Stratis Mirivilis

Stratis Mirivilis

Yazar
8.1/10
9 Kişi
·
19
Okunma
·
7
Beğeni
·
519
Gösterim
Adı:
Stratis Mirivilis
Unvan:
Yunan yazar
Doğum:
Midilli, Yunanistan, 30 Haziran 1890
Ölüm:
Atina, Yunanistan, 9 Temmuz 1969
STRATİS MİRİVLLİS, 1890’da Midilli’de doğdu. Asıl adı Efstratios Stama­to­­pulos’tu. 1912’de Atina Üniversitesi’ne girdiyse de, Balkan Sava­şı’na gönüllü olarak katılmak için öğrenimini yarıda bıraktı. Ağır yaralanmasına karşın, 1922’ye kadar bütün savaşlara katıldı. Terhis olduktan sonra Midilli’ye dönerek Kampana ve Tahidromos ga­ze­telerini çıkardı. 1932’de yerleştiği Atina’da bir süre gazetecilik yap­tı, 1938’den 1955’e kadar Millet Meclisi Kütüphanesi’nde memur ola­rak çalıştı. Yaşamının sonuna kadar çeşitli gazetelerde öyküleri, gezi anı­ları, çocuk romanları, eleştiri ve denemeleri yayımlandı. 1956’da Ati­na Akademisi’ne kabul edildi ve bir süre Yazarlar Birliği başkanlı­ğı­nı yaptı. Cephede yazmaya başladığı Mezarda Hayat adlı romanı, 1924’te Midilli’de Kampana gazetesinde tefrika edildikten sonra, 1930’da Atina’da kitap olarak basıldı. Dünya edebiyatının en güçlü sa­vaş karşıtı yapıtlarından biri sayılan Mezarda Hayat, yerleşik de­ğer­leri gözüpek bir biçimde sorgulaması yüzünden tutucu çev­re­le­rin tepkisiyle karşılaştı. Mezarda Hayat dışında Altın Gözlü Öğretmen, Arnavut Vasil, Denizkızı Meryem Ana ve Dörtlerin Romanı adlı ro­manları da yayımlanan yazarın ayrıca Mavi Kitap, Yeşil Kitap, Kır­mı­zı Kitap ve Mor Kitap adlı dört öykü kitabı bulunuyor. Mirivilis, 1969’da Atina’da zatürreeden öldü.
...Gitti gider fukara, boğulur oracıkta... Doktorun teşhisi: "Tipik boğulma' olayı. Senin anlayacağın, kahramanımız gırtlağına dek bok dolu olarak gitmiş. Anlarsın ya 'din ve vatan uğruna!'"
Stratis Mirivilis
Sayfa 186 - Can - 1. Baskı - 2008
Sevgilim, yağmur yağarken insan bir evde olmalı. Bu ev de senin kendi evin olmalı, yağmuru da panjurların ardından seyretmelisin. Yamacında da aşk olmalı, bir çiçek vazosu ve de bir kitap!
Stratis Mirivilis
Sayfa 35 - Gün Yayınları-1968
Ortada bir tanışıklık, ortada bir kin, bir kişisel düşmanlık yokken nasıl öldürebiliriz birbirimizi?
Stratis Mirivilis
Sayfa 66 - Can Yayınları
Kıvırcık başlı, uysal, pamuk bulutçuklar dizilir ufuklar boyu. Gökyüzünün tüm melekleri mavi basamakların en dibine inip otururlar, ıslak kanatlarını kuruturlar.
Stratis Mirivilis
Sayfa 180 - Can Yayınları
Olanla gücümle gözlerimi açıyorum. Az sonra gözlerine mil çekilecek bir mahkumunkine benzer bir hırsla, tüm anlamını bir yudumda içime sindirmek amacıyla, önümde uzayıp giden doğanın güzelliklerine bakıyorum dopdolu bakışlarla..
Dört bir yandan cırcırböceklerinin o kristal türküleri yükseliyor. Bu milyonlarca böcek acaba nerede gizlenir? Salt geceleri, tüm öteki sesler susunca ötmeye başlıyorlar. Gece baştan başa bu serin seslerle dolup taşıyor. İçi çe girmiş sayısız ses kıvılcımları bunlar. Yoksa, bunlar sessiz düzlüğün, otların, bitkilerin, ya da yıldızların sesi mi?
Stratis Mirivilis
Sayfa 164 - Can Yayınları
Sevgilim, akşamüstüdür, sana geliyorum. Işık, sokağın mermer kaldırım taşlarını yıkamış, tertemiz bu taşlar. Kaldırımlı yokuşta ayak seslerim duyuluyor. Tanırsın ayak seslerimi sen, kapıyı çalmam gerekmez, hemen açarsın kapıyı. Yüreğim sevinçli, neşeli çarpmakta.

