Sercan Leylek

Sercan Leylek

Yazar
8.7/10
32 Kişi
·
48
Okunma
·
12
Beğeni
·
997
Gösterim
Adı:
Sercan Leylek
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İzmir, Türkiye, 22 Eylül 1986
İzmir doğumlu Sercan Leylek, tiyatrocu bir ailenin ortanca çocuğu olarak büyüdü. Dokuz Eylül Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu ve lisans eğitimi süresince 1 yıllığına İtalya’nın Salerno şehrinde eğitimine devam etti. 2009 Yılından bu yana Norveç’te yaşamakta olan yazar, çeşitli medya ve danışmanlık şirketlerinde yazılım mühendisi olarak çalışıyor.

İlk kitabı Cydonia 2012’de yayınlandı ve bu eserini 2015’te yayınlanan Piri Reis ve Nostradamus isimli bir başka bilim-kurgu romanı takip etti. 2017’de Norveç’te yayınlanan Duvar ve Adam (Mannen og muren) adındaki fantastik romanıyla birlikte hem uluslararası yayıncılığa hem de yeni bir türe adım atmış oldu.

Teknoloji ve edebiyat çalışmalarının yanı sıra, siyasi ve toplumsal olaylara da ilgi duyan yazarın köşe yazıları Financial Times, Dagsavisen, Aftenposten, Cumhuriyet ve Radikal gibi yerli/yabancı gazetelerde yayınlandı.

İngilizce, İtalyanca ve Norveççe dillerine hâkim olan Sercan Leylek, Norveç’te yetişen Türk çocuklarına Karagöz-Hacivat Gölge Oyunu gösterileri düzenlemeye devam ediyor.
Kesin olan bir şey vardı ki bu mezalime karışanların hepsi işlenen yekün günaha ortaktı.
Sercan Leylek
Sayfa 14 - Bilgi Yayınevi
-Nasıl olur da bu kadar büyük tapınaklar inşa edilebilir?
-Köleler ne güne duruyor sanıyordun?
-Köleler mi?
-Ne sandın ya!
Sercan Leylek
Sayfa 14 - Bilgi Yayınevi
Sen beni kalbinle dinliyorsun ve kalpler arasında kurulan iletişim için tercüme gerekmez.
Sercan Leylek
Sayfa 74 - Bilgi Yayınevi
Kafka’nın romanı Dava’yı okuyordu. Kitaptaki kahramanı hemen kendisiyle özdeşleştirmişti. Başına neden türlü çoraplar öldüğünü anlayamayan yalnız bir adam...
Sercan Leylek
Sayfa 39 - Bilgi Yayınevi
Başarana kadar imkansızdır, ama bir kere üstesinden geldikten sonra o iş dünyanın en basit uğraşıdır aslında.
Sercan Leylek
Sayfa 170 - Bilgi Yayınevi
196 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Biraz masal tadında, biraz tarih tadında, biraz da aksiyon tarzında olan bu kitap beni çok şaşırttı; fantastik romana olan bakış açımı değiştirdi resmen. Beklentimin çok üstünde çıktı inanın. Okuması çok zevkliydi, su gibi aktı.

Yazar tiyatrocu bir anne babanın çocuğudur. Aslen Bilgisayar mühendisi olup üçüncü bilim-kurgu romanını yazmıştır. Şu an Norveç’te Oslo şehrinde yaşamakta olup, 2017’de Norveç’te yayımlanan Duvar ve Adam (Mannen og Muren) adındaki fantastik romanıyla hem uluslararası yayıncılığa hem de yeni bir türe adım atmış oldu.

Yeni bir tür derken, yazar gerçekten yeni bir türe sebep olmuş; kitap benim ilk kez karşılaştığım bir kurgu ve plana sahip. Sonuçta her kurmaca kitapta olduğu gibi masalsı, aksiyon, tarihi, fantastik ya da başka bir tür değil bu kitap. Daha da farklı, karma bir tür geliştirmiş yazar; galiba bunu da sürekli sıfır, bir rakamlarının farklı kombinasyonlu kodlarının yazılımıyla uğraşan bir mühendis yapabilirdi.

Şaka bir yana, ben kitaba klasik bir fantastik roman beklentisiyle başlamıştım. İlk sayfa oldukça dikkat çekici: “Ben her zaman gelecekteyim.” cümlesiyle başlamıştı. Dikkat kesildim, M.Ö.1500 lerde Antik Mısır tarihine gittim, kendimi bir an köle Samuel yerinde hissettim, merakla gerildim. Ölüme giden bir köleye ne olacaktı. Tasvirler, bana antik çağı yaşattı. Kendimi, bir tarihi fantastik roman beklentisine soktum; ama yok masal hemen bitti,balon patladı ve gerçek dünyanın gerçek karakterleri yerlerini aldı, kendimi bir anda tarihi gerçeklik ve Nazilerin korkunç kıyımlarının yanı başında buldum. Aman Allah’ım dedim, bu tarihe tanıklığın verdiği geçici yakınlıkla korktum, üzüldüm, gerildim, hatta saklanmayı, kaçmayı düşündüm. Zor tabiki, tarihi bir mezalime tanık olmak; insan bazen haykırmak istiyor, ama bunun sadece bir kitap olduğunu hatırlıyorsunuz da nispeten rahatlıyorsunuz biraz işte. Anna Sophie ve kahramanımız Yakamoz tanışmanın ileri safhalarında iyice yakınlaşır ve günlerce sohbet ederler. İlginç bir tanışma ve ilginç bir gerilim bizi beklemektedir; çünkü hikayenin bundan sonraki kısmı tamamen aksiyon ve gerilim doludur. Yeni karakterler hikayenin akışını tamamen değiştirmiştir. Olayları anlatarak kurmaca bir kitabtan alacağınız lezzeti baltalamak istemem.

