Zehra Kurttekin

Zehra Kurttekin

Çevirmen
8.7/10
404 Kişi
·
949
Okunma
·
2
Beğeni
·
311
Gösterim
Adı:
Zehra Kurttekin
Unvan:
Çevirmen
Sankt Georg Avusturya Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra, Ankara Üniversitesi DTCF Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenim gördü. TRT İstanbul Radyosu’nda, sonra TRT İstanbul Televizyonu’nda sanat, kültür, edebiyat ve belgesel programları prodüktörü olarak görev yaptı. H.K. Laxness’ın Atom Durağı, Bertolt Brecht’in III. Reich’ın Korku ve Sefaleti, Friedrich de la Motte Fouqué’nin Undine, Zeruya Şalev’in Ve Yeniden Başlar Hayat, E.T.A. Hoffmann’ın Şeytanın İksirleri, Thomas Mann’ın Doktor Faustus ve Stefan Zweig’ın Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castellio Calvin’e ve Üç Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski adlı eserlerini Türkçeye çevirdi.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
248 syf.
·9/10
Spoiler İçermektedir
“Çünkü her yeni doğan insanla birlikte yeni bir vicdan doğar.”
“Bir insanı öldürmek, asla bir öğretiyi savunmak demek değildir: Bir insanı öldürmek demektir”
Yazar kitabı 1936 yıllarında yazmış ve konu olarak 16.yüzyılı anlatmaktadır.Bu kitap satırında olduğu gibi her satırını çizdiğim,düşündüğüm ve anlamaya çalıştığım bir kitap oldu.Stefan Zweig bu eserini biyografik tarzda kaleme almıştır.Anlatım olarak yoğun ve akıcıydı ki sanki o dönemde yaşıyormuş gibi oluyorsunuz.Okurken o zamanla bu zamanki dönem ve düzen aklıma geldi.İnsanın yaşarken önemsemediği seçimler- kararlarının nasıl kendi dönemini ve sonra gelecek olan nesli nasıl etkilediğini görebiliyoruz.Kitabın en beğendiğim özelliklerinden ilki sorgulayıcı olması ikincisi ise fikrilerine saplantılı olan insanların istedikleri hedeflerine varabilmek için neler yapabileceğini görmek oldu.Konu olarak 16.yüzyıl Avrupa’sında Kalvenizim kurucusu olan Jean Calvin’in dini kullanarak nasıl canavarlaştı,neler yapabildiği ve o dönemde olan sistematikleri nasıl yok ettiğini görmekteyiz.Jean Calvin kendi fikrilerine karşı olanlara asla acımıyordu din adamı ve hekim olan Serveto da ona karşı olduğu için diri diri yakma cezası vermiştir.Aslında kitap Serveto dan sonra sahneye çıkan Castelli ile başlamaktadır.Daha fazla ayrıntı vermeyeyim okumanızı tavsiye edeceğim bir eserdir
Keyifli Okumalar Dilerim
Mehmet Y.
Mehmet Y. Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castello Calvin'e'yi inceledi.
248 syf.
Zweig, Vicdan Zorbalığa Karşı'da resmen içimi yaktı. Çünkü geçmişte bugünü gördüm...

Hitler Almanya'sından kaçan ve her türlü totaliter rejime karşı, insanlık onurunu ve özgürlükleri savunan Stefan Zweig, Vicdan Zorbalığa Karşı'da bizi 16. yüzyıl Cenevre'sine götürüyor. Calvenizmin kurucusu Calvin'in dini kullanarak nasıl bir diktatöre dönüştüğünü, en küçük bir muhalefete dahi tahammül edemeyip onları sistematik olarak nasıl yok ettiklerini anlatıyor. Maalesef görüyoruz ki diktatörlerin ruh hastalıkları da yöntemleri de aynı. Zaman ve mekan farklı, isimler farklı ancak yaşananlar neredeyse aynı. Masumlara hain damgası vurulması, onları savunanların da bu hainlikten nasibini alması. Güçlünün zorbalığı, haklının masumiyeti, kalabalıkların korkaklığı...

