1000Kitap Logosu
Yıldız Ecevit

Yıldız Ecevit

Yazar
Derleyen
Çevirmen
BEĞEN
TAKİP ET
9.3
87 Kişi
232
Okunma
35
Beğeni
2.798
Gösterim
Tam adı
Nâdîde Yıldız Ecevit - Prof. Dr. Yıldız Ecevit
Unvan
Türk Akademisyen ve Yazar
Doğum
Gelibolu, Çanakkale, Türkiye, 28 Ocak 1946
Ölüm
Bodrum, Muğla, Türkiye, 22 Haziran 2021
Yaşamı
28 Ocak 1946'da Gelibolu'da doğdu. Ankara Üniversitesi DTCF Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı'nda ve Bilkent Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Uzmanlık dalı Alman edebiyatı olan Ecevit, yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Kalka-Ferit Edgü ve Max Frisch-Oğuz Atay arasında karşılaştırmalı düzlemde gerçekleştirdi. Daha sonra ilgi alanını avangard Türk romanına kaydıran Yıldız Ecevit'in bugüne değin yayımlanmış kitapları şunlardır: Oğuz Atay'da Aydın Olgusu (Ara Yayınları, 1989); intelektuellenproblematik bei Max Frisch und Oğuz Atay (Ara Yayınları, 1990); İsviçre-Alman Edebiyatı (Ara Yayınları, 1990); Kurmaca Bir Dünyadan (Gündoğan Yayınları, 1992); Hermann Hesse, Bozkır Kurdunun Düş Yolculukları (derleyen), (Remzi Kitabevi, 1994); Orhan Pamuk'u Okumak (Gerçek Yayınevi, 1996; 2. baskı, İletişim Yayınları, 2004); Türk Romanında Postmodernist Açılımlar (İletişim Yayınları, 2001).
Kaan
Orhan Pamuk'u Okumak'ı inceledi.
272 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
EDEBİ LAİKLİK
Yıldız Ecevit, Türk edebiyat dünyasının en çok konuşulan ve okunulan ismi olan Orhan Pamuk'un Yeni Hayat romanını merkeze alarak aslında Türk okurunun yeni roman geleneğini neden anlayamadığını ortaya koyar. Eski tip romanlar, Newton fiziğinin bir yansımasıdır: düz bir zaman çizgisi üzerinde ilerler. Olaylar başlar gelişir ve biter: geçmiş, şimdi ve gelecek belirgindir. Bunların birbirlerine geçmesi söz konusu olmaz. Yeni tip romanlar ise görecelilik ve kuantum fiziğinin etkisindedir: belirsizlik tema olmuş, ışık hızına bağlı değişen zamandan hareketle, edebiyatta da düz zaman çizgisinden kopulur ve birkaç satırda okur artık geçmiş-şimdi-gelecek arasında herhangi bir sıralamaya tabi olmadan gezinmek zorunda kalır. Eski tip romanda, kahraman bir birey olma yolunda ilerler. Zira roman türü, Avrupa'da burjuvanın gelişimiyle paralellik gösterir. Burjuva devriminde de özgürlük, bireyin gelişimi ve bağımsızlığı ön plandadır. Kahraman bundan dolayı güçlü bir figürdür. Yeni tip romanda ise kahraman daha çok romanda sıradan bir karaktere dönüşerek okurun gözüne güçsüz, silik, kafası karışık gelir. Yabancılaşan ve bundan da öte kimliksizleşmeye evrilen bir karakterdir. Bundan dolayı Orhan Pamuk'un yeni tip romanlarında, karakterler birbirlerine dönüşür veya böyle bir his duyarız: "Özellikle de 'Beyaz Kale', 'Kara Kitap' ve 'Yeni Hayat'ta kendisi olama­mak, başkası olmakla sonuçlanır. Bu üç romanın ana kişileri, sonuçta bir diğerine dönüşür; Hoca ve İtalyan köle birbirleri­nin yaşamlarını yaşamaya başlarlar, Galip Celal'in yerine geçer, Osman ise Nahit/Mehmet'in özelliklerini göstermeye başlar; Nahit/Mehmet'in son kullandığı isim ise Osman'dır, o da yaşa­mının son döneminde Osman'a dönüşmüştür. 'Sessiz Ev'de bu motif, Faruk'lu bölümlerde düşünce düzleminde tartışılır; insa­nın kendisi olarak kalamaması, Edward G. Robinson'a benze­yen ihtiyarla ilgili olarak ele alınır."