Kitabın dili oldukça sade ve akıcıdır. Uzun ve gereksiz cümlelerden uzak; hikaye akışı ise çok başarılıdır. Zira kitap aslında bir film için senaryo olarak yazılmış, sonra bir takım nedenlerden dolayı vazgeçilmiştir. Yazar ise bu hikayeye o kadar çok inanmıştır ki, bir türlü vazgeçememiş ve senaryoyu romana uyarlamıştır. Bu yüzden bu kitabı okurken o kadar kolay ve hızlı hayal dünyanızda dolaşabiliyorsunuz ki, bu duruma hayret edebilirisiniz.

İyi okumalar...

Kitapla kalın lütfen...
196 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Bir taşın, ağacın, toprağın..evrenin silinmez hafızasında..

Yaşanmışlıklarla insan rengine boyanmış evlerin, odaların duvarlarında..

Heyecanla, merakla, aşkla, umutla, umutsuzlukla..ama mütemadiyen bir sebebin gölgesinde yeşeren bakışların mesken tuttuğu pencerelerde, balkonlarda..

Eşiğinden içeri sevdiklerimizi buyur ettiğimiz ya da edemediğimiz..Geldiğimiz ya da çekip gittiğimiz kapılarda..

Zaman durmuştu çoktan.

Ağır ağır çıktım merdivenlerden. Ilk defa görecekmiş gibi heyecanlı, çok özlemiş gibi hasretle ama yıkılmış, tozlanmış, eskimiş her şeye inat..taptaze, dal gibi bir arzuyla..

Bir ses cümbüşü sardı içimi.
Hepimiz aynı anda konuştuk.
Hepimiz birbirimizi duyduk.
Dedem, frekansı ayarlamaya çalıştı radyosunda.
Halam kavun kesti getirdi.
Babaannem hepimizi kucakladı gözleriyle.
Amcam ve babamın sohbetini kahkahalar böldü yer yer.
Mehmet sazını eline aldı.
Merdivenlerden akrabalar göründü bayram ziyaretine gelen.
Annem ikramlıkları hazırladı.
Ben..
Balkonun en uç köşesinde..
Oyuncak trenimi yere vurup parçaladım..başka kimse oynamasın diye..

Sonra sustu her şey..
Görüntüler silindi. Herkes gitti.
Zaman evin duvarlarına hapsoldu.
Ve babaannem..gözlerini pencerelerde unuttu belli ki..

Benim gördüğümü herkes gördü mü, bilmiyorum. Ya da benim duyduğum sesleri herkes işitti mi..

Işte tam da bu noktada yolumuz Duvar ve Adam'la kesişti.
Bir bilim kurgu romanı. 1942 yılında Nazilerden kaçarken şans eseri (!) bir duvarın içine hapsolan yahudi bir kızın çırpınış hikâyesi.
Yaşama tutunma, sesini duyurma, var olma çabası.

Şans eseri diyorum, çünkü hangisi daha zor, hangisi daha katlanılabilir, bilmiyorum.
Yok gibi yaşamak mı, yoksa yok olup gitmek mi?

Sesini duyurabilmek mi 'yoksa sesini yitirmek mi?

Neyi beklediğini bilmeden beklemek mi, yoksa sonsuzluğun ürküten boşluğuna savrulmak mı?

M.Ö. 1500 yılında başlayan hikaye, üç farklı zaman diliminde yaşanıyor. Buna rağmen kopukluk olmaması romanı daha lezzetli kılıyor. Aslında yazarın ifade ettiği gibi bu anlatıya roman değil novella demek daha uygun.

Iki saatte okunabilecek kadar akıcı bir dille yazılmış bu kitapta fark ettiğim enteresan bir şey ; birçok alternatif son ve olay örgüsü şekillendirerek akıp gitmesiydi.
Belli bir kurguya rağmen sizi özgür bırakan bir havası var.

Takıldığım ve şöyle olsa muhteşem olurdu diye düşündüğüm birkaç ayrıntıya rağmen, yazarın, bulunduğu yerdeki sağlam duruşunun, ileride yapacaklarının garantisi olduğu görüşündeyim.

Evlerin, odaların, duvarların..cansız sandığımız varlıkların, özünde bıraktığımız bizden parçalarla onları büyülü kıldığımıza inanan ben, severek okudum.



Keyifli okumalar..:)
196 syf.
·5 günde·7/10
Yer Norveç'in başkenti Oslo, yıllardan 1942 ve şehir Nazi işgali altında. Norveçli bir Yahudi olan kütüphaneci kız Anna Sophie, Nazi askerlerinden kaçarken boynundaki tılsımlı madalyon sayesinde duvarın içerisinde kaybolur. Anna Sophie, tam yetmiş beş yıl boyunca hiç yaşlanmadan duvarın içerisinde hapsolur ta ki, psikolojik sorunları olan Türk göçmen Yakamoz Öztürk'le karşılaşana kadar. Anna Sophie, Yakamoz'la duvarın içerisinden konuşmaya başlar ve 1942 ile 2017 yılları arasında zaman geçişleriyle çeşitli hikayelere tanık oluruz. Hikaye boyunca devam eden en önemli konu, Anna Sophie gerçek mi yoksa bu karakter Yakamoz'un psikolojik rahatsızlığı sebebiyle kafasında kurguladığı bir hayal mi sorusu.