Kitap bir biyografik roman tarzında işliyor. Altı çizilecek çok yeri var. Servetto'nun yavaş yavaş yakılarak öldürülmesi ve vicdanı temsil eden Castellio'nun diktatör Calvin'e muhalefet etmesi ana hadiseler...

Üzgünüm ama kendimden, ülkemden ve yaşadığım çağdan pek çok iz buldum bu kitapta...
744 syf.
·11 günde·10/10
“Bu bir sanatçının hayatıydı. Benim gibi sade bir adamın payına, onu bu kadar yakından izlemek düşüncesi, içimdeki insan hayatına ve kaderine dair bütün duygular, insanca var olmanın bu sıra dışı biçimine odaklandı.”
Thomas Mann

Thomas Mann(Ustalık eseri), ironik bir biçimde Almanya’yı savaşa sürükleyen felsefi, psikolojik ve ideolojik ortamı, halkın kaygı ve umutlarını, savaşın Alman toplumunun akıl ve ruh dünyasıyla bağını tartışmak için anlatıyor.
Faust mitini (Çoğumuz “Faust”u Goethe sayesinde tanıdık. Ancak Faust miti Çok eski yüzyıllara dayanır ve pek çok yazara ilham vermiştir.) Kullanıyor. Sembolik ve ironik epik romanlarıyla sanatçı ve aydınlar üzerinden burjuva toplumuna, özellikle de Alman ruhuna çözümlemeler ve eleştiriler getiren Doktor Faustus romanı, müziği dil ile ifade etmeyi amaçlayan deneysel bir roman ya da epik anlatının bütün katmanlarına yayılan sanat kuramına dair bir deneme olarak farklı perspektiflerden okunabilecek” çok katmanlı ve görkemli bir anlatı...
Konuları sınıflandırırsam
1) Hümanizm ve Faust Arketipi :
On altı yüzyıldan bu yana, batı sanat tarihinde Faust arketipi gurur, kudret, ilerleme azminin sembolü olmuştur. Faust karakteri geleneksel değerler yerine kendi deneyimlerine dayanan, din yerine aklı temel alan, ruhunu tehlikeye atma pahasına bile olsa kendini bilgiyi aramaya adayan modern insanın özündedir. Rönesans ruhunu temsil eder. Bilimden yana tavır alır ancak kuşkuculuğu elden bırakmaz. Dine mesafeli yaklaşır. Ancak Doktor Faust şeytan ile yaptığı anlaşma sonucunda hümanizmanın bu mirasını reddedince, kaderi değişir. Mann kitabında Almanya’nın beş yüz yıllık ideallerini ve bu ideallerle Üçüncü Reich döneminin çatışmasını irdeler. 
2) Burjuvazinin Eleştirisi : 
Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanya yeni bir sürece girer. Akılcılığın, etik değerlerin üstünlüğünün ve insancıllığın sonu gelmiş onun yerine zayıfların, özürlülerin, hastaların ayıklanması ile ırkların arileştirilmesi gibi barbarca bir yola sapılmıştır. Kilisenin bu tutum karşısında yer alması beklenirken, tersi olur. 
Mann aslında bilgili, kültürlü ve entelektüel olan burjuvazinin bu yeni dönemdeki ikiyüzlülüğünü, vurdumduymazlığını, aymazlığını acı bir şekilde irdelemektedir. Devletin üst mevkilerindeki bürokratlar Birinci Dünya Savaşından sonra Almanya’nın içine düştüğü utancın öcünü alma ihtirası içindedirler. . 
Doktor Faustus’un anlatıcısı Zeitblom, insanların doğru ve yanlışı birbirinden ayırt edemeyecek kadar yozlaştığını dile getirir. Bunun sonucunda, onları göklere çıkartan ve yeniden doğuş vaad eden liderini doğru değerlendiremediklerini söyler, Mann’a göre burjuvazi ayaklarının yerden kesilmesine izin vermemeliydi. Üniversiteler de dini tamamen entelektüel açıdan ele almakta dinin "sevgi" odaklanmasını devre dışı bırakmaktadır. 
Kitapta Hristiyan ahlâkının bu şekilde çarpıtılmasının en iyi örneklerini Kumpf ve Schleppfuss adlı iki profesör verir. Şeytani olanın Tanrının yanısıra evrenin bütünlüğüne hizmet ettiğini söylerler. Aklın şeytanî olanla birlikte yürütülmesi ruhunu şeytana satan Faust’un dilemasıdır. 
1919 larda Sanat uzmanı Kridwiss ve onu etrafında toplanan bir takım aydınlar, burjuvazi yumuşaklığını reddederler. Ortaçağ öncesi akınlarla kuzeyden Almanya’ya inen vahşi kavimlerin barbarlığına geri dönülmesi gerektiğini savunurlar. Kötülük toplumun her kanadına işlemektedir. Aile hayatındaki ahlâkî değerler de kötülükten nasibini alır. Bu kargaşa içinde akl-ı selim sahibi bir kişilik olan kitabın anlatıcısı Zeitblom iyimser hümanistliğiyle, anlayışıyla, merhametiyle olayların dışında kalmaktadır. 
3)Kötülüğün Estetiği  : 
Akşam konserlere giden zarif biri ertesi gün binlerce insanı nasıl toplama kamplarına gönderebilir? Bu Nazizm’in insanları hayrette bırakan ikilemidir: 19. Yüzyılın sonlarına doğru “sanat, sanat içindir” mottosu altındaki akıma göre sanatın ahlâk prensiplerine dayanmasının gerekmediği; sanatçınırı kötülükte de estetiği bulabileceğini savunmuşlardır.. Baudlaire’in Kötülük Çiçekleri, Genet'in Çiçeklerin Meryem Anası, Edgar Allen Poe’nun eserleri bu görüşün örneklerindendir. 
İdealizmin insanın yalnızca entelektüel yanına hitap ettiği, duygusal ve kösnül olanın sanatta bayağı olup olmadığı fikirleri tartışılır. İnsanoğlunun bir yere kadar açık saçıklığa da saygı göstermesi gerektiği fikri savunulur. Çünkü ahlâkı temel alır, moral açıdan koşul koyarsanız müzikte geriye yalnızca Bach kalır ! 
4) Nihilism – Hiççilik: 
19. yüzyılda Ivan Turgeniev’in öncülük ettiği nihilizm, (hiççilik) akımı, hiçbir şeyin var olmadığını, hiçbir şeyin bilinemeyeceğini savunan görüştür. Nihilizm öğretisi, bilgi felsefesinde her tür bilginin bir aldanma olduğunu, bilginin var olmadığını; ahlak felsefesinde insan eylemlerini belirleyen değerlerin var olmadığını; varlık felsefesinde hiçbir şeyin gerçekte var olmadığını savunur. Leverkühn şeytanla yaptığı anlaşma süresince hümanizmden nihilizme kayar. 
5)Yazıda müziği duymak: 
 Engin bir müzik kültürüne sahip olan Thomas Mann müzik betimlemelerinde o kadar başarılıdır ki okurken müziği duyar gibi olursunuz. 
Felsefeci, sosyolog, müzikolok Adorno ile yakın ilişkide bulunan Mann kitabın müzik bölümlerinde ondan destek alır. Doktor Faustus’taki Adrian Leverkühn karakterini, müzikte on iki ton kuramının yaratıcısı Arnold Shoenberg üzerine modeller. Schoenberg’in anlaşılması zor olan atonal on iki nota sistemi tüm armonileri yıkarak müzikte devrim yaratır. Mann eserinde oniki ton sisteminin” şeytan tarafından sunulmuş bir armağan” olduğunu söyler. 