(s.51) Ayrıca, "Roman kişilerinin, yazının kendisi oldu­ğu bir metindir "Kara Kitap,"(s.42) diyen Yıldız Ecevit'in bakış açısıyla karakter metin birbirine geçer. Eski tip romanda yazar bir mesaj vermek ister, bu amaçla yola başlar çoğunlukla ve bundan dolayı müdahalelerde bulunur ve roman üzerinde hakimiyeti derinden hissedilir. Okurun mesaja varabilmesi ve yolda kaybolmaması amacıyla eline bir yol haritası verilmiş gibidir. Yeni tip romanda ise yazar kendisine bir oyun arkadaşı arar; çünkü mutlak gerçek arayışı diskalifiye edilmiş, perspektivizm etkindir; ne kadar insan varsa o kadar gerçeklik söz konusudur. Bundan dolayı yazar mesaj verecek bir merci olmaktan uzaklaşır. Artık okurla birlikte kurmaca bir dünyada oyun oynarlar ya da Italo Calvino'nun tabiriyle satranç oynarlar. Eski tip romanda her şey sıfırdan kurulur ancak yeni tip romanda yeni bir kurgu mümkün değildir; çünkü yüzyıllar boyunca hakimiyetini sürdüren edebi akımlar artık teknik gelişim ve iletişim çağının etkisiyle çok kısa süreli olmakta ve hatta yeni bir akım çıkmış da mümkün gözükmemektedir. Edebiyat dünyasının bu tıkanmışlığında yeni tip romancı, eski eserleri kendisine bir ürün olarak alır ve onlardan aldığı parçaları birleştirerek yeni bir kurmaca yaratır. Orhan Pamuk da şu şekilde konuşur: "Hayat metinlerle beslenir, sonra tekrar hayata dö­nüşür ve bu ilişki kabaca şimdi söylediğim gibi, hayat ve metin olarak da birbirinden kopmuş değildir. Iç içedir. Ama bunlar sü­rekli birbirlerini zenginleştirerek, değiştirerek, başkalaştırarak ilerlerler."(s.47) Yeni tip romanda, temel bir amaç yazının kendisidir. Yani yazar, romana etkin katılım göstererek okurla nasıl yazdığını tartışır, konuşur. Bununla birlikte, çok katmanlılık söz konusudur. Ve mesaj arayan bir okur için bu büyük bir sorun teşkil eder. Yazarın da yol haritası vermemesi eklenince okur, ortada sanki boş bir sayıklama olduğu hissini alarak kitaptan soğur. Ancak yeni tip romancı için temel hedef edebiyatın kendisidir; toplumcu öğeleri, tarihi, sanatı, eski eserleri vb öğelerini kullanır ancak hiçbirini bir mesaj vermek için veya hiçbirini merkeze almak için ele almaz. Adeta hem okur hem de kendisi için bir bulmaca veya oyun hazırlar. İmgeler bu nedenle çok önemli bir konuma taşınır. "Çoğu yerde yazmak varolmak demektir Pamuk'ta,"(s.50) der bunlardan dolayı Yıldız Ecevit ve bunu şu şekilde örneklendirir: "Kara Kitap'taki Şehzade de, 'Yeni Hayat'taki Nahit/Mehmet de yazarak kendileri olmaktadır. 'Yeni Hayat'ın ana kişisi Os­man da okuyarak ve yazarak kendisi oluyordur."(s.51) Bu noktada belirtmeliyiz ki, tarihe sık sık değinilir ama bu, tarihi gerçekliğe bağlı kalınacağı manasına gelmemektedir. Bu nedenle Orhan Pamuk'un Beyaz Kale ve Benim Adım Kırmızı gibi tarihin kullanıldığı yeni tip romanlarını birer tarihi kurgu olarak görmemek gerekiyor. Bu kitaplarda tarihsel gerçekliğe aykırı bir durum da olabilir ama buradan hareket edip yazarın kendi tarihini bilmemesi ve eserin kötü olduğu sonucu çıkarmak bir yanılgıdır. Sanırım, tek siyasi romanı diye nitelediği Kar romanında bile Orhan Pamuk'un temel derdinin mesaj vermek değil, edebiyatın kendisi olduğunun altı çizilmiştir. Bu sefer kurmaca içinde siyasi atmosfer daha fazladır sadece ama yine yazar herhangi bir taraftan değildir. "Ancak 'Kar', toplumsal malzemenin yo­ğun kullanımına karşın, hiçbir zaman toplumsal gerçekçi bir roman değildir. Kar imgesinin yarattığı farklı bir masalsı onto­lojinin eşliğinde, tiyatro sahnesinde oynanan oyunun yaşama aktığı bir kurgu oluşturur Pamuk; tiyatro oyuncularına