Sırf duvarın içerisinde hapsolan kız imgesi bile yeterince ilgi çekici ve heyecan verici bir olayken, roman boyunca bunun üzerine birçok fantastik ögeler barındıran hikayeyle de karşılaşırız. Kitap, tıpkı bir filmcesine ritmik akan, anlatım açısından pürüzsüz ilerleyen, tam durağanlaştı dediğimiz anda mutlaka bir aksiyona bulaşan bir kurguya sahip. Özellikle fantastik ögelerin bu kadar yoğun olmasını yazarın daha önce, bilimkurgu kitapları yazmasına da bağlıyorum. Yüz doksan sayfalık bir kitap olmasına rağmen, okurun rahatlıkla bir günde bitirebileceği anlatım sadeliğine ve sürükleyiciliğe sahip. M.Ö. 1500, 1942 ve 2017 yıllarına gidiş gelişlerin olması ve zaman geçişlerinde herhangi bir aksama olmaması kitapta başarıyla uygulanan bir anlatım şekli. Macera ve fantastik ögelerin sade ve akışkan bir anlatıma yedirilmesiyle özellikle benim "içerikçi okur" diye tanımladığım kitleyi son derece mutlu edecektir. Kitap genel okur kitlesi tarafından sevilebilecek, okuru sıkmadan maceradan maceraya sürükleyecek ve gerçekten konu itibariyle özel bir fikre de sahip bir eser.

Peki tüm bu anlattıklarım benim gibi bir okura yetti mi? Cevabım kesinlikle hayır. Biraz da bu nedenleri açıklayayım. Ben ve benim gibi okurları "anlatımcı okur" olarak tanımlıyorum. Bu tarz okurlar yazarın ne anlattığından çok nasıl anlattığıyla ilgilenirler. Evet, kitap heyecan verici ve farklı bir konuya sahip ama salt bu bana yetmiyor. Üstte kitap film gibi dedim, hakikaten yazar da zaten önce film senaryosu olarak kaleme aldığı hikayeyi sonra kitaba çevirmiş. Bu metni bir senaryo olarak gözümüzde canlandırdığımızda gerçekten çok başarılı. Sürekli bir heyecan ve macera akışının olduğu, özellikle aksiyon ve fantastik sever izleyiciler için güzel bir film olabilirdi. Peki ya kitap kısmı? Anlatım dili benim açımdan çok sade ve özellikle diyaloglar kısmı tatmin edici olmaktan uzaktı.

Kitap ne beni tam olarak fantastik kısma inandırabildi ne de gerçek hayata adapte edebildi. Hikaye boyunca ikisinin arasında kaldım. Öncelikle ana karakterimiz Yakamoz'un psikolojik rahatsızlığının olması ve terapi görmesi fantastik kısma inandırıcılık açısından beni fazlasıyla rahatsız etti. Karakterin eğer bir psikolojik rahatsızlığı olduğu ifade edilecekse bile bunun en başından değil, aralarda ve mümkünse anlatımın leitmotif yöntemiyle zenginleştirilerek yapılmasını arzu ederdim. Hatta kitap boyunca bize Anna Sophie'nin gerçekteki varlığının kanıtlanması yerine psikolojik rahatsızlığı olan Yakamoz karakterinin zihninde yarattığı bir şizofrenik kurgu karakter olarak anlatım yoğunlaşsa çok daha güzel olabilirdi. Tabii ki bu yapılırken de yine belli belirsiz halin korunması kaydıyla. Buradaki temel sıkıntı, bir okur olarak bana, yazar tarafından bir konunun direk işaret edilmesinden hoşlanmamamdan kaynaklı. Aynı şekilde, 1942 ve 2017 gibi zamanların başlık olarak yer alması da benim için bir başka rahatsızlık verici unsurdu. Zaman geçişlerini kendim keşfetmeyi seven, yazarın yaptığı hareketleri görmek isteyen bir okur olarak burada da işaret edilmesi başkaları için bir kolaylık olsa da benim açımdan bir başka sorunlu konuydu.

Sonuç olarak, konusu son derece farklı, sürükleyicilik yönü yüksek ve içerik açısından başarılı denebilecek bir eser. Fakat edebi anlatım yönü, muhtemelen senaryodan kitaba çevrilmesinden kaynaklı üst seviyede değil. Özellikle macera sever, sürükleyici bir anlatıma sahip kitap okumaktan hoşlanan bir okur için son derece güzel bir roman. Böyle okurlar için kitabı tavsiye edebilirim. Yazarla ilgili şunun da hakkını vermek gerekli. Kitabın sonunda bu öykünün yazılış hikayesini kendisi anlatıyor. Hikayenin zihninde uyanışı ve metne dönüşme kısmı gerçekten başarılı. Çok ufak bir andan türeyen fikir ,190 sayfalık bir kitaba dönüşmüş durumda. Bunda da yazarın hayal gücünün ne kadar üst seviyede olduğunu görebiliyoruz. Duvarın içine yetmiş yıldır hapsolmuş kız figürü cidden harika bir hayal gücü ve yazarın gelecekteki kitapları için de okurlara ışık tutuyor.