6) Alman besteci Adrian Leverkühn’ün bir dost tarafından anlatılan hayatı 
Thomas Mann Adrian Leverkühn’ün kurmaca biyografik romanında, fevkalade yetenekli, akılcı, mağrur, muhteris bir besteci olan müzisyenin şan, şöhret ve büyük eserler yaratma uğruna şeytan ile anlaşma yapışını anlatır. Mann Leverkühn karakteri üzerinden Almanya’da nasyonal sosyalizmin yükselişi ve düşüşü ile paralellik kurar. 
Adrian Leverkühn önceleri teoloji ile çok ilgilenir. Ancak şeytanî olana da müthiş ilgi duymaktadır. Sonuç olarak teolojiyi terk ederek kendini müziğe adar. Ancak akılcılığı duygusallığına engel olan sanatçının ruhu özgür değildir. Bir gece şeytan, büyük eserler yaratma tutkusu içindeki müzisyeni ziyarete gelir. Besteciye yirmi dört yıl yaratıcılık bahşedecek ama karşılığında da Leverkühn aşkı tatmayacak, hiç sevmeyecektir. Anlaşma yapılır. Kum saati kurulur. Deha ile taçlandırılan Leverkühn büyük eserler yaratırken bir hayat kadınından kaptığı frengi ile kendi acımasız sonuna doğru yol alır. 
Leverkühn acılar içindedir. Frengi ilerlemektedir. Bu dönemde şeytanın izin verdiği ilham patlamalarıyla dört buçuk ay gibi kısa bir sürede zamanın ruhundan ve, ayrıca Dürer’in “Apocalypse cum Figuris” adlı tahta oymaları ile Dante’nin cehennem kantolarından etkilenerek “Apocalipsis cum Figuris” (Resimlerle Kıyamet) adlı mahşerî bir eser besteler. Apocalypsis 1926 yılında icra edilir. Zeitblom’a göre eser özlem doludur ama ümitsizdir. 

