Süha Sertabiboğlu

Süha Sertabiboğlu

Çevirmen
8.4/10
1.381 Kişi
·
3.316
Okunma
·
6
Beğeni
·
890
Gösterim
Adı:
Süha Sertabiboğlu
Unvan:
Diş Hekimi, Çevirmen, Yazar
İstanbul Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesini bitirmiş, aynı yıl aynı fakültede öğretim görevlisi olmuş ve Protez dalında doktorasını yapmıştır. İlki Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı ve çoğu edebiyat olmak üzere toplam elli kitap çevirmiştir.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
432 syf.
·5 günde·10/10 puan
Kitabın internette araştırmasını yaparken yazarının şu sözüyle karşılaştım;

"Zor kitapları okumalıymış insan meğer. Kitap insanı allak bullak etmeliymiş; insanda bir şeyleri değiştirmeliymiş."

Ne kadar harika bir söz söylemiş yazar değil mi?

Kitabı okumak zor, pek akıcı değil. Buna rağmen kitabı okuyup bitirdiğinizde hatta okuduğunuz anda hissediyorsunuz etkisi altına girdiğiniz değişimi. Düşünmekten yoruluyorsunuz baştan belirteyim. Yolculuk, motor harika diye de okumaya başlamayın kitabı.

Felsefeye karşı ilginiz yoksa, çok fazla sıkılırsınız. Otobiyografik ve felsefi bir deneme kitabı. Kimilerine göreyse roman, ki bence değil! Ders kitabı okuyormuş gibi okudum. Herakleitos, Parmenides, Protagoras, Sokrates, Platon, Aristo, Kant gibi birçok filozofun düşüncelerini harmanlamış, kendi fikirlerini de katıp size seçenekler sunmuş. İyi nedir? Nitelik nedir? Kime göre iyi? Kime göre nitelikli?

Kesinlikle bir alt yapı gerektiriyor kitap, okumadan önce filozoflar ile ilgili biraz araştırma yapmak onların felsefesini bir nebze anlayabilmek gerekli.

Yazıldığı zaman 121 yayıncı tarafından geri çevrilmiş, en sonunda tek bir yayıncı, "Kitap beni neden yayıncılık yaptığımı düşünmeye zorladı." diyerek basmış kitabı. Yayınladığı gibi de çok-satar ve kült olmuş kitap.

Görünürde bir motor yolculuğu sanılabilir, ama aslında içsel bir yolculuk söz konusu. On yedi gün süren serüveninde değerlerin anlamını ve kalitesini aklın sınırlarını zorlayarak sorgulatmış.

Kitapta, teknolojinin getirdikleri-götürdükleri, teknolojiyi kabul edememe, klasik yaklaşım, romantik yaklaşım, bilimsel yaklaşım, kitle hipnozu, SİSTEM (en çok beğendiğim bölümü), ilerleme, hakikat, sanat, olgular, güven, iyi nedir ve en çokta nitelik gibi değerler sorgulanıyor.

Sayfa 92'de geçen:
"Sistematik bir hükümet devrimle yıkılır, ama hükümeti üreten sistematik düşünce kalıpları sağlam kalırsa o düşünce kalıpları daha sonra başka hükümetlerle kendilerini yineleyeceklerdir. Sistemler konusunda çok şey söylenmiştir. Ama bu konu, hemen hiç anlaşılamamıştır."

Sayfa 209'da geçen:
Küçük çocuklar "yalnızca kendilerinin hoşlandıkları" şeyleri yapmamaları için eğitilirler, peki...neyi yapmaları istenir?...Elbette! Başkalarının hoşlandıklarını. Kimdir bu başkaları? Ana-baba, öğretmenler, müfettişler, polisler, hakimler, memurlar, krallar, diktatörler. Tüm otoriteler. " Yalnızca senin hoşlandığın" şeyi hor görmek üzere eğitilirsen, elbette başkalarının daha uysal bir uşağı 'iyi' bir köle- olursun. "Yalnızca senin hoşlandığın" şeyi yapmamayı öğrenirsen Sistem seni sever.