...
Stratis Mirivilis
Sayfa 265 - Can Yayınları
360 syf.
·Beğendi·8/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Annemin , zeytinyağlı kuru patlıcandan yapılma dolmalarını (kuru patlıcan cidden über alles bir olay!! yine söylüyorum kabağı el birliği ile yeryüzünden silmeliyiz !! mücver bolca yapılıp deep freezelerde saklanabilir lakin ) leblebi misali lüp lüp mideye indirip gelecek olan mazot ikmali için dakikaları sayar iken shuffle a bağlamış olduğum Beyond the Grave adlı mu-SICK listemden bir parcaya denk geldim.. Kitabı da bugün okumuş , bitirmiş bulunmaktayım.. Yazsam mı yazmasam mı diye çelişkilere el ense çektiğim şu anlarda , kontağı cevirip dörtlüleri yakmayı yerinde buldum bu parça ile ..

Kitabın adı kaçınızın inbox ını aydınlattı bilemicem ama bu kapak ve benzeri başlıklarla objeler gördüğümde genelde aklıma ilk gelen şey savaş.. Daha önceki incelemelerimde de belirttim, bir kez daha belirteyim .. Karanlık olanı ve negativiteyi seven insanların kesişim kümesinde yer alan bir insan olarak bu tip kitapları ve yayınları zevkle takip ediyorum .. Niçin savaşıyoruz ? Bugünlerde tüm dünyada ekonomiye , yaşamımıza , idolojilere , stratejilere ve arada çıkan anlaşmazlıklarla patlak veren savaşlara ne yön veriyor genellikle ? İlk sırada kafadan petrol ve petro-dolarlar .. İkinci sırada bu ilk maddeye kılıfı uydurmak için dinler mezhepler ve ırk ayrımı.. Üçüncü sırada hammadde falan fıstık .. Siz hiç bu üçü haricinde çıkan bir savaşa denk geldiniz mi ? Ve eskilerin deyimiyle CASUS BELLI yani savaş sebebi olarak deklere edilen olaylar arasında "Amanda efendim Almanya' da müze sayısı niçin 500000 değil , siz operaya gereken önemi vermiyorsunuz mösyö ŞİRAK !! " falan kıvamında açıklamalar çalındı mı kulağınıza? Olamaz ..Olması imkansız !!
-----------------------
İki dakka bekle kapı çaldı geliyorum .. Oh ikmal tamam !! ÇIKIR - ÇUKUR !! (açma efekti koh koh koh!! ) =)) DÜNYA VARMIŞ!! Taarruza devam !! =))
-----------------------
Varsa yoksa maddi olana duyulan açlık ve bu açlıkla köreltilen, halde yaz sıcağında çöpe bırakılan ve belediyenin gelip toplaması için burunlarımıza güzide sinyaller yollayan kokuşmuş balıklar kıvamında takılan zihinler ve beyinler (yalnız mazot gelir gelmez zihin şaha kalktı.. VAR OL KT!) ..