kanlı bir ihtilal yaptırır; varmış gibi görünen konu bütünlüğünü groteskin merceğinden geçirir, mantık dışına taşır,"(s.37) yorumunu yapar Yıldız Ecevit Kar hakkında. Bir yolculuk romanı gibi olan Yeni Hayat'ta da bir gün okuduğu kitapla hayatı değişen bir insanla birlikte aslında ülkenin içinde bulunduğu sorunların yansımaları arasında gezeriz ancak bir başka katmanda ise tasavvufi bir yolculuk yaparız. Yıldız Ecevit, Orhan Pamuk'un cümle kurmalarında yer yer yeni tip roman bağlamında Türkçe cümle yapısında hata olarak görülebilecek bir duruma düştüğünü de belirterek, Tahsin Yücel'in Orhan Pamuk'u bu yönde eleştirmesine kısmen katılır lakin Tahsin Yücel'in Orhan Pamuk'un yazarlığını salt bu noktadan kaynaklı olarak tartışmaya açmasına katılmaz. Çünkü bu durumun yazarlığın sadece bir yönü olduğunu ve Orhan Pamuk'un eserlerinde bunun oldukça kısıtlı bir yer tuttuğunu belirtir. Yıldız Ecevit, Orhan Pamuk'un bir açıdan toplumcu bir yönünün de olduğunu ama bunun klasik manada bir toplumculuk olmadığını da söyler: "Pamuk'un metinleri bir yönleriyle gerçekçi düzlemde soluk alırlar; sık dokunmuş bir toplumsal/siyasal/ekonomik ilişkiler ağıyla kaplıdırlar. Bu bağlamda düşünüldüğünde Orhan Pamuk, Türk romanındaki toplumcu/gerçekçi eğilime pek de karşıt bir görünüm sergile­mez. Türk romanındaki toplumcu eğilimin farklı bir temsilci­sidir o."(s.241). Öte taraftan ise Orhan Pamuk, "Ben doğrudan politikayla ilgilenmek isteyen bir yazar değilim, hiçbir zaman da olmadım. Hatta ilk kitapla­rım çıktığı vakit, benden önceki kuşak yazarlarına kıyasla duru­mumu saptadım ve bunun provokatif olarak altını çizmek için 'Ben fildişi kulesinde yaşayan bir yazarım' diye açıkça söyle­dim,"(s.58) der. Başka yerde ise edebiyatın başlı başına kendisi için yapılması gereken bir mecra olduğunun altını çizer. Yıldız Ecevit, edebiyat dünyasında dünden bugüne biçim ile içerik arasında yoğun bir kavganın sürüp gittiğini belirttikten sonra Orhan Pamuk'un safının da biçimden yana olduğunu onun, "gerçek dünyanın kurallarından çıkarak verilecek cevaplar; aklı başında bir edebiyatçının nefret edeceği şeye, 'sosyolojiye' sürük­ler bizi,"(s.24) sözlerini aktararak ortaya koyar. Kitabın ikinci bölümünde Yıldız Ecevit, Yeni Hayat romanını farklı açılardan detaylı olarak inceler. Öyle ki, bu incelemeleri okuduktan sonra 1k'da herhalde hiçbir okur, teknik inceleme yaptığını iddia edemez veya bunu söylerken en az iki üç kere düşünür. Bu, bu sitede veya başka bir yerde bir okurun teknik inceleme yapamayacağı demek değildir; sadece teknik inceleme yapmanın sanıldığı kadar kolay ve basit bir iş olmadığını belirtmektir. Sonuç olarak Yıldız Ecevit, okurlara yeni tip romana yaklaşımlarında birtakım noktalara dikkat etmelerini tavsiye eder. Okurun metne "inançla değil, kuşkuyla," yaklaşması gerekir; okurun "toplumsal ya da kişisel sorunlarıyla ilgili olarak aydınlatıcı bilgiler" bulamayacağını baştan bilmesi gerekir; okur, kendisine bir yol haritası beklememeli, bir dedektif dikkati ve merakıyla önündeki çok katmanlı kurmaca metin içinde kendi yolculuğunu yapma bilincinde olmalıdır. Öte taraftan Yıldız Ecevit, Orhan Pamuk'un toplumsal hayatta siyasal kimliğini vurgulayan bir yazar olduğunu, yazarın verdiği bazı demeçleri örnek vererek belirtir. Bunlar arasında Orhan Pamuk'un "tarikatların fa­aliyet göstermesine Türkiye' de izin yoktur ve bu bir hoşgörüsüz­lüktür,"(s.238) demesi ve Alman Der Spiegel'e