Sayfa 266'da geçen:
"Toplumsal değerlerin doğru olması için bireysel değerlerin doğru olması gerekir. Dünyayı düzeltmenin yeri ilk olarak kendi yüreğimiz, kafamız ve ellerimiz ve sonra onlardan çıkan iştir."

Bunlar gibi birçok alıntı var kitapta altı çizilmeye ve düşünülmeye değer.

Kitaba karşı yakınlığım şundan kaynaklı da oldu: Genellikle ikinci el kitaplar almayı tercih ediyorum; onlardaki yaşanmışlığı seviyorum çünkü. Bir yerin altının çizili olması, bir sayfanın kenarının kıvrılmış olması, bir sayfanın kenarında notlar olması ya da içinden bir not kağıdı, kurumuş bir çiçek çıkması gibi... :)

Ve bu kitapta da karşılaştım o yaşanmışlıkla, üzerine alınmış notlar, altı çizilmiş bölümler...

https://i.hizliresim.com/8a8bdQ.jpg

https://i.hizliresim.com/26jkEj.jpg

Resimdeki notlar, kitap üzerinde ayrıca düşünmeye sevk etti beni. Bu arkadaşı bulmak, bu kitap ile ilgili kendisiyle uzun bir sohbet etmek isterdim.


Sayfa 222'de "Geçmiş, yalnızca anılarımızdadır; gelecek yalnızca planlarımızdadır. Şimdi ise bizim tek gerçeğimizdir." demiş yazar.

O halde ben;
Anı yaşayacağım ve anı biriktireceğim.

Gelecek! Gelecek gelecek mi...? Kim bilebilir ki!
Şu anın tadını çıkarabilmek ümidiyle.

Keyifli okumalar dilerim.
248 syf.
·20 günde·9/10 puan
Adınla çağır beni. İnsanın sevdiği insanla bütün olmaktan ziyade onda kendini görmesi ve kendine hitap edişi…

Peki nasıl bir şey sevmek? Mantıklı olmak mı gerekiyor, yoksa elde avuçta ne varsa sevgiye mi dökmeli manevi olarak? Zamanı, ilgiyi, hisleri, hayatı paylaşmak mı sevmek? Yoksa yanında ve yüreğinde birini bulundurmak mı demek yalnızca? Hiçbir tanım yeterli olmayacaktır elbette. Çünkü her seviş seven kişinin kişiliğini içerir. Yani sonsuz tanım çıkarılabilir sevgiye dair.
Aslında sevginin anlatılması pek de mümkün değildir. Karşı tarafın bunu anlayabilme derecesi de ayrı bir konu. Sevgi içte yaşanır, içte büyütülür, içte beslenir ve bazen içte öldürülür… Seven sevdiğini türlü yollarla anlatır. Kimi zaman anlatamaz, kimi zaman anlaşılmaz.

Her zaman yapılan her şeyin üstün körü yapılmaması gerektiğini tadının çıkarılması veya yapılan şeyin en iyi şekilde yapılması gerektiğini düşünüp buna inandım. Kimi zaman gördüğüm şeyler beni ondan soğuttu kimi zaman, evet böyle olmalı olacaksa, dedim. Yapılan hiçbir şey yarım yamalak olmamalı. Eğer sevdiğini söylüyorsa bir kişi bunu göstermeli, tüm benliğiyle yaşamalı. Uykularını bölmeli, kitaplarına girmeli, müzik dinlerken düşünmeli bu leylalık boyutu işin biliyorum. Ama kastettiğim şey, eğer buna aşk diye isim veriyorsa insan ruhunun uçuşunu veya ruhunun bir başka bedende olduğunu duyumsamalı.. Ey okuyucu belki de dalga geçip gülümsüyorsun yazdıklarımla ama sende biliyorsun sevgi akıl işi değil… Ruh işi…