“… Dante’nin şiirinden çok şey taşır. Fakat en fazla içinden vücutların fışkırdığı, meleklerin, batışın davullarını çaldığı… Ölülerin dirildiği, azizlerin dua ettiği… kısacası kıyamet gününe dair grupların ve sahnelerin bulunduğu kalabalık” bir müzikal resimdir. (Doktor Faustus.522) 

Mann Apocalıpsis’i, faşizmle kol kola giren tehlikeli modernist burjuvaların metaforu olarak ele alır. 
7) 9. Senfoniyi “geri alacağım”

1929-1930 dönemi ülkeyi ele geçiren ve kan ve alevler içinde batmasına neden olan olayların tırmandığı yıllardır. Leverkühn’ün evlilik planı suya düşer, en yakın dostunu kaybeder. Üzerine titrediği yeğeni menenjitten ölür. Şeytan tarafından sevmek yasaklandığı halde, tutku ile bağlandığı, İsa’nın yeryüzündeki timsali olarak gönderildiği hissini uyandıran beş yaşındaki yeğeni Nepomuk’u sevmiş, şeytanla yaptığı anlaşmayı bozmuştur. 
Besteci isyan içindedir. Ama Nepomuk’un ölümü ile sevgiyi kaybettiği için şeytan ona yeni bir ilham fırtınası armağan eder. Çığlık çığlığa içine girdiği yeni bir yaratıcılık döneminde yeni bir oratoryo, “Doktor Faustus’un Ağıdı” nı bestelemeye başlar Beethoven hümanizm, iyimserlik, bilim, demokrasi, kardeşlik temalarını işleyen en büyük Alman bestecisidir. Bir anti-Beethoven olarak modellenen Leverkühn çocuk ölünce vahşileşir. 9. Senfoniyi “geri alacaktır.” İntikam alacak, “Neşeye Övgü” nün rövanşı olarak “Mateme Övgü”yü besteleyecektir.  “Çıkıyordum ki, beni durdurdu. Soyadım ile seslenmişti “Zeitblom” Bu çok sert geldi Dönüp baktım. “Buldum,” dedi,
“bu olmamalı,” Ne Adrian, ne olmamalı?
“…İyi ve soylu olan ne varsa. İnsanların uğrunda savaştıkları, uğrunda kalelere saldırdıkları, ulaşınca bayram ilan ettikleri ne varsa bunlar olmamalı. Bunlar geri alınmalı. Ben geri alacağım.
“ Neyi alacaksın?”
“9. Senfoniyi,” diye karşılık verdi. Başka bir şey söylemedi.
Ben de beklemiyordum. (s693)
 Leverkühn, Faustus’un cehennem yolculuğunun ağıtını besteler. (The Lamentation of Doktor Faustus) Faustus’un Ağıtı 1930 da icra edilir. Son derece başarılı olan bu ağıt, ürkütücü bir yeteneğin kefareti gibidir. “Cehennem’in oğlunun Ağıdı Tanrının ve insanların en korkunç ağıdı... Doğduğu yerden, dünyadan yükselirken aynı anda kendi merkezini de aşıp bütün evrene yayılmakta,” dır. Eserin final bölümündeki adagio “Neşeye Övgü” şarkısının tam zıddı, negatifidir. Geri alınması gibidir. Bir teselli, bir uzlaşma, bir aydınlık içermez.  "Sonunu dinleyin, benimle birlikte dinleyin. Çalgı grupları birbiri ardına geri çekiliyor, geriye kalan, eserin bittiği söndüğü son ses bir çello’nun tiz sol sesi son söz, havada kalan son ses bir pianissimo fermate halinde yavaşça tükeniyor sonra geriye hiçbir şey kalmıyor – sessizlik ve gece! Oysa sessizlik içinde yankılanarak asılı kalan, artık var olmayan, sadece ruhun kulağının işitebileceği bu nota, matemin sesinin tükendiği nota değil, artık o da fikrini değiştiriyor. O da dönüyor, gecenin içinde bir ışık olarak kalıyor.” (s.711) 
(1930 yılında, Almanya genelinde en sonda olan Nazi partisi ikinci sıradan meclise girer. İlk oturumda adları okunan milletvekilleri isimlerini söyleyerek “Heil Hitler” diye yemin ederler. “Fırtına Bölüğü” olarak adlandırılan kahverengi gömlekliler Yahudi işyerlerini talan ederler. Leverkühn’ün vedası da bu olayın geçtiği 1930 yılına denk gelmektedir. Mann Leverkühn’ün 9. Senfoniyi “geri alma” kararını faşizmin ilk yıkımının metaforu olarak ele alır.) 

