• Yeniden doğuş var.
    Canlılar ölülerden doğar, ölülerin ruhları yok olmaz ve iyi ruhları iyi, kötü ruhları da kötü bir talih bekler.
  • Hırvatların Fransa'daki icadı: Kravat
    Hırvatlar, Fransa Kralı XIV. Louis’in paralı askerlerden oluşturduğu süvari birliğinde kendilerini diğer birliklerden ayırmak için, kravatı icat ettiler.
    Kravat, 17. Yüzyıldan beri şık bir erkek kıyafetinin vazgeçilmez parçası. Zaman zaman küçük değişikliklere uğramış olsa da, yaratıcısının bir Hırvat olduğunu bilen sayısı çok az. Kelime olarak da Hırvat anlamına geliyor zaten. 1630’lu yıllarda o zamanki Fransa Kralı XIV. Louis, paralı askerlerden oluşan Hırvat süvari birliği kurmuş. Bu birliğin askerleri de, kendilerini diğer birliklerden ayırt etmek için boyunlarına bir eşarp bağlamaya başlıyorlar.

    Halk, boynunda düğümlenmiş eşarp taşıyan askerleri görünce onların ‘’Croate’’, yani Hırvat olduklarını kolayca anlıyabiliyorlardı. Zaman geçtikçe ‘’Croate’’ kelimesi ‘’Cravate’’ haline dönüşüyor ve Hırvat olmayanların da boyunlarına düğümledikleri yaygın bir şıklık simgesi haline geliyor.

    AVRUPA’NIN MODA MERAKI
    Avrupa tarihinde Otuz Yıl Savaşları diye bilinen dönemin bitişi, insanlar için yeniden doğuş gibi bir şeydi. İnsanlar hayatın tadına yeniden varabilmek için yeni modalar yaratıp, eğlenmeye ve süslenmeye başladılar.

    1635’te, Otuz Yıl Savaşları’na paralı asker olarak katılan Hırvat Alayı Fransa’ya geliyor...

    HIRVAT ASKERLER MODAYI YARATIYOR
    İşte Avrupa, o yıllarda, boyunbağlarını bir süs haline getirmiş olan Hırvat askerleriyle tanıştı. Rütbesiz askerlerin kaba kumaşlardan yapılmış boyunbağları, subaylarda neredeyse bir rütbe göstergesine dönüşmüştü. Üstelik bu bağlar, ipek ve muslin gibi gösterişli pahalı kumaşlardan dokunuyordu.

