Adı İlyas Şücâ olup babasının ismi Abdullah’tır. İn‘âmât Defteri’ndeki kayıtlarda sipahi oğlu olduğu belirtilmektedir (bk. bibl.). 953 tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri’nde neşredilen Revânî’ye ait vakfiyelerin birinde babasının Voynuk beyi adıyla meşhur olduğu bildirilmektedir (Vakfiye, nr. 970, 1122). Bu iki kayıt birleştirildiğinde Revânî’nin menşei daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Bütün tezkire yazarları Edirneli olduğunda ittifak eder. Âlî Mustafa Efendi’nin naklettiğine göre “Revânî”yi mahlas olarak seçmesinde, Tunca nehri kıyısındaki bahçeler arasında ikametinin ve bu ırmağın tatlı akışının kendisinde uyandırdığı duyguların etkisi olmuştur (Künhü’l-Ahbâr’ın Tezkire Kısmı, s. 176). Kaynaklarda öğrenimine ve hangi tarihte İstanbul’a geldiğine dair bir kayıt bulunmamaktadır. Fakat Receb 890 ortalarında (Temmuz-Ağustos 1485) düzenlenen Şeyh Vefâ Zâviyesi’yle ilgili bir hüccette (Şer‘î Siciller, Evkāf-ı Hümâyun Mahkemesi, nr. 102, s. 151a) bulunan “... ve şarkan bi-mülki İlyas Beg, eş-şehîr bi-Revânî” kaydına göre Revânî bu tarihten önce, yani II. Bayezid’in saltanatının ilk yıllarında İstanbul’a gelmiş olmalıdır. Sehî Bey, Revânî’nin İstanbul’a geldikten sonra saraya mensup şairlerin (Tezkire, s. 220-221), Latîfî de saray çevresindeki otuzu aşkın şairin (Tezkiretü’ş-şu‘arâ, s. 142) arasına girdiğini belirtir. Ancak Sultan II. Bayezid’in 909-917 (1503-1511) yılları arasında verdiği in‘âmların kaydedildiği İn‘âmât Defteri’nde Revânî’nin adına ilk defa 15 Şâban 910 (21 Ocak 1505) tarihinde rastlanmaktadır (s. 93), Revânî’nin muhtemelen 911-913 (1505-1507) yılları arasında ya bir görevle İstanbul dışında olduğunu ya da herhangi bir vesile bulup padişaha kaside sunamadığını göstermektedir. İn‘âmât Defteri’nde 914’te (1508-1509) Revânî ile ilgili üç kayıt vardır. Bunların birincisinde (s. 275) “ebnâ-i sipâhiyândan” Revânî’nin bir kaside sunduğu ve 2000 akçe câize aldığı, diğer iki kayıtta ise (s. 315, 326) ramazan ve kurban bayramları dolayısıyla dönemin diğer şairleriyle birlikte kendisine nakışlı Bursa kumaşından hil‘at verildiği belirtilir.
Şuarâ tezkirelerinde, Revânî’nin surre emini olarak Hicaz’a gittiği, Haremeyn halkı için gönderilen paranın dağıtılmasında usulsüzlük yaptığına dair şikâyetler üzerine dönüşünde görevinden azledildiği ve ulûfesinin de kesildiği nakledilir. Bu olayın zamanı hakkında kaynaklarda farklı rivayetler vardır. Âlî, Latîfî, Âşık Çelebi ve Hasan Çelebi, Revânî’nin bu göreve Yavuz Sultan Selim tarafından tayin edildiğini, Sehî ise onun II. Bayezid devrinde Hicaz’a gittiğini belirtir. İn‘âmât Defteri’ndeki kayıtlar bu konuya açıklık getirdiği gibi Revânî’nin görevlendirildiği tarihi de ortaya koymaktadır. Birinci kayıtta, 915 Recebinin başında (15 Ekim 1509) Mekke’de yerleşmiş bulunan Mevlânâ Bedreddin’e Revânî vasıtasıyla yollanan hediyeler sayılmakta, 5 Receb 915 (19 Ekim 1509) tarihli ikinci kayıtta onun Haremeyn’e gönderildiği belirtilmektedir. 8 Receb 915 (22 Ekim 1509) tarihli son kayıtta ise Revânî ile birlikte Hasan adlı bir kişinin gönderildiği bildirilmekte, Mekke ve Medine halkından kendilerine hediye yollanan kimselerin adları verilmektedir (s. 353-355). Bu kayıtlar Sehî’nin naklinin doğru olduğunu ortaya koymaktadır. Tezkirelerde Revânî’nin bu göreviyle ilgili bazı anekdotlar nakledildiği gibi bu hadise dolayısıyla yazılan hicivlerden örnekler verilir.