Thomas Mann, etrafındakilere, okuruna karşı pek merhametli bir yazar olmadı belki ama bize ‘insanca var olmanın’ her halini yeri doldurulamayacak romanlarla anlattı. Doktor Faustus da diğer eserleri gibi ‘sıradan’ olanın sınırlı vaktinden sıyrılıp kendi zamanının çok ötesinde yaşamaya devam edecektir.

Iyi okumalar bir baş yapıt
368 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Yazarın bir manastır ziyareti sırasında eline geçen, orada daha önce yaşamış Keşiş Medardus'un anılarını kaleme almasını anlatan notuyla başlar kitap. Kitabın yazılış tarihi de 1815-1816 yıllarıdır.
Bu giriş notu ve Medardus'un anılarını okumaya başladığımda aklıma gelen Umberto Eco'nun "Gülün Adı" adlı eseri oldu. Bu eserde de kilise mensubu birinin anılarını yazdığı el yazmalarından ve kaleme alınışından bahseder. İki eserin girizgahı arasındaki benzerlik açıkçası soru işaretleri yarattı kafamda. Acaba Umberto Eco bu romandan haberdar mıydı? Ya da Eco'nun bilgisi dahilinde olmayan bir benzerlik mi söz konusu? İtiraf etmek gerekirse bu soruları çok da kurcalamadım. Esinlenme olsun olmasın nihayetinde Eco büyük ve kaliteli bir yazar ve bu benzerlik onun eserine de yazarlığına da asla gölge düşüremeyecek mahiyette.
Şeytanın İksirleri'ne geri dönecek olursak; öncelikle kitabın ismi, Aziz Antonius adlı bir kimsenin şeytanla karşılaşması ve şeytandan, insanı yoldan çıkaracak olan iksir şişelerini alması ve saklaması hikayesinden gelmektedir. Söz konusu bu iksirler manastırda kutsal emanetler arasında saklanmaktadır ve kahramanımız keşiş Medardus, bu kutsal emanetlerin muhafazası ile görevlendirilme şerefine nail olmuştur. Her şey Medardus'un bu şişelere yönelik merakına yenik düşmesiyle başlar ancak kitabın vermeye çalıştığı asıl nokta, deliliğin, kötülük isteğinin genlerle birlikte nesilden nesile taşındığı gerçeğidir. Bu gerçek, yazar tarafından kitabın tamamına yayılmıştır.
Belirtilen el yazmalarındaki olay 1700'lü yıllarda gerçekleşmiştir. Yazar Hoffman her nedense net bir tarih vermekten kaçınır. Bazı kont, prens isimleri, kasaba, köy isimlerini yazmaktan da itinayla kaçınmıştır.