Kitap Anadolu işgali sırasında müttefikimiz olan Almanların desteğini ardına almış Bulgarlarla Yunanlar arasında yapılan siper savaşları döneminde geçiyor .. Şimdi yukarda saydığım üç maddeyi aklınıza getirin, ben de bir fıstık atayım ağzıma .. Evet !! Yunanlılar gücü tükenen İngiltere' nin parasal yardımıyla bu işgale kalkıştılar ..Şayet muvaffak olabilselerdi ilerde ortadoğu petrolleri için yapılacak diğer savaşlara bir aktarım , bir üs noktası olacaklardı kukla devlet olarak ..Rusya' ya da ayar verilecekti akıllı ol diyerek ve "BOĞAZ'ına" çökülerek .. Evet buna gerekli kılıfı onlara MEGALI IDEA diye yutturdular .. Yunanlılar da bu gaza gayet güzel geldiler .. Irksal ve dinsel farklılıklar kartını çok güzel oynadı İngilizler .. Hammaddeyi zaten saymayayım bi zahmet .. İşte bu savaşta yer alıp, flame-thrower la (alev makinesi ) yanarak can veren Andonis Kuçulas adlı bir çavuşun ardında bıraktığı kişisel notlardan ve anılardan oluşuyor kitabımız .. İlk günlerdeki fish and chips kıvamında tüketilen milliyetçilik sosuna bandırılmış coşku , sonrasında gelen sıkkınlık , azap , korku ,bunlar dahilinde kendi varlığını sorgulama , dini ve tanrıyı sorgulama ve tabii en önemlisi sonlara doğru yapılan bu "çok gerekli savaşı" sorgulama o derece güzel işlenmiş ki baya baya şaşırdım .. Daha önceleri Konstantin Simonov okuduğum için bu siper savaşı denen illeti ve insanların neler hissettiğini az buz biliyordum ama bu adam üç dört tık üste taşımış anlatımı ve metaforları ..Daha önce yazara hiç denk gelmemiştim .. Cidden her sayfada korku ve nefret kusan , o efsane "MG-42" lerin sesi kulaklarıma çalındı.. Siperlerde düşen bombaların yarattığı basıncı hayal edebildim.. Hiç habersizken sizi yakalayan Fosgen gazının size verdiği tedirginliği duyumsadım..Gömmüş olduğunuz ceset tarlalarını kasıtlı olarak top ateşine tutan Bulgarlardan dolayı rüzgarın da yardımıyla leş ve kükürt kokuları geldi burnuma.. Tekrar ediyorum ; anlatım ve konuyu işleyiş o derece güzel ki !! Kendinizi az önce saydığım etkenler dahilinde bütün bir gündüz vakti cephede siperin içinde elinizle kürekle habire kazıp siper genişletirken düşünün.. Kafanızı dahi çıkarmanız imkansız siper dışına .. İki büklümsünüz .. Bacaklarınız tutulmuş.. Altınızda beş altı aylık iç çamaşırınız ve üstünüzde sırıkla atlama yapan olimpik bitler .. Birden kazdığınız toprağa saplanan küreğiniz bir solucanı ikiye bölüyor.. O derece bıkmışsınız, o derece usanmışsınız ki bu savaştan, kendinizi bir anda o solucanın hayatını sebebsiz yere aldığınız için hayatınızı , burda bulunma sebebinizi , doğaya karşı acizliğinizi sorgularken buluyorsunuz .. Tüm bunları anlattım benden günah gitti .. Oku ya da okuma..Artık o sana kalmış güzel kardeşim ..

Ha tüm bunları söyledim ama kendim karşı mıyım savaşa? TÖBE BİLLAH HAYIR!!! Bu derece akılsız , mantıksız , izansız işler yapan bir tür niçin varolsun ? Teknoloji bunca ilerlemiş , oraya buraya rüzgar gülleri kıvamında santraller dikilip işbu santrallerin bir aylık üretimi New York gibi bir şehri 1 yazıyla BİR sene ışıklandırmaya yetecek enerjiyi üretmeye yetiyor iken , elimizde akarsız kokarsız bunca zengin enerji alanları var iken fosil yakıtlar için birbirini gırtlaklayan bindiği gemiyi kemiren fareler misali yaşayan insanoğlu !! Azıcık bir tölerans ve güler yüz ile halledilemeyecek hiçbir şey yok iken bahçeme tavuğunu saldın diyerek pompalı tüfeklere sarılan insanoğlu!! Din kispesi ve ırksal hezeyanlarla öldürmeyi kendinde hak gören , KENDİ DÜŞMANINI KENDİ ELİ İLE BİLEREK , İSTEYEREK İMAL EDEN insanoğlu!! HEPSİ YOKOLSUN !! Hatta ve hatta SURVIVOR ADASINDA NİHAT DOĞAN' I SOKAN AKREPLER SOKSUN SİZİ !! KOMPLE ORTADAN KALKIN !! Evet insan sevmiyorum .. Ne kadar az , o kadar öz !! İsteyen aşşağıda linkini verdiğim parçanın başındaki açıklamayı bir dinlesin.. Kulaklıkla dinle sayın abicim ..At pazarından aldığın SQNY marka hoparlörlerle değil .. Sesi az aç yoksa YOKOLURSUN ! Demedi deme =)) Viva İŞSİZLİK diyor ve bu incelemeyi de burada bitiriyorum ..

