İlmî ve Fikrî Zihniyet Ayrımı
Bir mektep/ekol, varlık, bilgi ve değer anlayışları bakımından kurumsal bir kimliğe sahipken bir zihniyet, mektep gibi kurumsal sayılmaz. Zihniyet, zekânın, ortak bilinçte bulduğu problem çözme metodu olduğundan, bir mektebe mensub olmak başka, bir zihniyeti benimsemek başkadır.
Mesela Çivizâde, Ebussu’üd ve Birgivî aynı mezhebe/mektebe mensup olmalarına rağmen, zihniyetleri farklıdır. Bir kişinin zihniyetinin farklı olması, onun bir başka mektepten beslenmiş olmasını -böyle bir şey mümkün olmakla birlikte-zorunlu kılmaz. Belki de bu, ilmî zihniyet (bilgi alanı) ve fikrî zihniyet (düşünce alanı) metodlarının ayrılmasından kaynaklanıyor olabilir. Benim burada zihniyetle kastım ise fikrî zihniyettir.
İlmî ve fikrî zihniyet ayrımı mühim gözükmektedir. Zira insanî evrende ilk ortaya çıkışı itibariyle bilginin/Önermenin var oluşu, daha önce gerçekleşmiş bir düşünceyi zorunlu kılar. Zira “bilgi” yani mevzuya (mahkum aleyh) mahmuIün (mahkum bih) yüklenmesiyle oluşan kadıyye bir sonuçtur. Sebebi ise kendisinden önceki “düşünce”dir. Peki, düşünce, var olmak için bilgiye muhtaç mıdır? İlmin maluma tabi olduğunu söyleyen geleneğe göre bu sorunun cevabı olumludur. Fakat Ekberî gelenekten bağımsız düşünürsek cevabı olumsuz da verebiliriz.
Zira insanî evrende duyu organlarıyla elde edilen “veri”, o anda akıl yoluyla “bilgi”ye dönüştürülür. Bu anlatılanlara göre söylemek gerekirse ilmî zihniyet, doğal olarak fikrî zihniyet tarafından kuşatılmıştır. Tam bu noktada inançlarını makul anlam ve bağlamından koparıp onları statik kavrama yoluyla niteleyen veya inanç alanını genişletenler, hayatın güncelliğine dokunulmasını inanç sahasına dokunma eylemi sayacakları için rahatsız olurlar.
Neticede ise bahsi geçen doğal durum bozulur ve tam tersi