Medardus'un maceraları sırasında tanıştığı insanlar, gördüğü kasabalar, karşılaştığı olaylar Skolastisizmden Rönesans'a geçiş emareleri gösterir. Öyle ki soylu olup olmadığına bakmaksızın bilimle ve sanatla ilgilendiği için alt tabakaya mensup olan insanları sarayına davet eden, onlarla sohbet edip partiler veren Prensler vardır. Yahut kilisenin siparişi olan azize resmi yerine Antik Çağa ait pagan tanrıların resmini yapma cüretini gösteren bir ressam da satır aralarında yaşar.
Bunun yanı sıra Orta Çağa hakim olan soy esasının, sanayi devrimi ile birlikte toplumsal ve tarihsel dönüşümünü tamamlayıp yerini burjuvaziye bıraktığı görüşü de kitapta yerini almaktadır.
Dilinin güzelliği ve akıcılığı (çevirmen iyi çalışmış olmalı)
Keşiş Medardus'un sinir krizlerini, gördüğü rüyaları ve hezeyanlarını anlatırken bile ağırlığını korur.

İyi okumalar dilerim :)
216 syf.
·6 günde
üç usta
Honore de Balzac
Charles Dickens
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Büyük bir yazarın kaleminden bu büyük yazarlara dayir bir baş yapıt. Yaşadıkları toplum bununla beraber siyasi düzene vermiş oldukları mücadele bu büyük usta yazarları nasıl etkiledigine de değinilmiştir. Özellikle hayat hikayelerinden çok yazdıkları eserlerin nasıl ve ne şekilde oluştuğunu en ince ayrıntısına kadar anlatan Stefan Zweig kitabın sonlarına doğru Fyodor Mihayloviç Dostoyevski geniş bir yer vermiş öyle geniş ayrıntılarla anlatmıştır ki kitaplarındaki kahramanların oluşumu ve kitapların nasıl şartlarda yazıldığı okuyucuyu adeta büyüleye bilir belki de hemen bir Fyodor Mihayloviç Dostoyevski kitabı okumaya sevk edebilir. Herkese keyifli okumalar dilerim.
144 syf.
·1 günde·7/10
Kitapta, Almanya'da Nazilerin iktidara gelmesiyle ,üzerlerinde baskılar artan ve hayatlarından endişe duyan, başta Stefan Zweig, Joseph Roth ve Irgmgard Keun olmak üzere dünya çapında ünlü bir çok edebiyatçının, Belçika'nın Oostende şehrine sığınmaları ve burada yaşadıkları anlatılıyor.

Adı geçen kişilerin ümitsizlik içindeki yaşam mücadeleleri, birbirleriyle ilişkileri ve yaşadıkları dramlar konu ediliyor. Ayrıca da gerek Oostende'deki ve gerekse sonraki yaşamları da anlatılıyor. Bütün bunlara ilave olarak da kişilerin ayrı ayrı dramatik sonları bize aktarılıyor.

Bu bir grup edebiyat ustasının, o kötü dönemdeki yaşantı ve mücadelelerini merak edenlerin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
mısra
mısra Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castello Calvin'e'yi inceledi.
248 syf.
Zweig bu kitabı Castellio’nun biyografini yazmasının çok faydalı olacağını belirten Matmazel Rosset’in önerisi üzerine kaleme alır. Castellio’nun yaşamı ilgisini çeker, savaşa karşı olduğunu ancak vicdanları susturmaya yönelik her despot iradeyle savaşı soylu gördüğünü belirterek, bu savaşı veren soylu kişilerin anılarını canlandırma adına çalışacağını yazar teşekkür mektubuna ve 1936 yılında kitabı tamamlar.