Ve bir başka konu… Cinsellik.
Tabu konu. Kitapta oldukça fazla mevcut. Şimdi nasıl bir girizgah yapsam diye düşünüyorum… Ruhsal uyum kadar önemli olan tensel uyum. Birbirini tamamlayan iki önemli unsur. Aşkı içinizde hissettiğinizde bu sefer yakın olma arzusu içinizde doğar, yakın olmanın bir tık ötesine de dokunma arzusu geçer. İnsan gerçekten bir uyumu yakaladığını hissettiğinde kadın/erkek arzulanan şey işte budur. Ruhun bir bütün oluşundan sonra bedenlerin de ruhlar gibi bütün oluşunu görmek ve hissetmek ister. İstediğimiz şey salt cinsellik ya da aşk değildir. Hepsinin teker teker tamamlanışını izlemektir.

Kitapta genç bir delikanlının ailesinin yazlığına gelen bir konuk arasında yaşananları konu alıyor. Eşcinsel bu iki gencin kalplerinde yaşadıkları aşkı nasıl yüce bir hale getirişini okuyorsunuz. Benim için oldukça etkileyici bir kitaptı. Normal olarak adlandırdığımız kadın-erkek ilişkilerinden farksız bir şekilde okudum.

İnsanların bu tür şeyleri yargılamak yerine yüreklerindeki sevgiyi yargılayıp, ben nasıl seviyorum diye düşünmelerini tavsiye ederim. Bizim bedenlerimiz yaşamayacak, ruhlarımız ve hissettirdiğimiz şeyler nefes almaya devam edecek. Kime ne hissettirip yaşattıysanız işte sizin varlığınız sonlandıktan sonra onlar nefes alacak. Kimse bize yargılama hakkını vermedi yargılayabileceğiniz tek kişi ve davranış, kendiniz ve sergilediklerinizdir.
Yaşamınızda ilişkilerinizde ne kadar çabaladığınıza, ne denli değer verip önemsediğinize, ne gibi yoğun hislerle sevdiğiniz insanları beslediğinize bakın. Buna baktığınızda kişiliğinizi, aynanızı karşınızda belirmiş olarak bulacaksınız.

Kitapta yaz mevsimini iliklerime kadar hissettim… Denizi ve mavi sonsuzluğu ne kadar özlediğimi farkettim. Kitap bu konuda oldukça başarılı çünkü her kitap mevsimi hissettiremiyor. Kitaptaki yoğun duyguların veriliş şekli çok basit bir dille ancak çarpıcı şekildeydi. Gerçekten hoşuma gittiğini söylemeliyim.

Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum ancak kitaptan bir bölümden bahsetmek istiyorum. Roma’da gezdikleri sırada elinde gitarla şarkı söyleyen gençlerden duydukları şarkı çok eski ve pek bilinmeyen bir parçaymış. Sevgilisinin penceresinin önünden geçen, ama kızın kız kardeşinden, Nennela’nın (sevgilisi) öldüğünü öğrenen bir delikanlının şarkısı…

“Bir zamanlar çiçek açan dudaklardan şimdi kurtlar çıkıyor sadece.
Elveda pencere, çünkü Nenna’m artık bir daha hiç bakmayacak dışarıya.”

https://youtu.be/qobELlEDhrQ

Huzurla ve aşkla dolu bir yaşamınız olsun...
248 syf.
https://youtu.be/KQT32vW61eI
"O zamanlar yaptığın gibi, yüzüme bak, göz göze gel ve adınla çağır beni"

LGBT temalı film ve kitaplara bayılıyorum. Keşke daha fazla olsa daha fazla okusam ve daha fazla izlesem. Aşk kitaplarından hazzetmem lakin lgbt temalı kitaplar hetero ilişkilerden çok daha derin geliyor bana. Daha bir içime işliyor, okurken sayfaları nefesimi tutarak çeviriyorum.

Kitabın konusuna geçmek istemiyorum çünküm bu kadar övdüm merak edin okuyun veya izleyin falan :/ Kimlik karmaşası, kendinden yaşça büyük hemcinsine olan aşkı... Tüm bu karmaşalar sizi kitabın içine çekiyor.