Güneydoğu'da yaşanılan olaylarla ilgili verdiği bir demecidir (4.4.1995 tarihli Milliyet gazetesindeki bir yazı). Bununla birlikte Orhan Pamuk'un, "Ben çok fazla iddialı olmadan kendimi solcu olarak görürüm (...) Benim bildiğim solculuk demek, toplumu eleştirmektir. Sol­culuk demek, tarihte ne varsa, onlara eleştirel bir tavır almaktır: Bu tarihin içinde cumhuriyet de var. Solculuk demek, yalnızca Osmanlı tarihini eleştirmek değildir,"(s.238) sözleri de hem bu kapsamda değerlendirilebilir hem de kendisini konumlandırdığı siyasi pozisyon hakkında bir bilgi olarak görülebilir. Bunlara karşılık Orhan Pamuk, "On iki yıldır kitapla­rım yayımlanıyor ve hayat beni oraya getirdi ki bütün direnmeme rağmen ben kitaplarımla değil ama kitap dışı hayatımda bir çeşit günlük politikanın içinde buldum kendimi,"(s.238) diyerek bir serzenişte de bulunarak edebiyatıyla ön planda olma arzusunu belirtmiş olur. Yeniden Yıldız Ecevit'e dönecek olursak, onun Türk okurlar hakkındaki iki tespiti nokta atışıdır. Bunlardan birincisi, "Toplumcu bir ortamın edebiyat okurudur Türk romanının okuru. Bu nedenle de, romanı salt bir sanat ürünü olarak benimseyip, onu zevk için okumakta zorlanmak­tadır,"(s.30) tespitidir. Çünkü Türkiye, sosyal, ekonomik ve siyasal gelişimini üst seviyeye çıkaramayan ve sürekli olarak gelişmekte olan bir ülke konumundadır; bundan dolayı insanlar istemli veya istemsizce edebiyata da çoğunlukla faydacılık bakış açısıyla yaklaşıyorlar. Bir kitabı okuyacak ise ondan mutlaka gözle görülür bir fayda almalıdır aksi takdirde parası boşa gitmiş olur, zaten ekonomik olarak ülkede durumlar kötüdür, böyle bir ortamda kitaba verilen para "boşa" gitmemelidir. "Bizimki gibi ülkelerde okumak, belirli bir yararcılıkla ilgilidir: Bizim ül­kemizde haz için okuma alışkanlığı daha yeni yeni yerine oturu­yor,"(s.31) der Orhan Pamuk da bu bağlamda. Yıldız Ecevit'in ikinci tespiti ise şudur: "Türk roman okuru, yazarında hala bir sosyolog, bir psi­kolog, bir yol gösterici, giderek bir militan aramayı sürdür­mektedir."(s.31) Bundan dolayı, yazarın siyasi duruşu, sosyal statüsü, ekonomik durumu, özel hayatı … kısaca attığı her adım, günlük hayatındaki her hareketi, okurun gözünde edebiyatının/eserlerinin niteliğini belirleyen birer öğe olmaktadır. Hatta okur, yazarıyla özdeşleşmek arzusu duyar ve onu kendi kişiliği içinde eriterek durağanlaştırır. Lakin gerçek hayatta bunun mümkünatı yoktur. Bunun sonucunda, okur yazarı karşısında hayal kırıklığına uğramakla sık sık yüz yüze gelebilir. İşin absürd ve komik tarafı ise bir gün önce eserlerini iyi/kaliteli görürken, bir gün sonra kötü/kalitesiz görme durumunda kalmasıdır. Çünkü eğer, bir yazarın kişiliğini (az önce sıraladığım öğeler de dahil olmak üzere) edebi değerlendirmede bir kıstas olarak belirlerse okur, yazarın, kendi kişiliğine uygun olmayan özellikleri ortaya çıktığı vakit, durağanlaşmaktan uzaklaşan yazarın otomatik olarak bir gün önce beğendiği eserlerini kötü bulmak zorunda kalacaktır. Bu da oldukça mantıksızdır. Bu nedenle ben, edebiyatta 'edebi laiklik'i benimsetmekten yanayım ve bunu mantıklı bulurum. Yoksa, okuyacak hiçbir yazar kalmaz, çünkü hiç kimse benim kişiliğime yüzde yüz uygun değildir. Ve hiçbir yazar hiçbirinizin kişiliğine yüzde yüz uygun değildir. Son olarak meraklısına Orhan Pamuk ile ilgili belgesel bırakıyorum: youtu.be/z81UbmjYMgk İyi okumalar.
Orhan Pamuk'u Okumak
Okuyacaklarıma Ekle
12
48