Anlatılanlar 16. yy. Cenevre’de geçiyor. Katolik Kilisesine karşı başlatılan reform hareketleri içinde yer alan Protestan Jean Calvin, Zweig’ın mektupta bahsettiği vicdanları susturan despot iradedir. Zweig Calvin’i anlatırken zorba kimdir, neler yapar, neden yapar, hissettikleri nelerdir, neden taraftar bulur gibi sorulara karşılık buluyorsunuz. Zweig büyük olasılıkla bu kitabı yazarken Calvin’i kendi içinde bulunduğu dönemin faşist lideri Hitler’le özdeşleştirmiş olabilir diye düşünüyorum. Bu kitabı değişik coğrafya ve dönemlerde okuyanlar da mutlaka özdeşleştirecekleri bir despot, bir zorba bulacaklardır. Bu çağrışımı yakalayabilirseniz –ki bu zor olmayacaktır- kitapta yazılanlar daha anlamlı gelip, ilginizi çekecektir.

Calvin fikirlerini aykırı bulduğu Serveto’nun yakılarak cezalandırılmasını sağlar. Yüzlerce insanın engizisyon mahkemelerinde cezalandırılması o dönem için aslında normal bir durumdur ancak bu cinayet Avrupa’nın birçok yerinde tepkilere neden olur bir fanatiğin sadece kendi öğretisini yaymak için neler yapabileceğinin bir işaretidir.

Bu olay üzerine susturulan vicdanlar adına ses olan Castellio tüm gücü elinde bulunduran Calvin’e karşı büyük bir cesaretle bir tek o karşı çıkar. Tüm güçleri elinde bulunduran Calvin’e karşı tek silahı kalemidir. Onu destekleyecek cesur, güçlü dostları yoktur. Bu bağlamda çalışmasının sayfasına düştüğü ‘Sivrisinek file karşı’ notu yaptığının farkında olduğunu buna rağmen vicdanının sesini dinlemenin yaşamından önemli bulduğunu gösteriyor.

Dindeki farklı yorumların sapkın olarak değerlendirilmemesini, kendi öğretisini şiddetle, barbarlıkla kabul ettirmesinin suç olduğunu, dünyada bir değil birçok hakikatin bulunduğunu, insanların bir arada yaşayabileceklerini anlatan hoşgörü manifestosu yazar. Sonrasında da Calvin’i suçlayan çalışmasında Serveto’nun yakılarak öldürülmesinin cinayet olduğunu nedenleriyle açıklar. Castellio’nun bu çalışmalarındaki fikirleri kendi zamanını aşan evrensel özelliğe sahiptir. Bu yüzden günümüzde de çıkarılacak dersler vardır. Tarihin değişik dönemlerinde sabit fikirli diktatörler çıkmıştır. Ancak hiçbiri tek bir din, tek bir fikir, tek bir ulus gibi özgürlüğü kısıtlayan, köleleştiren bir düzen dünyaya hakim olamamıştır, mutlaka özgürlük savunucuları çıkıp direnecektir.

Stefan Zweig’in okuduğum ilk biyografi kitabıydı. Zweig tarihte yer alan bu olayın her ayrıntısını kendine özgü üslubuyla işlemiş, kitaptaki satırları edebi, tarihi, vicdani değerlerle bezeyerek büyük bir emek harcamış. Yazdıklarını büyük bir ilgiyle okudum. Serveto’nun anlatıldığı bölümde onun en insani ihtiyaçları için isteklerini duymayan, ona yapılan insanı alçaltan tutumlar ve duyarsızlıklar karşısında öfkelendim, utanç duydum, üzüldüm.

Zorba karşısında eğilmeyen dimdik duran, bu uğurda yaşamlarını hiçe sayan Castellio’yu, kitabıyla beraber yakılacağı meydanda bile fikirlerinin yanlış olduğuna dair kendisinden koparılmak istenen itirafta bulunmayarak geri adım atmayan Serveto’yu tanımak beni onurlandırdı. Her daim zorbaların karşısında duran Castellio’lar olmuştur ve olacaktır. Zweig’ın kitabı yazma sebebi adına okunmalı.