"Hayatını nasıl yaşayacağın seni ilgilendirir. Sakın bunu unutma. Kalbimiz ve bedenimiz bizlere bir kereye mahsus verilmiştir."

Oğlunun eşcinsel olduğunu öğrenen babanın verdiği öğüt ayrı müthiş. Bknz: https://youtu.be/biDIct8kxc0

İtinayla önerilir. İyi okumalar.
246 syf.
·10 günde·Beğendi
Niçin insanlar duyguları yüzünden cezalandırılır? Birini sevmek ceza mıdır? Birine karşı beğeni duygusu hissetmek, o kişiyi sevmek, onu arzulamak neden bir cezaya, bir ayıba sebep olsun?..
.
.
Bir erkeğin bir kadını sevmesi ne kadar olağansa; bir erkeğin bir erkeği sevmesi de o kadar olağan bir şey. Neden bu iğrençlik oluyor? Birini sevmek için illa farklı cinsiyetlerde mi olmak gerek? O erkeğin ya da kadının yasaklı olmasının sebebi ne?
.
.
LGBTİ her zaman tartışılan, fakat bir türlü çözümlenemeyen ve haliyle kabul görmeyen bir konudur. 'Hastalıklı' olarak görülen insanlardır(!). Konusu geçince yüz buruşturup "ay evet iğrenç ya, mide bulandırıcı" diye devamını getirenler olur. Ama neden? Bunun sebebinin sadece inançtan kaynaklı olduğuna inanmıyorum. Ki inançtan kaynaklı bir şey olsa, inanç o kişi ile Tanrı arasında değil miydi, bizim karışmaya hakkımız var mıydı? Bu konuya hiç girmeyeyim, çünkü içinden çıkılamayan bir konu.
.
.
Bu kitabı okudukça LGBTİ bireylerine saygım artarak devam etti. Çünkü kitapta adı geçen Elio ve Oliver'ın arasındaki ilişki o kadar güzel kaleme alınmış ki; benim gözümde ideal çiftlerin listesinde yer aldılar. Birbirlerine olan sevgileri kalbime dokundu. Onlar da hep gizli yaşamak zorunda kaldılar ilişkilerini. "Ya duyulursa" endişesiyle, yarı korku-yarı heyecan dolu bir ilişkileri oldu. Elio'nun kurduğu cümleleri okudukça, o aşkın gizliliğine, neden gizli kalması gerektiğine öfkelendim. Hatta çoğu yerde, hiçbir kadın-erkek ilişkilerinde denk gelmediğim cümlelere denk geldim. Ama onlarınki yasaktı, o yüzden kurulan cümlelerin bir anlamı yoktu çoğu kişiye göre değil mi? (!)..
.
.
Bir erkeğin bir erkekle aşk yaşamasına tepki gösterenler; neden bir "dedenin" "küçük bir kıza" şehvetle, aşkla bakmasına sessiz kalırlar? İşte ben de bu duruma burun buruşturup "ay iğrenç mide bulandırıcı gerçekten" derim. Hangisi esasen mide bulandırıcı peki sizce? Cevap belli bence..
.
.
Aşkla sapıklığı karıştırmamak lazım. Aşk demek, iki insanın birbirini sevmesi, birbirini arzulaması ve birbirlerine saygı duymasıdır; kısaca. Ama sapıklık, bir insanın başka bir insana "zorla" sahip olmak istemesidir. Ona "saldırması", onu "taciz etmesidir". Yani Lgbti bireylerinde herhangi bir sapıklık, sapkınlık YOKTUR. Sizin dini öğretilere göre değerlendirdiğiniz ve kabul gördüğünüz o iğrençliklerdir esas sapıklık dediğimiz.
.
.
Netflix'te bir diziye denk geldim "Queer Eye" isimli. Bir kaç bölüm izledim ve her bölümünde gözyaşı döktüm neredeyse. Bu beş tane gayin yer aldığı dizide; her bölümde bir ihtiyaç sahibine yardımda bulunuluyor. Hayata küsmüş olan insanları hayata bağlıyorlar. Bu beş gayin, hepsinin ilgi alanı farklı. Hepsi alanına göre çalışma yapıyor ve bir hafta içinde bütün her şeyi hallediyorlar. İhtiyaç sahibi kişinin kılık kıyafetinden, saç bakımına; evinin mimarisinden, mutfak kültürüne kadar her şeyiyle ilgileniyorlar. Sonuçta hayata tutunan, dimdik duran ve minnet dolu insanlar ortaya çıkartıyorlar. Bu minnet teşekkür ederken döktükleri göz yaşlarından anlayabiliyorsunuz zaten...
Bu bireyler mi günahkâr, rezil, iğrenç? Bir daha düşünün derim..
.
.
Bu kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. Tavsiye etmemin sebebi de, hayata onların gözünden bakmanıza yardımcı olmasıdır. Hayata, aşka, sevgiye, her şeye..