Bu sizin için : Mallika bacımız söylüyor..

https://www.youtube.com/watch?v=WAjiigDftE8

Gazı alanlar (ki bir tane bile çıkmaz ama olaki olur ) alttaki linke de bakabilirler =))

Bu da benim için : Sevgili kardeşim Keisuke !!! Hızar gibi döşemiş davulları !!

USTAAAAA!! BOL SOĞAN BOL DOMATES.. POLONYUMU BOL OLSUN!!!

https://www.youtube.com/watch?v=HUE36cqeCWA
276 syf.
" https://soundcloud.com/3li_elshamy/fcwlkupclbnv "


... Cama vuran suretiyle ve sanki herzaman 25 yaşındaymış gibi gür, oldukça sık ve canlı saçlara sahip; gözleri hayat, gözleri aşkla gülen bir adam. Önceleri yanıldığımı sandım.. İnsan, bir aynanın parçası gibi bir cama baktığında, bulanık da olsa kendi suretini görür değil mi? Oysa karşımdaki suret, adımlarımla adım atıyor, korkumla daha da sevecen bakıyor.

Perdeyi çekmeyi deniyorum, gözleri perdenin en üstüne takılıyor, gözlerime bakıyor tekrar.. Sevecenlik derinlere gitmiş ve sadece tek bir söz söyler gibi..

Dinle beni..
Duy!!!

Korkuyla gerileyen adımlarım yerini buluyor tekrar ve camın ucundayım. Ona daha yakın..
Dinliyorum..



Kadife koltuğumun hemen yanındaki ceviz kaplama ahşap sahpede bir kıpırtı.
Ardıma bakıyorum, bir kitap..

Daha önce burada değildi..

Suret.. O buradaydı.

Kitaba doğru yalın ayak sessizce ve ürkek bir şekilde yürüyorum.. Tıpkı cama yaklaşır, ona dokunur gibi.. ve tuhaf yüreğimde bir uğultu, tepeler gibi..

- Dinle beni..
Duy. -

Kitaba dokunmamla tutuşması bir..
Ve yalın ayaklarıma değen bir soğukluk..
Bu su.. Nereden geliyor?

Tavana bakıyorum, kurumuş bulutlarla dolu..
İsli ve sanki kötü birer tablo gibi.
En iyi ressamların ellerinden çıkmış.


Duvarlar, eşyalar, herşey ama herşey zamanda değişiyor bir bir…
Sönmeyen bir ateşe dokunuyorum..
Kuruyorum, bir toprağın kuruması gibi...
İçinde filizlenen bir hayatın olduğu toprağın.


..
Savaştayım…
Nasıl geldim ki buraya? Üstelik yüzyıla uyum sağlamayan bu kıyafetimle. Mavi bir kalemle karalanmış gibi bir desene sahip kot pantolon ve gecenin o en koyu renginde bir bluzle..
Hayır ben buraya uyuyorum.
Saçlarım, onlar zaten gece..

Etrafımda hangi milletten olduğunu anlayamadığım ve sadece bayrakların yarıştığı, tüm dünyanın dahil olduğu bir çember...

Dünyanın kuruluşundan itibaren koşuyorlar gibi.
O zamandan beri görevli birer er. Çoğu benim yaşımda, çoğu benden genç.. Ve benden büyük olanlar ise çocuktan çocuk..
Dikkatle bakıyorum en çok onlara..
Akıllarını yitirmiş gibi...


