğu, sıcak ve soğuk gibi duyu farklılıklarından etkilenmemesi gibi yüceltilmelerini okuyoruz. Franko’nun sürekli insanlar tarafından hor görülüp ezilmesi sonucu insanlara ve yaratıcısına beslediği düşmanlığa şahit oluyoruz.
Bunun yanında bu bölümde bir Türk’e yer verilmesi, hem de böyle meşhut bir kitapta, yalan olmasın çok hoşuma gitti.
3. ciltte de yazarımızın seyahate çıkması, evlilik planları, Frankenstein için bir eş çalışması (ki neden yapmadığı detaylı olarak sonsöz bölümünde) ve canavarın öldürdüğü dostları var. Kısacası Elveda Frankenstein diyoruz.
Son söz kısmında yazarın 1840 yılında yazdığı bu yapıtın ne kadar iyi olduğunu görüyoruz. Ayrıca sonsöz kısmı da kitap özeti gibi olmuş. Baştan sona yaşanan olaylar tekrar anlatılıp kitap sona erdirilmiş. Oldukça hoş. Şimdi sıra gene ne okusam düşüncesine geldi, hoş geldi.
Mutlu günler, günaydınlar, kendinize iyi bakın. Kitapla kalın..
"Peki onların yaşamlarında yanlış olan nedir?" ve "Dünyada Levov'ların yaşamı kadar kusurlu olmayan ne var ki?" bu iki soruyla biten bir kitap... Pastoral Amerika'da yazar ilk sorunun cevabını bulmaya veya buldurmaya çalışmış. Bunu irdelerken de seçtiği aile (sarıkafa ana karakteri ağırlıklı) o kadar detaylandırılmış ki acaba bu kadar girintili çıkıntılı olması mı çarpıcı bir eser ortaya çıkmasını sağlamış veya paralel olarak kitabın sıkıcılığı, yoğunluğu buradan mı geliyor? Hayalet Yazar kitabını gayet başarılı bulduğum, pulitzer ödüllü bu eserinden de oldukça (!) etkilenmeme rağmen genel olarak zor bir eserdi. Yazarın bir kitapta toplumsal düzeni, kargaşayı, aile yaşamını incelediği ve bir de çok başarılı, hayran olunası bir baş kahramanla taçlandırması tüm bunları harmanlayarak ortaya bir ürün çıkarma çabasıyla yazmış olması okuru yoran en büyük etken bence. Bu zenginliği nasıl sağladığını görmek adına okumayı düşünenlere tavsiyemdir. İyi okumalar.
Merhabalar,
Ödünç aldığım, basım tarihi eski olan 640 sayfa fakat ufacık yazılı incecik sayfalı arka sayfada ki yazılar görünen bir kitap. Okuduğum ilk S. King kitabı her ne kadar dezavantajı olan bir kitap olsada kaptırdım kendimi. kahramanımız Ralph yaşlı bir karakter ve kitabın en başlarında karısını kaybediyor ve karısının ölümünden sonra uykusuzluk hastalığı başlıyor her geçen gün uykuları daha da kısalıyor ne yapsa ne etse buna çare bulamıyor. İlk 500 sayfa Ralph’in gündelik hayatından bahsedildiğini söyleyebilirim son 100 150 sayfa ya girdiğinizde olaylar öyle hızlı gelişiyor ki kitabın kapağına bakıp ne tarz kitap okuyordum diye şaşırıyorsunuz. Kel doktorlar - kızıl kral - Loise - Ed - Helen - Natalie bunlar yan karakterlerimiz sayılır kitabın içinde bir çok isim geçiyor bir çok dez avantajı olmasına rağmen kendinizi okumaktan alamıyorsunuz. Sıkılmadan okudum bitirdim.
Frankenstein harika bir yapıt. Benim tez konumdu ve severek inceledim. Her okuduğumda duygulanırım ve gerçek hayattan bir nebze dahi olsa uzaklaşırım. Henüz okumayan arkadaşlarıma tavsiye ederim
Mary Shelley'in henüz 19 yaşındayken yazdığı bu roman; okumamış olsa da herkesin bir yerlerden duyduğu, aşina olduğu hatta filmlere dahi konu edilen bir başyapıt. İnsan kitabı okuduğunda 19 yaşında bir insanın böylesine etkileyici bir üsluba sahip olmasına şaşırmadan edemiyor. Bir İngiliz olan ve edebiyata aşina bir ailede büyüyen Shelley'de yine aynı toprakların büyük dehası William Shakespeare'in biçeminden izler sezinledim ve muhteşem kurgusunun yanı sıra bunun da etkisi ile kitabı zevkle okudum.