Kimse başka bir insanı sevdiği için suçlanmamalı. Özel hayat kimsenin karışamayacağı, kimsenin dokunamayacağı bir alan olmalı. İnsanın kalbine sadece sevdiği dokunabilir, bir başkası değil..

Keyifli okumalar..

Dipnot: Sinemaya uyarlanan bir kitapmış. Ablam, "filmini bir izlesen daha fena" demişti. Yakın bir zamanda onu da izleyeceğim. Sanırım kitabın ikincisi de çıkmış "Bul Beni" ismiyle. Onu da okuyacağım.
432 syf.
Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı bir otobiyografi olmasının yanı sıra gezi notları ve felsefi bir denemedir.

Kitap, yazar Robert M. Pirsig, oğlu Chris ve arkadaşları John ve Slyvia ile birlikte yaptıkları uzun bir motosiklet yolculuğunu anlatır. John'un motosikleti BMW'nin R60 modelidir ancak Robert'in motosikleti bir Honda'dır. (-ki kitabı okurken google'dan yolculuğun resimlerine bakarsanız iyi olur)
Yolculuğun bir kısmından sonra John ve Slyvia ayrılmışlar ve Robert ile oğlu Chris birlikte devam etmiş ve okyanusa ulaşmışlardır.

Yazar 125. sayfada söyle der:
“Phaedrus yalnızca oradan oraya sürükleniyordu. Sürüklenme onu orduya, Ordu ise Kore'ye götürdü.”
Aynı zamanda Robert M. Pirsig 1943 yılında Minnesota Üniversitesi'nde Biyokimya öğrenimine başladıktan sonra askere alınmış ve Kore Savaşına katılmıştır. Buradan anlıyoruz ki Platon'un mektuplarında geçen kurgusal kahraman Phaedrus, Robert M. Pirsig'in Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı kitabında kendisidir.

Phaedrus'un sıkıntılı ve deli geçmişindende söz edilir bu da şüphesiz retorik dersleri verirken yaşadığı psikolojik sorunlar nedeniyle elektroşok tedavisi görmüş Robert M. Pirsig'den başkası değildir.

Yazar 335. sayfada “Üzerinde çalıştığınız gerçek motosiklet, kendiniz denen motosiklettir.” der. Yazar benzetim açısından en iyi bildiği şeylerden birisini yani motosikleti model olarak kullanmış soyut kavramları motosiklet üzerinden somut ve kalıcı hale getirmeye çalışmıştır.

Eğitim sistemine de değinen yazar, sınavsız bir eğitim sistemini savunmuştur. Nedenlerini de kitapta gayet etkileyici bir şekilde açıklar.

Kitapta felsefi olarak retorik ve diyalektik tartışılmıştır. Phaedrus'un tarafı tabiki retorik'den yanadır.

En üzücü tarafı ise kitabın sonlarında açıkladığı yolculuk boyunca yanında olan oğlu Chris'in 23 yaşına 2 hafta kala öldürülmesidir. Yazar oğlunu kaybetmesiyle tekrar zor bir psikolojik sürece girer ve ikinci eşinden olan kızı Nell bu durumu aşmasında ona yardımcı olur. “Chris şimdi Nell adında küçük bir kız ve yaşamımız bir perspektife oturdu yeniden.” 431. sayfa.