Toprağa gömülüp tekrar doğuyorlar, büyüyorlar ve yaşlanıyorlar..

Bir filiz gibi, yüreğinde ağacın ve yaşamın gölgesini taşıyan.
Birini tanıyorum içlerinden..
Yüreğimle birini..

Bir Yunan.
İsmi Andon Kostulas.
Yüzüne bakıyorum.. Yoo bu benim tanıdığım suret değil.. Bu yüzünü , gülüşünü, neşesini, hayat ışığını yitirmiş bir sivilce gibi irinle kaplı bir yüz.

Dokunuyorum.. Ellerim, yanıyor…

Bir Akdeniz serinliği, kalabalıkları, o çemberi aşıyor ve buluyor Andonun yüzünü...



.. Tekrar gülüyor ve Çark,
tekrar tekrar dönmeye başlıyor…


Durduramıyorum..
Çıkamıyorum
Nefes alamıyorum..
Bakacak bir göğüm dahi yok…



... Bir bomba patlıyor çemberin soluk mesafesinde ve kağıtlara döktüğümüzde bu mesafeyi, duyamayacağımız, kulaklarımızı yitirecek kadar ağır.
Çember benide içine alıp bir çiçek gibi kapanıyor...
Birbirimizi koruyoruz...

Irkımız, milliyetimiz, renklerimiz bir…
Ve bizi bir kağıda yazsanız ya da bir fotoğraf kareye dökebilse bu anı, şunu söyleyebilirdi, sadece:

İnsan!!

Çember, yapraklarını güneşe kavuşur gibi yavaş açıyor.. ve koşmaya devam ediyor erler, yeniden.
Ellerinde insan eli yapımı düşmanı öldüren silahlarıyla.

...

" Birbiri ardına koşuyorlarda bulamıyorlar düşmanı..
Dünya dönerken dönüyorlar, aynı çizgide ve işte hepimiz biraradayız. Bulamıyorlar düşmanı.. "




Bir bomba daha patlıyor..
Yeni açmıştı ellerimiz halbuki..
Bir dua gibi..

Güneş de yokken üstelik..
Umutla içi solmuş bir gökyüzüne karşı
Nefessiz…


Erlerin gözleri kan çanağı, birşeyleri, bir oyunu hatırlar gibiler...
Ve benim bir şey söyleme zamanım gelmiş gibi...
Kelimelerim, onların ruhunda bütünleşiyorlar...


Hatırlayışla, koşmaya devam ediyorlar...


Tek bir farkla!!!

Çarkı kıran, filizlenen bir ihtiyar, toprağını bulamamış olacak ki parçalara ayrılıyor ve her bir parçasından bir çocuk yaratılıyor.

Çocuklar gözleri kan çanağı yanıma koşuyorlar.
Gözlerimi gizlemeye çalışıyorum ama ne mümkün…
görüyorum,
göremiyorlar..

Korkuyla, koşuşturan çemberi dinliyorlar teker teker.
O yeryüzünün kiri bulaşmış botların sesini.
Yüreklerinin serçe çarpıntısı eşlik ediyor bu sese...


Ve içlerinden biri hemen sol yanımda lüle lüle
saçlarıyla ve rozetindeki yazılı ismiyle Linba!
" Kesin artık benim buklelerimi. Ağabeylerim gibi bana da pantolon giydirin, erkek olmak istiyorum! " diyor..

Ağabeylerine bakıyorum sıklaşıyor dünyanın, milliyetlerin, ırkların sesi..
Tatlı, zehirli bir davet gibi..



Ellerinden daha sıkı tutuyorum Linbanın,
Linba ise diğer çocukların.. Ellerim gibi.

Ve bizde kendi içimizde bir çember oluşturuyoruz...
Dünyanın içinde, dünyaya ve o gürültülerine karşı bir çember.



Minik bir kelebeği işaret ediyor çocuklardan diğeri, en az kendi kadar küçük olan.. Gözleri aşkla, gözleri sevgiyle ve barışla bakan bir kelebek..
Çocuk bir yansımaya bakar gibi yaklaşıyor kelebeğe ve dokunuyor ellerimle.
Kelebek, çocuğun yüreğinde bir tablo..
Kalbiyle yaşamın müziğine doğru tüm gürültüsüyle çarpan.
Belki bir bot sesinin titreyen gölgesi gibi.