Modern bilimkurgunun ilk eseri sayılan kitaba adını veren sanılanın aksine yaratık değil yaratıcı olan kimyager/biliminsanı Victor Frankenstein'dır. Frankenstein genç yaşta kimya bilimine ilgi duyar. Eski simyacıların gerçekliği mümkün olmayan ölümsüzlük, değersiz madenleri altına çevirme gibi arayışları onda büyük ilgi uyandırır. Bu ilgisini akademik seviyeye taşır. Üniversite hocaları ise şu an hiçbir geçerliliği olmayan fikirlerin sahibi insanların müridi olduğunu söylerler ve Victor Frankenstein kimya hakkında her şeye sıfırdan başlar. İlgisi ve azmi onu çok ileri seviyelere taşır. Kimya biliminin yanı sıra anatomiye de ilgi duyar ve bu alanın da inceliklerini öğrenir. Asıl olay bundan sonra başlar, uzun uğraşları neticesinde cansız varlıklara nasıl yaşam enerjisi bahşedebileceğini keşfeder Frankenstein. Keşfettiği bu büyük buluştan kendisi de çok etkikenir ve şaşkınlığı geçer geçmez bir canlı yaratmak için işe koyulur. Mezarlıktan kemikler toplar. Normal insandan daha büyük boyutlu, daha güçlü, daha heybetli bir yaratık yaratmak uğraşı içine düşer. Başarılı da olur fakat can verdiği anda yaratığından kendisi dahi ürker, saklanır ve uzun yıllar boyunca yaratığı ile tekrar karşılaşmaz. Bu yaratım işi Victor'a yıllar sonra çok pahalıya mal olacaktır.
Kitap orijinal kurgusunun yanı sıra canavarın insan izlenimleri ile yer yer psikolojik noktalara da değiniyor. Canavarın başta sevgi dolu olması ve ona sevgi gösterecek bir arkadaş arayışı, insanların ön yargıları ve farklı olana saygı duymamaları ile kalbine kötülüğün yerleşmesi zaman zaman okuyucunun insani duygularına da dokunuyor. Yaratıcısının bile ondan yüz çevirmesi ile büyük bir psikolojik bunalıma düşen canavar, yaratıcısından kendine göre bir arkadaş yaratmasını istese de bu isteği önceleri kabul eden Victor daha sonra ikinci bir yaratımın tehlikelerini düşününce sözünden döner. Bu olay canavarın kalbini yaratıcısına karşı tamamen kötülük ile doldurur. O günden sonra yaratık, ömrünü yaratıcısının hayatını zindan etmeye; yaratıcısı ise yaratığının ömrüne son vermeye adar kendini. Victor Frankenstein yaşamının sonunda, gözünü yummadan hemen önce dahi bu yaratımın pişmanlığı ile kavrulur.
Halen daha dillerden düşmeyen bu kurgu harikası roman okunmayı kesinlikle hak ediyor. Shelley'in hayranlık uyandıran cümlelerini daha iyi hissedebilmeniz için eseri iyi bir çeviriden okumanızı tavsiye ederim.
Genel olarak Stephen King'in tüm kitaplarını beğenerek okusamda, bu kitap elimde sürüklendi. Diğer romanlarına göre oldukça detaycı bir anlatıma yer verilmiş ve bu durum da sürekli konudan uzaklaşmama sebep oldu.
Kitabın benzersiz anlatım tarzı ve dönemine yaptığı öncülük için yazar tüm takdiri hak ediyor . Tabiki çeviri olaraka ve ön son söz olarak İLETİŞİM YAYINLAR ından okunması gereken bir kitap. Okuduğunuzda anlayacağınız üzerine günümüze kadar bir çok bu tarz esere ve bir çok filme esin kaynağı olmuş. Benim gibi canavarın adının frankenstein olduğunu sananlar içinde küçük çaplı bir aydınlanma mümkün :)
Frankenstein, meraklı, kendi alanında ilerlemeyi kafasına koymuş ve insanlığın sonsuzluk denizindeki tek engel olan ölümü yenmenin yollarını aramaya çıkmış bir insan. Uzun uğraşlar sonucu bu amacını yerine getiriyor, fakat sonucu karşısında büyük bir korkuya kapılıp yarattığı şeyi hiç umursamadan terk ediyor.