Son olarak buraya yazarın kitapla ilgili söyleşini bırakıyor ve kitabı okuyacaklara şimdiden keyifli bir okuma süreci geçirmelerini diliyorum.
https://kayiprihtim.com/...-adam-sercan-leylek/
196 syf.
·10/10
Nasıl başlayacağımı ve ne yazacağımı bilmiyorum. Anna Sophie'nin duvarda sıkışması gibi ben de kitabın son sayfasında sıkışıp kaldım. Kitap an itibariyle bitti ama benim kafamda hala devam ediyor. En heyecanlı yerinde sayfayı çevirdiğimde "Sonsöz" başlığıyla karşılaşınca inanın yıkıldım. Şöyle devam etseydi, böyle de olabilirdi gibi final senaryolarını kurmaya başladım. Öyle ki bu satırları yazarken bile hala sonsöz yazısını okumadım. Kitabın bittiği gerçeğiyle yüzleşmek istemiyorum sanırım.

Kitabın sonunu şimdilik askıya alıp başına dönmeye karar verdim. "Ben her zaman gelecekteyim." diye başlıyor kitap. Daha ilk sayfadan içine çekmeye başlamıştı beni. Adeta bir masal havasında ilerliyordu ilk sayfalar. Bir anda kendimi MÖ. 1500 yılında Antik Mısır'da buldum. Sanki kitap değildi okuduğum, bir film şeridi dönüp duruyordu gözümün önünde ve ben seyrediyordum hatta seyretmekten de öte bazen kitabın satırları arasında dolaşıp yazılanları yaşıyor gibiydim. Bu his inanılmazdı.

Bir an sokakta olduğumu hatırlayıp kitabı aceleyle kapattım. Bu güzel satırlar sokak ortasında yürürken kornalar eşliğinde okuyup geçilecek kadar basit değildi. Zaten arabalar arasında tehlike altındaydım. Kitapta yazıldığı gibi "Bu acımasız dünyada ezilmenin sonu yoktur." Her ne kadar benim bahsettiğimden farklı bir anlamda kullanılmış olsa da o anki durumuma dikkat çeken bir cümle oldu.

Uygun bir ortamda kitabı elime alıp Antik Mısır'a tekrar geri döndüm. Tasvirler o kadar kusursuzcaydı ki yazılanlar anında zihninizde canlanıyor kendinizi Nazi kampında Simon ve yaşlı adamla beraber prangalanan üçüncü esir olarak hissediyorsunuz. Keşke bir şeyler yapabilsem o insanları kurtarabilsem gibi bir sürü düşünce zihninizi meşgul etmeye devam ediyor sayfalar ilerledikçe.

Milattan önce 1500'lü yılların anlatıldığı hikayenin hala etkisi altındayken bir anda günümüze ve Oslo sokaklarına adım atıyoruz. Taş duvarın içinde bir kız ve önünde bir adam. Asıl hikaye başlıyor ve burada kitabın tanıtım filmi devreye giriyor https://www.youtube.com/watch?v=gpVONxrN0_Q& ki izleyince kitapta anlatılan ortamı görüyor ve bu andan sonra kitabı sanki okumuyor gerçekten o anları yaşıyor, adamın duvarla konuşmasına tanıklık ediyor gibi hissediyorsunuz kendinizi.

Kahramanımızın ismi Yakamoz. Ben ilkin ismi itibariyle kendisini kadın zannetmiş olsam da "İki farklı sözü, iki farklı kadına vermiş olan sorunlu adam." :) olarak tarif ediliyor kitapta. Ben kendisinde bir sorun göremedim. Gayet samimi, yer yer komik diyaloglarıyla güldürürken bir anda düşüncelere sevk eden ve duvar dahi olsa bir kadının; köpekten, insanlardan vs rahatsız olmasına izin vermeyerek anında çözüm üretecek kadar zeki ve ince ruhlu bir karakter. O kadar gerçekçi yazılmış ki sanki kendisini tanıyor gibiyim. Yakamoz'a ve diğer karakterlere, harfler aracılığıyla resmen ruh üflenmişti. Bu açıdan kitabı aşırı başarılı buldum.

Ve duvardaki kız Anna Sophie. Okurken bir ara duvarları tıklarken buldum kendimi. Belki buralarda bir yerlerde birisi hapsolmuştur havasına girmiştim. Gidip sokakta duvarlarla konuşmama gerek kalmaz, odamda gizlice konuşurum ve böylece kimse deli olduğumu düşünmez gibi hayallere kapıldım. Okudukça belki bir Anna Sophie ben bulurum umuduyla evin duvarlarını yoklamaya başlamıştım. Jeanette' a (kitaptaki psikiyatr) ihtiyaç duymamak adına kitabı duvarsız bir yerlere gidip okumaya karar verdim. Çünkü etkisinden çıkamıyordum

Duvar ve Adam ve Deniz
https://i.hizliresim.com/odjXJo.jpg

Ortam değiştirmek pek işime yaramamıştı. Duvarları yıkmış olsam da her an Anna Sophie denizden çıkıp gelecekmiş gibi devam ediyordum sayfaları okumaya. Yazarın anlatım tarzından insan gerçekten çok etkileniyor. Yaşanmışlık hissi veren kitapları çok severim ki bu kitap onlardan biri oldu benim için. Gerek biçimi, gerek içeriği ve aralara serpiştirilip bizi eski dönemlere götüren bölümleriyle çok güzel bir kitaptı. Yazarın kelimeleri canlandırma yeteneği müthişti.