Kitabı basmaya hiçbir yayınevinin yanaşmayıp basıldıktan sonraysa çok talep edilip beğenilmesini ise 427. sayfada şöyle açıklar: “Bu kitap, maddi başarıya karşı kültürel bir ayaklanmanın başgösterdiği bir zamana da rastlamıştır.”

Savunduğu düşünceler, yolculuk ve yaşadığı acılardan dolayı çok cesur ve güçlü birisi olduğunu ifade etmeliyim.
Robert M. Pirsig daha sonra farklı ülkelerde yaşamış ve 24 Nisan 2017 yılında 88 yaşında hayatını kaybetmiştir.
248 syf.
·1 günde·9/10 puan
Okuyup büyüsüne kapıldığım esere çok denk geldim. Çoğunun etkisinden bir süre çıkamadım, bazılarının (Kara Kule elbette) etkisinden çıkabileceğimi de düşünmüyorum ve bununla çok mutluyum. Kitap çekiciliği farklı unsurlardan kaynaklanır; hikayesine kapılırsınız, üslubuna kapılırsınız, karakterlerine ve bazen o karakterlerle olan benzerliklerinize kapılırsınız. Bazen de yalnızca kapılırsınız ve ne olduğunu anlamazsınız.

Birinci ağızdan yazmak zordur. Normalde istenilen ve gereken duygunun daha üst düzeyde verilmesi gerekir. Başarmak da zordur. Çünkü duygunun işe yaraması için empati gerekir. Hatta bu empati bazen öyle kurulmalıdır ki taban tabana zıt olduğunuz bir karakteri bile anlamalısınız. "Adınla Çağır Beni" işte bu tarz bir empatiye ihtiyaç duyuyor anlaşılmak için, yarattığı duygu yoğunluğu ile de o noktayı kısa sürede yakalıyor.

Anlatım açısından yoğun eserlerden, iç dünyası karışık bir karakteriniz var ise başka bir yol izlenmemeli zaten. Bir başlangıç noktası veya herhangi bir bitiş olmadan süregelen hikayeye bulabildiğiniz yerden dalmanız lazım ki adaptasyon süreci kısa olsun. Ayrıca şunu da görüyoruz ki; yer yer güldüren, yer yer üzen, kalpleri burkan romantik bir macera için illa bir kadın unsuru gerekmiyormuş. İnsani duygular sadedir ve kime, nereye, nasıl yönelirse yönelsin genellikle birbirine benzer. Vıcık vıcık bir aşk romanı olmamış ve en duygu yüklü unsur olan zamanın geçişini de çok güzel kullanmış. Yoğun detaylardan sıkılmak mümkündür, yoğunlaşamamak, çoğumuzun çoğu zaman yaşadığı "boş okuma" yapmak genellikle bu tarz anlatıma sahip romanlarda yaşanabilir. Fakat "Adınla Çağır Beni", karakter duygularını şeffaf bir şekilde açığa çıkaran bu ince detayları büyüleyici şekilde kullanan bir roman.