Yağmur yağıyor....



Ayaklarımıza batan boş mermi kovanlarının eşliğinde birbirimize daha çok sokuluyoruz, çemberimiz daha çok sıkı.
...
Bir kıpırdama...
Hepimiz, hissediyoruz...
Çemberin bu tarafında...


.. Bir sincap çıkıyor boş mermi kovanın hemen yanından gülümseyerek. Sanki yüreğinde hayatı getirmiş...
Bizlere doğru koşuyor.
Çocukların her biri, ellerinin birini uzatıp sincabı çemberin bu tarafına doğru çekmeye çalışıyor ve ardından bu minik gürültüyü duymuş olacak ki karıncalar, böcekler, - özellikle cırcır böcekleri - kurtlar, yılanlar.. kuşlar… canlıların çoğu bu tarafa geliyor...

Bir ses eşlik ediyor hayata!
İnsan ellerinde bir silahın hazırlanış sesi gibi...
Düşmana doğrultulan...
Sincap korkusuz, cesur bir duruşla gözlerindeki o kan birikintisine bakıyor insanın ve belki bulabilmek için kendinden bir parça.
Kin tutmuyor, çekiyor kendini insandan...
Gözlerine Hayat gibi bakıyor.


Bir boş mermi daha toprağa düşen...
Kurşun, çemberi geçemiyor.

Doğayla, çocukların elleriyle,
İnsanla, hayvanla.. .
Hepbirlikte tutuyoruz birbirimizin elinden.

O mermi kovanlarına basa basa…


Çocuklardan bir başkası ise toprağın altındaki tohumla konuşuyor o an...
Tohum, ürkek..
Tohum, çocuk dahi değil ve çocuk görmeyen gözleriyle gözlerime bakıyor..

Görmeye başlıyor.
Tek tek hepsi…


Soruyor: " İyi olan nedir? Kötülük nerede başlar? diye...
Ona bu soruyu tohum sormuş..
O da bana soruyor.

Sen cevaplamalısın desemde bir cevabı yokmuş gibi bakışlarını düşürüyor ya toprağa.

" Ona güzele dair hiçbir şey öğretilmemiş gibi ve asıl korkunç olan, hiçbir şey bırakılmamış gibi. "

- Öyle mi? - ...



Gözlerime yüreğimdeki tüm yıldızları alıp tekrar bakıyorum gözlerine...
Çemberimizin ışığı daha da kuvvetleniyor,
Gözlerimizle.


İyi olan sensin ve kötülük seninle başlar.
Herşey bir adımınla..
Herşey yüreğinin seçimiyle başlar..

Tıpkı bu tohumun varlığı gibi..
Toprağın altındaki bu tohumun..
Bu yemyeşil, çok renkli nefesin….



Gürültüler yavaşlıyor...
Güneş, savaştan çıkmış kadar yorgun.
Yüzyıllardır doğmamış gibi...
Erlerin adımları duran.
Namlularının ucu toprakta!
Bir hatırlayış ırk, dil, din ayırmayan...

Bir ses.. Fısıltı..
Çocuk nefesi gibi tül…

" İyi olan nedir? Kötülük nerede başlar? "


...

Tüm o boş kovanlar, dirilen, hayat dolu tohumların yuvasına göz dikercesine çıkıyor topraktan ve hedefliyor insanı.
Çember içindeki çemberi..
Bizleri..
Gözlerimiz bir göz gibi ve yeryüzünün kulaklarında sadece bir ses…

Hedefliyor insanı..
Doğayı..
Canlıyı…



Toprağa dahi düşemiyor boş bir mermi olarak,
O şansını çoktan yitirdi....


….
Ceviz kaplamalı sahpemde tutuşmuş bir mektup destesi ve üzerinde de küçük bir kağıt:
"Andon Kostulas Çavuşun Notları. "
Dokunuyorum, o küçük kağıt harici hepsi tekrar tekrar tutuşuyor..
Üstelik yağmurlu..