Üç beş cümle kurabilme yetisine sahip olduğuna inanıp kendini yazar zannederek kitap çıkarmaya koşan insanların hızla çoğaldığı günümüzde kimlerin gerçekten yetenekli ve bu işi hakkıyla yaptığını ve kimlerin sadece saçmalıklar silsilesine kağıt israf ettiğini anlamak artık çok güç. Üzüldüğüm nokta ise bu kitabın asla bir Şeyma Subaşı kitabı kadar satmayacak olması. Umarım bir gün dünya değişir, kaliteli yazarlar ve kaliteli kitaplar ön plana çıkar.

Kendi adıma yazabileceklerim bu kadar. Şimdi yazıya ara verip son sözü okudum. Yazarın kitabı için yazdıklarıyla benim düşüncelerimin aynı olması sonucunda kitabı doğru yorumladığımı düşündüm. Film gibi akıp gidiyor demiştim gerçekten de kitap önce film senaryosu olarak yazılmış.

Finali için yazılanları okuyunca yazara hak verdim gerçekten. Evet aslında böyle bitmesi gerekiyordu. Mantıklı olan tam da kendisinin söylediği gibiydi. Son sayfada yazıldığı gibi hikayenin kısa oluşunu ilk önce eleştirmiştim kendi adıma ancak sebebini okuyunca eleştirdiğim için pişman oldum. Daha uzun sürmesini elbette isterdim ancak böyle bir konuya yeşilçam filmi tarzında, kızla erkeğin evlendiği bir son zaten yakışmazdı.

Bu konuda açıklama yaparak okuyucuyu da düşünen bir yazar olan sevgili Sercan Leylek 'e ayrıca teşekkür etmek istiyorum. O sonsöz olmasaydı bu kitap benim için yarım kalacaktı. Sonuç olarak kitabı kafamda da bitirdiğim için kendi adıma mutluyum. Herkese iyi kitaplar.
196 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Duvar ve Adam
Farklı bir tür olarak okuduğum kitap. Normalde kitaptan senaryoya olurken bu kitap senaryodan kitaba dönüşen bir eser. Kitabın kurgusunun içerisinde tarihten de pay var.
Kitabın başında Antik Mısır'ı bir ziyaret ettiğimiz kitapta;
Yakamoz yıllardır Oslo’da yaşamaktadır. Her gün önünden gectigi duvardan bir ses duyar. Bu yaşadığı tuhaflıklar duvardan yükselen bir genç kadın sesiyle zirveye çıkar. Duvardaki kızdan gelen ses ona 1942 yılından beri buraya hapsolmuş Norveçli bir Yahudi olduğunu olduğunu soylemektedir. Devamı kitapta
Dili sade ve akıcıdır. Kısa ve anlaşılır cumleler kurarak anlatmasi da okurun sıkılmadan zevk almasını sağlıyor. Kitapta olay örgüsü çok güzel okumanızı tavsiye ederim
196 syf.
Klasik bir giriş olacak, lakin öncelikle değerli kitabını bana hediye olarak gönderen, dahası okuma şerefine layık gören Sercan Leylek Bey’e teşekkürlerimi sunarak başlayayım. Kendisine de ifade ettiğim gibi, kitabını sadece bir okur olarak değil aynı zamanda bir yazar olarak da okuyacaktım.

Kitaba, bırakın okumayı, ilk mesajlaşmamızdan bana ulaşma anında bile hep empati ile yaklaştım. Sonuçta, ben de az bilinen bir yazar olarak kitaplarımı okumaları için birilerine gönderiyorum ve onlardan gelecek olan yorumları büyük bir heyecanla bekliyorum. Bu nedenle kendisinin ruh halini anlayabiliyorum. Yazacağım eleştiriyi de bir dost ve kalemdaş görüşleri olarak kabul edeceğine inanıyorum. Sonuçta bir eserin güçlü ve eksik taraflarını en iyi bilenler aslında onun yazarlarıdır.

Eserin sonunda Sercan Bey, eserin yazılış hikâyesini anlatmış. Duvar ve Adam, genel durumun aksine önce senaryo iken sonrasında novellaya çevrilmiş. Doğrusu bu durum hissediliyor. Çünkü bence çok iyi bir senaryoya sahip. Ancak roman ya da hikâye olarak edebi seviyesi, senaryo seviyesi kadar yüksek değil.

Belki de şöyle izah edebilirim. Bazı şarkı sözleri vardır, çok başarılıdır. Ancak onları yine de şiir sayamazsınız. Bu anlamda Sercan Bey’in hikâyesi bir film senaryosu olarak gayet başarılı. Öyle ki, bir film seyreder gibi hissediyorsunuz. Sürükleyici ve ilgi çekici. Bu minvalde oldukça iyi bir puanı hak ediyor.