“Bir insanı öldürmek, asla bir öğretiyi savunmak demek değildir: Bir insanı öldürmek demektir:” (S 174)

“Ah, sizi gözü körler, siz gözü kararmışlar, siz kana susamışlar, siz iflah olmaz sahtekârlar! Hakikati ne zaman göreceksiniz? Ya siz fani yargıçlar, kendi keyfî kararlarınızla insan kanı akıtmaya ne zaman son vereceksiniz?” (S 178)

“Çünkü her yeni doğan insanla birlikte yeni bir vicdan doğar ve daima birileri çıkıp fikri görevini yerine getirmesi, insanlığın vazgeçilmez hakları uğruna eski kavgaya yeniden başlaması gerektiğini hatırlar ve her zaman bütün Calvin’lere karşı bir Castellio ayağa kalkar, iktidarın bütün zorbalığına karşı düşüncenin mutlak bağımsızlığını savunur.” (S 222)

“Hakikati aramak ve onu kendi düşündüğü gibi ifade etmek asla suç olamaz. Kimse bir inanca zorlanamaz. İnanç özgürdür. “ SEBASTIAN CASTELLIO 1551
248 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Bir başyapıt! Bir başucu kitabı!
Vicdan Zorbalığa Karşı Ya Da Castellio Calvin'e.
Zweig'in şimdiye kadar okuduğum en değerli kitabı. İnsanı düşünmeye zorluyor. Karşı karşıya gelmekten korktuğum vicdanımla yüzleştirdi beni.
Zweig, her kitabını titizlikle yazmış. Genel olarak hep vicdanî konuları ele almıştır. Bu kitabında da titizliğinden ödün vermediğini, kitabı yazarken ve yazdıktan sonra fikir alışverişinde bulunduğu dostlarına yazdığı şu mektubunda da görüyoruz:
"İki aydır burada, kütüphanede, bulabildiğim bütün kaynakları okuyorum durmadan; çalışmalarım oldukça ilerledi. Tek endişem -Castellio'ya karşı duyduğum büyük ilgi dolayısıyla- Calvin'e haksızlık etmek, ona karşı düşmanca duygulara kapılmak." Bu nasıl bir hassaslıktır? Hem de bu kitabı 2.Dünya Savaşı döneminde, askerlik yaparken yazmıştır.

"Hakikati aramak ve onu kendi düşündüğü gibi ifade etmek asla suç olamaz." Düşünce özgürlüğü, bu kitapta anlatıldığından daha sade daha yalın daha insanca daha güzel anlatılamaz.

Daha uzun daha güzel bir incelemeyi kesinlikle hakediyor. Ancak benim bu konuda pek kabiliyetim yok. Beni mazur görün.

Kesinlikle okumalısınız!
744 syf.
·12 günde·7/10
Benim açımdan çok zor bir okuma oldu. Merak edenler için kitabın akıcı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Roman biyografi havasında ilerliyor lakin bilinen biyografilerden ziyade düşsel, zihinsel ve eğitimsel tarzda diyebilirim. Kitapta sanatsal bir çok terim mevcuttu özellikle de müzikle ilgili, roman boyunca bir büyü ve gizem havası aldım ama sonunda buna iyi bir cevap geldi mi tartışılır. Yazar, besteci Adrian Leverkühn'ün hayatını detayların detayları olarak sunmuş bizi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Zehra Kurttekin
Unvan:
Çevirmen
Sankt Georg Avusturya Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra, Ankara Üniversitesi DTCF Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenim gördü. TRT İstanbul Radyosu’nda, sonra TRT İstanbul Televizyonu’nda sanat, kültür, edebiyat ve belgesel programları prodüktörü olarak görev yaptı. H.K. Laxness’ın Atom Durağı, Bertolt Brecht’in III. Reich’ın Korku ve Sefaleti, Friedrich de la Motte Fouqué’nin Undine, Zeruya Şalev’in Ve Yeniden Başlar Hayat, E.T.A. Hoffmann’ın Şeytanın İksirleri, Thomas Mann’ın Doktor Faustus ve Stefan Zweig’ın Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castellio Calvin’e ve Üç Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski adlı eserlerini Türkçeye çevirdi.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 949 okur okudu.
  • 46 okur okuyor.
  • 1.134 okur okuyacak.
  • 25 okur yarım bıraktı.