Tatlı bir suya, gözyaşına yakalanmış gibi..
Mutlu bir gözyaşına…



Kapalı pencerelerin ardından tüm rüzgarıyla gidiyor mektup destesi.
Gittiği yerde bütünleşecek muhakkak.


Kapalı pencereler ardında mı?
Koşarak gidiyorum başladığım noktaya.
Cama yaklaşıyorum...

Karşımda!!

Onunla yeniden gözgöze geliyoruz ve karşımda 25 yaşındaymış gibi gür, oldukça sık ve canlı saçlara sahip, gözleri hayat, gözleri aşkla gülen bir adam.

Perdeyi çekmeyi deniyorum..
Korkuyorum..
Gözleri perdenin en üstüne takılıyor, gözlerime bakıyor tekrar…
Sevecenlik derinlere gitmiş ve sadece tek bir söz söyler gibi..
Aşkla, Sevgiyle, Barışla, İnsanla ve İnsan olarak..
Bana,
Sana,
Bize…


Duyuyor musun??

Dinle beni...



...

Öncelikle söylemeliyim ki bu hiç mi hiç planlamadığım bir incelemeydi :) .. Ama savaş o tüm planıyla ben doğmadan önce yüreğime kazınmış bir harita, bundan da eminim.
Ve bir çığlığın, sessizliğin kelimesi olur muymuş? Olabilirmiş, bunu gördüm..

Sessizliğime ses olan Tuco Herrera 'ya incelememi armağan ediyorum.
Ve onun Işığıyla "Tüm Dünya Çocuklarına. "

Kitaptan belirli kesitleri incelemeyle özellikle bütün kılmaya çalıştım ama;

Dinlemek için duymak,
Duymak için görmek
ve görebilmek için Işıkla, okumak okumak okumak gerek...

Özellikle bu eseri.


Vaktiniz için teşekkür eder,
Şimdiden iyi okumalar dilerim.

Daima Sevgiyle kalın.
Sevgi ki yaşama karşı yüreğin mürekkebi...
Unutmadan:

" https://www.youtube.com/...nf6U&app=desktop " :)
276 syf.
·4 günde·9/10
" "İyi" olan nedir? "Kötülük" nerede başlar? " "Ortada bir tanışıklık, ortada bir kin, bir kişisel düşmanlık yokken nasıl öldürebiliriz birbirimizi?" diye soruyor çavuş Kontulas. Bir şey söylemeye çekiniyorum. O gür saçlarıyla, ışıl ışıl bakan, daha 25'inde hayat dolu çavuşa karşı derin bir saygı ve hüzünle karışık, sorduğu sorular zihnime mıhlanıyor birer birer. Ve sonra siperlerden başını çıkarmaya dahi fırsat bulamayacak çavuşa 'Girme o yıkımların olduğu alev almış çemberin içine. Gitme!' diyorum sesim titriyor. Hıçkırığımı zor tutuyorum. Gözü yaşlı elimi uzatıyorum, ayrı milletlerden olsak da dillerimiz ayrı olsa da anlıyor beni. Yüzündeki ifadesinden gitmesi gerektiğini elden bir şey gelmeyeceğini anlıyorum. Hiç kimseyle bir kavgası olmayan çavuş düşmanlık duymadığı milletlere karşı savaşmaya gidiyor. Boğazımdaki yumru çözülmüyor gidişini izlerken dünya olanca ağırlığıyla üzerime çökmüş hiçbir şey yapamadan, çavuş siperlerde en ön birliklerde savaşmaya gidiyor.
Gidiyor... Gidiyor...
Gelincik çiçeğinin önünde mermiler vızır vızır geçerken izliyorum çavuşu. Derin bir saygıyla çiçeği, savaştan korumaya çalışıyor -ruhunu savaştan korumaya çalışıyor gibi- ama nafile bir çaba! Bütün benliği ile savaşın içinde bir bütün artık savaşa giren tüm erler.
Siperler kazılıyor yeniden. Düşman tatlı kokulu zehir bombayı atıyor siperlere. Gaz maskelerine sarılıyor eller kıyamet telaşı yaşanıyor daracık siperlerde. Kör oluyorum derim yanıyor, kusuyorum. Yağmur yağsa diyorum. Sonra 'Savaş bitse. Biter mi sahi?' diye soruyor yanıbaşıma oturan çavuş. Susuyorum. Sevgilisinin saçlarını gösteriyor. Dokunuyorum o sarı saçlara. Ellerim yanıyor.
Birinci dünya savaşı yıllarında bu sefer karşı cephede Yunanlılar'ın içindeyiz. Çavuşun yüreği satır satır atıyor umut ile hasret ile. O umut ve hasret ile savaşı anlatıyor.
Bir an olsun kendimi cephede elimde kürekle siper kazarken hayal ediyorum, bir an bombalar üzerime yağarken ve ben o anı hayalimde nasıl canlandıracağımı bilemiyorum, bir an yüzümde gaz maskesi ile karşı tarafa kendimi savunurken, elimdeki ölüm makinesinden karşı taraftan kaçını vurduğumu kaçının ise kurtulduğunu hesap ederken düşünüyorum. Kendimi insan öldürürken düşünüyorum. Kanım donmuş, yüreğim taş bağlamış, gözlerim kan çanağına dönmüş bir halde kafamın boşaldığını hissediyorum. Midem bulanıyor. Kusmak istiyorum..
Bu güzel eseri özlem 'nin incelemesi ile çok etkilenmiştim ve eseri okumak istemiştim, bu güzel eserden bizleri haberdar ettiği için teşekkür ederim
Savaşı anlamaya yönelik okuduğum yoğun anlatımın olduğu bu eserde (duygularım hırpalanmış gibi yorgun hissediyorum şuan) savaşa anlam arayışı içinde olan benliğime kızıyorum utançla. Şu yeryüzünde barış ile yaşamak umudu el ele vererek çoğalsın. Sevgi ile ...