Aynı isimle beyazperdeye uyarlanan ve önümüzdeki Oscar ödüllerinde hatırı sayılır adaylıklar alan uyarlamaya merakımın uyanmaması elde değil. İlgi alanımın gerektirdiği üzere kitabı okurken adeta izledim de ve ne kadar zor bir uyarlama olduğunu tahmin edebiliyorum. Umuyorum ki duygu yoğunluğu yerinde ve güzel verilmiştir. Şu ana kadar görme fırsatı bulduğum Oscar adayları beni hayal kırıklığına uğratmadı, kitabından aldığım izlenime göre "Call Me By Your Name" de beklentilerimi fazlasıyla karşılayan bir film olacak gibi.
248 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
Nasıl incelemeye başlarım bilmiyorum ama buraya yazdığım ve yazacağım her şeyin bin katı içimde saklı .
Öncelikle bence :Kız -kız,,erkek-erkek arasındaki aşkın kız-erkek aşkından hiçbir farkı yok .Zaten "aşk"varsa insan tipe ,yüze,vücuda bakmaz ki "kalbe ve etkileşime "bakar.
Işte "Adınla Çağır Beni "homoseksüel bir aşkı ele alıyor .Ve yazar inanılmaz bir betimlemeyle karşımızda oyununu sergiliyor .Kitapta +18 yerler de mevcut ama abartıldığı kadar da fazla değil -yorumlara bakarak söylüyorum- .
Yazarın diline ,betimlemelerine ,duyguyu vermesine kısaca üslubuna aşık oldum .Hele o son cümle...
248 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10 puan
Çox oxucu əvvəl kitabı oxuyub sonra film izləyir,lakin mən əvvəl filmə baxıb qərar verirəm ki, kitabı oxuyum ya, oxumayım .#adınlaçağırbeni kitabı da o cür kəfş etdiyim kitablardan biridi.Filmi izlədikdən sonra bir neçə gün təsirində qaldım və qəti qərarla kitabı əldə edib oxudum.
.
Tolstoy deyir ki :”Bütün möhtəşəm hekayələr iki şəkildə baş verir ,ya biri səyahətə çıxır ,ya da şəhərə əcnəbi biri gəlir” .Elə kitabımız Oliver adlı gəncin yay tətili üçün Elio’nun evinə gəlməsi ilə başlayır. Biri 17 , digəri isə 24 yaşında olan bu iki gəncin yay tətilində yaşadıqları və özlərindən belə gizlədikləri hislərinin gün üzünə çıxması sevginin fərqli yanını da oxucuya çatdırır. Kitabda ən bəyəndiyim cəhətlərdən biri də , Elionun ilk dəfə aşiq olduğu üçün hislərinin daha dərin və daha həssas olmasıdır.Necə ki ,hər insanın ilk məhəbbəti kimi)
.
LGBT mövzulu kitab və film hər kəsə xitab etməyəcək bilirəm, lakin mən kitabdan böyük zövq aldım.Yazarın qələmi ,yazım tərzini çox bəyəndim.Kitab və filmdə normal olaraq fərqlər var ,lakin hər ikisi mükəmməldi və əsərin davamı olan #bulbeni kitanını oxuyub Oliver və Elio ilə yenidən söhbət etmək üçün səbirsizlənirəm.
248 syf.
Ah o elio aracılığıyla yapılan oliver tasvirleri...

ve aşk, bağımlılık, tutku üzerine işlenmiş incelikli üslup.

Olay artık konudan çıkıp yazarın üslubuna doğru evriliyor. Gerçekten müthiş bu yönüyle.

Kahramanların aralarındaki çekim, şehvet, tutkunun belki de en iyi işlendiği eserlerden biri olabilir bu kitap.

Kitap, gay bir çiftin hikayesini işliyor. Bilmeyen muhtemelen call me by your name olarak filminden haberdardır. Straight olduğumdan kitaptaki incelikli tutku dolu dili kendime göre devşirdim. O kadar etkileyici ki okuyup da hissetmek kadar tanımlanabilir olmaz hiç bir söz.

Filmi konusunda da bir şeyler söylemek gerek. Filmleri her zaman yönetmeninin hayali olarak konumlandırıyorum. Hazır bir hayal izliyormuşum gibi. Halbuki kitapta kendi hayalimizde istediğimiz gibi canlandırıyoruz karakterleri ve sahneleri. Bu yüzden kitaptan alınarak yapılan filmler hiç cezbetmiyor beni. Bunda da mutlaka kitabın okunmasını öneriyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Süha Sertabiboğlu
Unvan:
Diş Hekimi, Çevirmen, Yazar
İstanbul Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesini bitirmiş, aynı yıl aynı fakültede öğretim görevlisi olmuş ve Protez dalında doktorasını yapmıştır. İlki Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı ve çoğu edebiyat olmak üzere toplam elli kitap çevirmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 6 okur beğendi.
  • 3.316 okur okudu.
  • 241 okur okuyor.
  • 3.642 okur okuyacak.
  • 145 okur yarım bıraktı.