Bir duvarı konuşturmak ve ondan İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar uzanan bir hikâye çıkarmak fikri çok güzeldi. Tabii burada gerek duvarın içindeki kız gerekse sihirli kolye gibi argümanların etkisiyle tamamen fantastik bir eserle karşı karşıya kalıyoruz. Bu nedenle romanda gerçekçiliği önemseyen okurlar için bir handikap sayılabilir; tabii fantastik ve masalsı bir içerik isteyenler içinse olumlu bir tarafı var.

Bu arada geçmiş dönemde anlatılan Antik Mısırlı Simon ve Norveçli usta hikâyelerinin yarım bırakıldığı kanısındayım. Oysa iyi birer damar vardı onlarda.

Bir de, cahilliğime verin lütfen, Norveç Yahudisi bir kızın kuzeninin Yahudi olmayan bir Norveçli olması ihtimali var mıdır? Bilemiyorum. Ha, derseniz ki, kızın 70 yıldır duvarda olması garibinize gitmiyor da, kuzeni mi gidiyor, ayrı mesele :)))

Eserin, bir yazarın ilk eserlerindeki genel duruma uygun olarak ciddi anlamda otobiyografik çizgiler taşıdığını düşünüyorum. Yani mekânların ve anlatılanların çoğu, bizatihi yazarımızın hayatında yer bulan şeyler olsa gerek…

Dediğim gibi, novellanın akıcılığını, merak unsurunu diri tutma becerisini çok beğendim. Ancak işin edebi kısmında zaaflar olduğu kanısındayım.

Birkaç örnek vereyim. Mesela çok beğendiğim ve alıntı yaptığım bir kısım…

“Bir felaketin de, bir zaferin de tek bir sebebi olamaz. Ancak art arda sıralanmış nedenler silsilesi sonucunda büyük felaketler veya zaferler yaşanabilir.” Şahane bir aforizma bence. Lakin hatalı. Şöyle ki, “Ancak art arda sıralanmış nedenler silsilesi sonucunda büyük felaketler veya zaferler yaşanabilir.” Cümlesinde art arda sıralanmış nedenler dedikten sonra silsileyi kullanmamak gerekir. Silsile zaten art arda olan demektir. Doğrusu, “Ancak art arda sıralanmış nedenler sonucunda büyük felaketler veya zaferler yaşanabilir.” Ya da “Ancak nedenler silsilesi sonucunda büyük felaketler veya zaferler yaşanabilir.” olmalıydı.

Önemli mi derseniz, romancılık açısından "bence" önemli. Senaryo olarak telafi edilebilir bir durum.

Keza, sayfa 158’deki bir cümleyi de paylaşmak isterim. Bu cümle bir prototip aslında. Çünkü eserde buradaki gibi mesafe ve sayılar çok fazla kullanılmış. “Jeanette hastaneye yaklaşık otuz metre uzaklığa otomobilinde oturuyordu, gözü sürekli kol saatindeydi. Akrep ve yelkovan saat tam 11.45’i gösterdiğinde planın ikinci bölümünü uygulamaya geçti.”

Burada düzeltilmesi ya da çıkarılması gereken bir sürü şey var. Hastaneye yakın bir yere denilebilir mesela, akrep ile yelkovan gereksiz olmuş gibi… Bunun gibi çok fazla cümle var eserde.

***

Buraya kadar yazdıklarıma bakınca, eserdeki olumsuzlukları ön planda tutmuşum gibi bir hava oluşmuş olabilir. Öyle olmamalı. Bir kitabın başarısının belli ölçütleri vardır. Onlardan birisi de, eser bittikten sonra sizde yer edip etmediğidir. Yani, kafanızda o filmi oynatabiliyor musunuz? Duvar ve Adam –belki de orijinalinin zaten bir senaryo olmasının etkisiyle- bunu başarabilen bir eser.

Norveç gibi bir uzak diyarda Türkçe kitaplar yazan Sercan Bey’i, ayrıca tebrik ediyorum. Yolu açık olsun.
196 syf.
·Puan vermedi
Duvar ve Adam, özünde adalet temasını ön plana çıkaran bir novella. Yakamoz isimli bir genç adam Oslo’da yaşamaktadır ve yıllardan beri önünden geçip durduğu tarihi bir duvarda bazı gariplikler dikkatini çeker. Art arda yaşadığı tuhaflıklar duvardan yükselen bir genç kadın sesiyle zirveye ulaşır. Duvarın içindeki kişi 1942 yılından beri buraya hapsolmuş Norveçli bir Yahudi olduğunu iddia etmektedir. Yakamoz karakteri ise halihazırda bazı psikolojik sorunlarla mücadele halinde olan, yalnız ve mutsuz bir adamdır ve başına gelen bu garip olay sonucunda iyiden iyiye keçileri kaçırdığını düşünür. Hikâyenin devamında da kendisini türlü maceraların içinde bulur. Duvar ve Adam’ın okuyucuya sunduğu ana çatışma duvardaki kızın gerçek mi, yoksa Yakamoz’un zihnindeki bir yanılsama mı olduğu sorusudur.