Materyalizmin sahip olduğu bir dünyada 'yaratığın' yaşadıklarını ya da hissettiklerini anlamak çok da zor değil. Aslında yaratık yerine insanların önyargılarıyla birlikte mimlenmiş kişileri koysak çok da farklı olmuyor sonuç. Ve tabiki yazar bunu çok farklı ve güzel bir yolla, akıcı ve sürükleyici bir dille anlatmış.

Aslında çoğu insan Frankenstein'ı yaratılan kötü yaratık olarak biliyor. Biraz düşününce, yaratığa yaptıklarıyla onu dipsiz bir çaresizliğe sürüklemesiyle Frankenstein'nın evet gerçekten kötü olan yaratık olduğu çıkması hoş bir karışıklık. Belki de ölümsüzlük bizim için uygun değildir ve ölüm en anlamlı, en yadsınamaz sonsuzluk olarak bizim için biçilmiş kaftandır.

Mary Shelley'in harika anlatımı ve dili kurguyu kat be kat artırmış. Kesinlikle tavsiye ederim, iyi okumalar.

Kitapta adı geçen bazı kitaplar;
• Yaşlı Denizci'nin Ezgisi- S. T. Coleridge
• Wakefield Papazı
• Hayatlar- Plutark
Yalnızlık; tercih olursa mükemmel bir şey! Seçim şansınızın olmadığını ve yalnızlığa terk edildiğinizi bir anlığına düşünün.. Kaldı ki; annesiz ve babasız doğan bir çocuğun normalinin bu olduğunu sanmadığı aslında herkesin bir anne ve babası olduğunu farkettiği andan sonrasına geçin yani yalnızlığa terk edildiğini tüm gerçekliliği ile fark eden bir canlıdan bahsediyor Mary Shelley. Ve kaderini değiştirmeye çalışırken insanların kılıç kadar keskin önyargıları ile karşılaşan yaratığın duygularının değişkenliğini hissederken, çevrenin katılığını ve biz insanların önyargısının gücünü bıçak gibi görmeye başlıyorsunuz. Yani duygu resmen bir nesneye dönüşüyor yaratığın iç dünyasına girdikçe ve onu öyle çaresiz bırakıyor ki; erdemli ve sadece iyilikten beslenip tek derdi kabul görmek olan yaratık, vahşi bir İblis'e dönüşüyor ve tüm vahşetini sergilerken iç dünyasında " iyi olmak" erdemini yitirdiğine ağlıyor..

Bir kelimesini dahi kaçırmadan okumaya çalıştığım baş yapıtlarımdan oldu bu zengin hayal dünyası eseri. Beni kitapta tutan başka bir sihirde yaratıcının hayatındaki her şeyi tek tek kaybetmeye başladığı tüm süreçte anlıkta olsa, güneşin doğuşunda, denizin dalgasında ve doğanın doğanın gücünde kalabilmesi oldu. Duyguların değişkenliğini hem yaratıcı Frankenstein hem de yaratılan Frankensteinde hissederek okumak benim için harika bir deneyim oldu. Keyifli okumalar dilerim tüm kitap severlere.

Yazarın biyografisi

Adı:
Orhan Yılmaz
Unvan:
Türk Yazar

Yazar istatistikleri

  • 53 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 127 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.