Revânî, bu olaydan sonra Sultan Bayezid’in gazabına uğramaktan korktuğu için İstanbul’dan ayrılıp o sırada Trabzon’da valilik yapan Şehzade Selim’in yanına giderek ona intisap etmiştir. İn‘âmât Defteri’nde 915’ten (1509) 917 (1511) yılının sonuna kadar Revânî’ye ait bir kaydın bulunmaması, tezkirelerin onun surre eminliğinden sonra saltanat merkezinden uzaklaştığı rivayetlerini doğrulayan bir delil olarak değerlendirilebilir. Revânî, Trabzon’da önceleri Şehzade Selim’in ikram ve ihsanlarına mazhar olmuşsa da bir süre sonra hoş karşılanmayan bazı davranışları yüzünden gözden düştü, bütün malı müsadere edilerek şehzadenin sarayından uzaklaştırıldı. Arabistan’a gitmek için şehri terkeden Revânî, şehzadenin pişman olup arkasından adam göndermesi üzerine Trabzon’a geri döndü ve eski itibarına tekrar kavuştu. Şehzade Selim tahta çıkmak üzere 1512 yılında İstanbul’a geldiğinde Revânî de onunla birlikteydi. Âşık Çelebi’nin Müeyyedzâde Abdi Çelebi’den naklettiğine göre şair yapılan cülûs törenlerini at üstünde büyük bir coşkuyla izlemiştir (Meşâirü’ş-şuarâ, s. 240b).
Âlî Mustafa Efendi ve Latîfî’de yer alan bir rivayetten Revânî’nin Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine katıldığı ihtimali ortaya çıkmaktaysa da diğer kaynakların bu konuda herhangi bir şey söylememesi bu ihtimalin kuvvetli olmadığını göstermektedir. Âşık Çelebi, Revânî’nin Sultan Selim’in cülûsundan sonra Matbah-ı Âmire kâtipliği ve eminliğinde bulunduğunu nakleder. Bir süre sonra da Ayasofya ve Bursa kaplıcaları mütevelliliği görevlerini üstlenmiştir. Rivayete göre bu görevi sırasında Saraçhane’de Bozdoğan Kemeri yanındaki mescidinin inşaatına başlamış ve bu inşaatın yanından geçen Sultan Selim mescidin kime ait olduğunu sorduğunda Ayasofya mütevellisi Revânî Çelebi’ye ait olduğu cevabını alınca, “Hoş Ayasofya’sın, hoş! Yılda bir mescid doğurursun” diyerek Ayasofya mütevelliliğinin sağladığı maddî imkânlara işaret etmiştir.
Revânî, Kanûnî Sultan Süleyman’ın saltanatının ilk yıllarında vefat etti. Bütün tezkire müellifleri onun İstanbul’da ölüp kendi yaptırdığı mescidin hazîresine defnedildiğini belirtir. Âşık Çelebi, Kınalızâde Hasan Çelebi ve Âlî Mustafa Efendi vefat tarihi olarak 930 (1523-24) yılını verir. Hasan Çelebi ayrıca Bahârî’nin şu tarih mısraını kaydeder: “Cinandan yana cân attı Revânî” (930) (Tezkire, I, 421). İhtifalci Mehmed Ziyâ Bey, 1 Mart 1924’te bölgedeki diğer bazı mezarlarla birlikte Revânî’nin mezarını da düzenlediğinde Bahârî’nin kıtasının yazılı olduğu Revânî’nin mezar taşını da bulmuştur (İstanbul ve Boğaziçi, II, 55-56). Abdülkadir Erdoğan’ın naklettiğine göre Revânî’nin mezar taşı yakın tarihlere kadar yerindeydi (Fatih Sultan Mehmed Devrinde, s. 36). Kaynaklar Revânî’nin “ayş ü işrete müptelâ, daima mahmûr u sermest” bir kimse olduğunu belirtir. Ancak Hasan Çelebi ömrünün sonlarına doğru tövbe ettiğini nakleder (Tezkire, I, 421).