Yazının devamı: https://kayiprihtim.com/...inden-duvar-ve-adam/
196 syf.
·6 günde
Duvardan değil, açık açık konuşalım;

* Kitabı yazarının ricası üzerine okudum. Kitap hediyesini de geri çevirerek, kendim satın alma yoluna gittim. Ki bunu aynı zamanda yazara bir katkı olarak gördüm.
* Kitaba başlamadan önce kitap ve yazar ilgili ilk izlenimlerim; İzmirli olup uluslararası kültüre açık genç bir bilgisayar mühendisinin Oslo'daki bir macerasının yansıması olduğuydu. Kitabın baş karakterlerinden birinin Yahudi olduğunu yazardan öğrendiğimde merakım biraz daha gelişti ve biraz da tarihi/dini dedektiflik haline geldi.
* Kitabı okuma sürecim kesintiye uğramış olsa da konunun ilerleyişini hatırlamak zor olmadı. Bunun sebebi yazarın dilinin ağdalı olmaması ve konunun seyrinin de az çok tahmin edilebilir olmasıydı. Kitabı okuduktan sonra hakkında yazılan incelemelere de göz gezdirdim.
* Bu incelemelerde çok sayıda övgü gördüm, birçoğuna da hak veriyorum. Fakat gelişme potansiyeli olan bu yazar için eleştirilerin daha faydalı olacağını düşünüyorum. Hem yazarın bir meslektaşı -mühendis- olarak hem de kitabın baş karakterlerinden birinin aidiyetine -Yahudilik- sahip olan biri olarak gözüme çarpan noktaları söylemek istiyorum:
------------------
- Öncelikle; kitabın kurgusunu oluştururken yazarın aslında iki farklı senaryoyu birleştirerek yeni bir sentez yapmaya çalıştığını düşündüm. Bunlardan biri, psikolojik sorunları olup olmadığını çözme gayretinde olan, gerçeklik duygusunu arayan bir adamın yaşadığı gerçek-dışı sorunlardı. Diğer senaryo ise; Antik Mısır'da, tılsım özelliğinde olup fantastik serüven romanı aracı olarak klişeleşmiş kadim bir taş ile başlayarak 2017'ye gelen bir aksiyon kurgusuydu. Bu iki farklı senaryonun ayrı ayrı anlamları olsa da; sentezinin uyumunu şüphe ile karşılıyorum.

- Sayılara diğer mesleklerden farklı bir önem atfeden mühendislik mesleği mensubu olarak yazarın bazı bölümlerde gereğinden fazla sayısal nitelendirme yaptığını düşünüyorum. Duvarın ebatları, duvar-kütüphane arası mesafeler gibi.

- Kitabın Türkçe olarak yazıldığını zannediyorum. Fakat bazı paragraflarda İngilizce'den çevrilerek anadile geçmiş bazı yapay kalıpların da kullanıldığını gördüm. İstemsiz olarak bu durumu sonsöz bölümündeki 'kısa film senaryosu olarak yazıldığı' açıklamasıyla ilişkilendirdim. (Evet, Yakamoz ile Duvar'ın İngilizce konuştuğunu biliyorum. Fakat o diyaloglarda da Türkçe deyimler yine bir ikilem yarattı.)
Aynı şekilde Nazi askerinin bir yerde Almanca nidası yer alırken, aynı sayfadaki bir başka nidanın Türkçe çevirisinin verilmesi de benzer bir algı karışıklığına yol açtı.
Bir örnek daha; bazı yerlerde doğru olarak "Norveç Yahudileri" tamlaması kullanılırken; bazı yerlerde "Norveçli Yahudi vatandaşlar" şeklinde son yıllarda oluşturulmuş, Anna Sophie'nin kullanmaması gereken, yapay bir tamlamaya yer verilmesi gibi...

