Lindbom 1909 yılında, İsveç'te doğdu. İsveç refah devleti modelinin entelektüel mimarları arasındaydı, fakat sonraları fikir değiştirerek daha geleneksel politik tutumlar benimsedi. 1938'de doktorasını, Stockholm Üniversitesi'nde tamamladıktan sonra, uzun bir süre İsveç İşçi Hareketi'nin, "İşçi Hareketi Arşivleri ve Kütüphane" görevliğini yaptı.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra, savunduğu fikirleri konusunda derin bir şüpheye düştü ve ruhsal bir sorgulama sürecine girdi. Önemli ve ciddi ölçüde fikirsel değişikliğe gitti. 1962'de yayımladığı "Sancho Panza'nın Yeldeğirmenleri" adlı eseriyle, eskiden savunduğu Sosyal Demokratlığın iddialarına karşı argümanlar sundu. Bu süreçte çevresel olarak yalnız kalan Lindbom, din ve sekülerlik ikileminde Teolojik ve felsefi çalışmalarını sürdürdü ve diğer pek çok kitap yazdı. "Başaklar ve Ayrık Otları", ve ardından "Demokrasi Miti" adlı eserleri bunlardan olmakla birlikte, Türkçe'ye kazandırılmıştır.
Lindbom, dinsel manada geçirdiği bu inanç ve fikir evriminin sonucunda "Sidi Zayd" adını alarak Müslüman olmuştur.
Geriye pek çok yazılı eser ve makale bırakarak 2001 Eylül'ünde, doğduğu ülke olan İsveç'in Malmö kentinde vefat etti.
Eğer sen hata yapanlar var diye özgürlüğü kısıtlamaya kalkarsan onun adı zaten özgürlük olmaz, çünkü özgürlüğü savunmak demek aynı zamanda onun kötü kullanımlarını da savunmak demektir.
Bizim arızi varlığımız rüya ve gerçek arasında sürekli bir gidiş-geliştir. Hayatın çelişkileri seküler insanı rüyalarda, yanilsamalarda, ütopyalarda ve şurda burdaki ideolojik kalelerde iltica aramaya sevkediyor. Kendi kendisini aldatan seküler insan zihinsel bilincindeki şeylerin gerçek ve erişilmesi gereken hedefler olduğuna inanıyor ve aynı zamanda da bu rüya, ütopya, ideoloji vb. şeylerle dünyayı değiştirmeyi ve iyileştirmeyi umuyor. Bu kendi kendini kandırma iki şekilde oluyor. Onun gerçek dediği şey aslında duygularımızla erişebildiğimiz yaradılışın en dış tabakasıdır, yani sadece kışrıdır. Diğer taraftan ise dünyada yapmayı ya da başarmayı umduğu şeyler hep izlenimler, rüyalar, spekülasyonlar gibi sübjektif şeyler üzerine kuruluyor.
Halbuki insan objektif realiteye, ancak, bir kösnül ego olarak yaşadığı sınırların ötesine geçerek erişebilir. Kalbimizin nuruyla varlığın labirentinden çıkabilir ve disiplin, gayret ve Tanrı'nın yardımıyla ilahî Realite’ye erişebiliriz. Objektif bakışla, dünyada kutsalla buluşabilir, yaratılışı Tanrı'nın sonsuz kudretinin dev bir sembolü olarak algılayabilir, reel ve yanılsamayı birbirinden ayırabiliriz. Bu şekilde insan kendi pozisyonunun ve sınırlarının bilincine varmakla kalmaz aynı zamanda Tanrı'nın sonsuz rahmetine muhatap olan ruhsal imkanlara da erişebilir.
Dünyanın çelişkileriyle kutsal ve objektivitenin yardımıyla baş edebiliriz, ancak üçüncü bir unsur daha vardır: Sevgi, Tanri sevgisi. Yaratan olarak Tanrı, cömerttir ve bu cömertlik sevgidir, lütuftur. Mutlak sıfatıyla kendi ebedî Ruhunun bir yansımasi olarak insana ruh bahşetmiştir. Tanrı tarafından yaratıldık ve ruhumuzun derinlerinde ölümsüz yaşıyoruz; her iki anlamıyla da Tanrı'ya mahkumuz. Her şeyimiz O'ndandır, elimizdeki her şeye O'nun sevgisinin birer lütfu