https://youtu.be/3azC0_AVLIY

Yazarın biyografisi

Adı:
Stratis Mirivilis
Unvan:
Yunan yazar
Doğum:
Midilli, Yunanistan, 30 Haziran 1890
Ölüm:
Atina, Yunanistan, 9 Temmuz 1969
STRATİS MİRİVLLİS, 1890’da Midilli’de doğdu. Asıl adı Efstratios Stama­to­­pulos’tu. 1912’de Atina Üniversitesi’ne girdiyse de, Balkan Sava­şı’na gönüllü olarak katılmak için öğrenimini yarıda bıraktı. Ağır yaralanmasına karşın, 1922’ye kadar bütün savaşlara katıldı. Terhis olduktan sonra Midilli’ye dönerek Kampana ve Tahidromos ga­ze­telerini çıkardı. 1932’de yerleştiği Atina’da bir süre gazetecilik yap­tı, 1938’den 1955’e kadar Millet Meclisi Kütüphanesi’nde memur ola­rak çalıştı. Yaşamının sonuna kadar çeşitli gazetelerde öyküleri, gezi anı­ları, çocuk romanları, eleştiri ve denemeleri yayımlandı. 1956’da Ati­na Akademisi’ne kabul edildi ve bir süre Yazarlar Birliği başkanlı­ğı­nı yaptı. Cephede yazmaya başladığı Mezarda Hayat adlı romanı, 1924’te Midilli’de Kampana gazetesinde tefrika edildikten sonra, 1930’da Atina’da kitap olarak basıldı. Dünya edebiyatının en güçlü sa­vaş karşıtı yapıtlarından biri sayılan Mezarda Hayat, yerleşik de­ğer­leri gözüpek bir biçimde sorgulaması yüzünden tutucu çev­re­le­rin tepkisiyle karşılaştı. Mezarda Hayat dışında Altın Gözlü Öğretmen, Arnavut Vasil, Denizkızı Meryem Ana ve Dörtlerin Romanı adlı ro­manları da yayımlanan yazarın ayrıca Mavi Kitap, Yeşil Kitap, Kır­mı­zı Kitap ve Mor Kitap adlı dört öykü kitabı bulunuyor. Mirivilis, 1969’da Atina’da zatürreeden öldü.

Yazar istatistikleri

  • 7 okur beğendi.
  • 19 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 47 okur okuyacak.