- Son bir eleştiri olarak da Yahudilik konusunda değinmek istiyorum. Kitabın başlangıcında Yahudi tarihine yoğun şekilde atıfta bulunacağını zannettiğim hikayenin geri kalan kısmında aslında baş karakterlerden birinin Yahudi olduğunun işlenmesinin biraz anlamsız kaçtığını düşündüm. Norveç'in Naziler tarafından işgali sırasında ölümden kurtulan Anna Sophie'nin Yahudi olmasının dışında MÖ. 1500'deki bir olaya atıf yapmanın, sinagog sahnesinin, toplama kamplarından bahsetmenin çok da bir anlamı yoktu; çünkü bu kitabın gidişatını veya sonucu etkileyen bir özellik değildi. Örneğin; Anna Sophie bir Amerikan yerlisi, Cherokee olsa ve aynı şekilde ananesinden yadigar tılsımlı bir taşı olsaydı, kitabın kurgusunda herhangi bir değişikliğe sebep olmayacaktı.
----------------
Tüm bunların yanında, yazarın Yahudilerin acılarına gösterdiği empatiyi takdir ettiğimi de söylemek isterim.
----------------
Bu kitabın, yazarın sonraki çalışmaları için parlak bir gelecek potansiyeli gösterdiğini düşünüyorum. Hem kurgu içeriği, hem dil olarak rahatlıkla okunabilir.
Sercan Leylek'e başarılar dilerim.
196 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Sürükleyici bir film tadında, her sayfasını büyük bir ilgi ve merakla bir çırpıda okuduğum, son derece akıcı bir üslupla yazılmış bir novella. Herkese tavsiye ederim...
196 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Kitap "Ben her zaman gelecekteyim." ile başlıyor. İlk başta şöyle düşündürdü. Yazar büyük bir ihtimal ileri görüşlü bir karakterden bahsedecek. Toplumda diğer insanlara göre az hata yapan, önceden dedikleri ortaya çıkan birini okuyacağım diye düşünürken yazar okuru beş sayfa sonra M.Ö. 1500 yıllarına Antik Mısır'a, sonrasında Oslo 2017'ye götürüyor. Zaman tüneli gibi bir kitap. Kitabın konusu Oslo’da yaşayan Yakamoz ( kitapta kendisini anlatıyor aslında) Nazi kuşatması altında Oslo'yu anlatırken her gün önünden geçtiği bir duvarın içinden gelen bir kız sesi üzerinden ortaya çıkan bir kitap. Yakamoz psikolojik tedavi de gören bir karakter. Sesin gerçek mi kafasındaki yanılsama mı kitap sonunda öğrenilebilir. Kimbilir günlük hayatta önemsemediğimiz bir çok insan, yapı, eşya vb. şeylerin yanından geçiyoruz robot misali hayatta koştururken. Oysa her nesnenin, canlının farklı bir hikayesi olabiliyor. İşte yazar da burada duvardan, duvarın içinden gelen bir sesten özünde adalet duygusu barındıran bir novella ortaya çıkarmayı başarmış ve bu kitap da Kitap 2017’de yayınlandıktan iki ay sonra da eserin Norveç Kültür Fonu tarafından onaylanmış. Aynı zamanda kitabın tanıtım filmi Oslo Kitap Festivali'nde 2.lik ödülü almış.
Kitabın dili çok sade. Akıcı bir konuşma üslubü var. Kitabın vermek istediği mesajı anlamak için bu büyük bir avantaj. Karmaşık cümleler çok yok. Alıntılarını da yapmış olduğum gibi düşündüren cümleler de mevcut.
Kitabın son sözünde yazar verdiği sözü tutarak mutlu sonla bitiriyor novellayı ve eleştiri yapacaklara bir ön alma yapmış oluyor. Kitabın ikincisi de yazılabilir seri olarak. Anna Sophie duvardan çıkar çıkmaz sona etmeyebilirdi. Sonsözde bu cevapla dediğim gibi yazar cevabını bu şekilde veriyor.
Kitabı okurken yüreğimizde, zihnimizde duvarlar var mı hep bunu sorguladım.
"Bazıları için düşüşün sonu yoktur. Hayat çoğu insana eşit davranmasa da dibi görmüş insanlara bile tahammül edemeyen, onların acılarını bile kıskanan daha da düşmeleri için çabalayan vicdansız, merhametsiz insanları düşündüm bir ara. Bu arada kötü bilinenlerin arasında iyi insanların da olduğu kitapta mevcut.
Kitapta bir dikkat ettiğim nokta terapide incelikler mevcut. Yanlış terapi yapılmaması hakkında. Psikologlar bu kitabı okuyabilir.
"Sen beni kalbinle dinliyorsun ve kalpler arasında kurulan iletişim için tercüme gerekmez." alıntısı kitabın bir özeti niteliğinde. İnsan isterse duvar ile bile iletişime geçip huzur bulabilir ama çoğu insandan da maalesef huzur bulamayıp kaçıyoruz.
"Üstelik bizi Nazilerin insafına bırakanlar en yakınlarımız olmuştu. Komşularımız, arkadaşlarımız, arkadaşlarımızın yakınları, miras payı için akrabalarını ele verenler.." alıntısında her dönem için ders var. Tarihte her zaman zulmedenler ve mazlumlar eksik olmuyor. İnsan adalet duygusundan ayrıldığında bu facialar, savaşlar kaçınılmaz çünkü. İnsanın gerçek benliğine yolculuk yapan bu kitabı tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar dilerim!

Yazarın biyografisi

Adı:
Sercan Leylek
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İzmir, Türkiye, 22 Eylül 1986
İzmir doğumlu Sercan Leylek, tiyatrocu bir ailenin ortanca çocuğu olarak büyüdü. Dokuz Eylül Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu ve lisans eğitimi süresince 1 yıllığına İtalya’nın Salerno şehrinde eğitimine devam etti. 2009 Yılından bu yana Norveç’te yaşamakta olan yazar, çeşitli medya ve danışmanlık şirketlerinde yazılım mühendisi olarak çalışıyor.

İlk kitabı Cydonia 2012’de yayınlandı ve bu eserini 2015’te yayınlanan Piri Reis ve Nostradamus isimli bir başka bilim-kurgu romanı takip etti. 2017’de Norveç’te yayınlanan Duvar ve Adam (Mannen og muren) adındaki fantastik romanıyla birlikte hem uluslararası yayıncılığa hem de yeni bir türe adım atmış oldu.

Teknoloji ve edebiyat çalışmalarının yanı sıra, siyasi ve toplumsal olaylara da ilgi duyan yazarın köşe yazıları Financial Times, Dagsavisen, Aftenposten, Cumhuriyet ve Radikal gibi yerli/yabancı gazetelerde yayınlandı.

İngilizce, İtalyanca ve Norveççe dillerine hâkim olan Sercan Leylek, Norveç’te yetişen Türk çocuklarına Karagöz-Hacivat Gölge Oyunu gösterileri düzenlemeye devam ediyor.

Yazar istatistikleri

  • 12 okur beğendi.
  • 48 okur okudu.
  • 4 okur okuyor.
  • 65 okur okuyacak.