    Fransa’nın yanındaki Hırvat askerlerinin kravatı, askeri kıyafetin güzelleştirilmeye çalışmasından başka bir şey değildi. Hırvat Alayı’nın askerleri, kendilerini ayırmak için boynu çepeçevre doladıktan sonra püsküller halinde aşağı salınan ya da uçları bir rozetle birleştirilmiş boyunbağları takıyorlardı.
    XIV. Louis, giyim kuşamını süslemeye, kuyruğunu açmış bir tavus kuşu gibi dolaşmaya pek meraklıydı. Alayı ve mendillerini görünce “ben de isterim” dedi. Kim Louis’e hayır diyebilirdi ki. Kral önce kendine taktı, sonra da tüm birliğine boyunlarına takmaları için süslü mendiller verdi.
    Kralın bu tutkusu hem Hırvat Alayı’nı hem de Hırvat askerlerinin boyunbağlarını Fransız Monarşisi’nin simgesi haline getirmesine sebep olmuştu.
  • Hava Uyanıyor serisi Son zamanlarda bir hayli dikkatimi çekiyordu. Arka kapaktaki övgüler hoşuma gitmiş, hatta merak ettirmişti.
    .
    Konu: Vhalla, Solaris İmparatorluğunun kütüphanesinde görevli olan basit ama çok zeki bir çıraktır. Kitapları ve okumayı o kadar çok sever ki, bu okuma aşkı ve çalışkanlığı bir gecede hayatını değiştirir. Hayran olduğu prens, ölümcül bir yarayla saraya geldiğinde; ustası ondan ve diğer çıraklardan şifalı olabilecek her bilgiyi not etmesini ister.
    .
    Ama düşündüğü gibi hayran olduğu prense yardım etmediğini, herkesin korktuğu veliaht prense yardım ettiğini çok sonra öğrenir. Bu olay bir aşkın doğuşunun değil, aslında Vhalla'nın içinde saklı olan gücünün uyanış sebebidir.
    .
    Burada bitmiyor tabi ki. :)
    ...
    Sürükleyici, merak uyandırıcı ve yeniden doğuş hikayesi okumak istiyorsanız; Kesinlikle Bu Seriyi TAVSİYE EDİYORUM.
  • Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta!
    Baba katiliyle baban bir safta!
    Bir de, geri adam, boynunda yafta...
    Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
    Kavuşmak mı? .. Belki... Daha ölmedim! Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!
    Bir âlem ki, gökler boru içinde!
    Akıl, olmazların zoru içinde.
    Üstüste sorular soru içinde:
    Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
    Buradan insan mı çıkar, tabut mu? Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
    Kaydını düştüler, mühür basıldı.
    Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.
    Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
    Bahçeye diktiği üç beş karanfil...Müdür bey dert dinler, bugün 'maruzât'!
    Çatık kaş.. Hükûmet dedikleri zat...
    Beni Allah tutmuş, kim eder azat?
    Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem...
    Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem! Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;
    Sayım var, maltada hizaya dizil!
    Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!
    İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
    Urbalarla kemik, mintanlarla et. Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;
    Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
    Yalnız seccâdemin yününde şefkat;
    Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
    Öp beni alnımdan, sen öp seccâdem! Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!
    Dakika düşelim, senelik paydan!
    Zindanda dakika farksızdır aydan.
    Karıştır çayını zaman erisin;
    Köpük köpük, duman duman erisin! Peykeler, duvara mıhlı peykeler;
    Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
    Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...
    Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!
    Kanla dolu sünger... Beynimi içtin! Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
    Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
    Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
    Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?
    Güneşe göç var da, kalan biz miyiz? Ses demir, su demir ve ekmek demir...
    İstersen demirde muhali kemir,
    Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
    Garip pencerecik, küçük, daracık;
    Dünyaya kapalı, Allaha açık. Dua, dua, eller karıncalanmış;
    Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
    Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...
    Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;
    İplik ki, incecik, örer boşluğu. Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;
    Karanlığında nur, yeniden doğuş...
    Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
    Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
    Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin! Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
    Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
    Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
    Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
    Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

    Necip Fazıl Kısakürek~ en sevdiğim şiirlerden biri..
  • Ne büyük sorumluluklar yüklemişiz şu küçücük yüreğimize. Nice savaşlarda ıslanmış yeryüzü gözyaşlarıyla. Kaybedenin ruhu çekilmiş yeniden doğuş saatine; kazanan çoktan yeni bir savaşın eşiğinde. Böyle sürmez! Ne yalnızlığın anlamı olur ne de hayata tutunabilir insanlar. Bitmek için başlarsa sevdalar.
    Neyi sevdiğimizi, neden sevdiğimizi, nasıl sevdiğimizi… En önemlisi de kimi sevdiğimizi hiç sormadık kendimize.Her çarpıntıyı aşk sandı yaşlanmış ruhumuz.
    Ters döndü cennet, gökyüzüne düştü melek postuna bürünmüş yalancı hayallerimiz. Gidenin canı sağ olsun! Hangi terk edilişin artakalanında yürürsek yürüyelim, şimdi yeniden sevecek kadar günahsızız hepimiz.
  • Çünkü sadece kendi kaderlerini bir gizem olarak yaşayabilenlerin gerçek anlamda yaşadıklarına inanıyorum…
  • Akrep Burcu Özellikleri
    Akrep Takım Yıldızı (Astronomi)
    Akrep takımyıldızının en üstünde, üç dekanı da kapsayacak şekilde, Zodyak'ın dışında Ophiuchus-Yılancı, onun üzerinde Hercules ve Cerberus-Cehennemin Üç Başlı Köpeği yer alır.

    Bunların hepsinin altında Akrep takımyıldızı bulunur. Hercules yıldız kümesindeki en parlak yıldız, Ras el Gethi'dir.

    Mitoloji
    Tanrı Poseidon'un oğlu Orion, dev bir avcıdır. Sonunda kendisine gönlünü kaptıran Eos tarafından Delos'a götürülür. Burada Artemis'e ya da O'nun avcı kızlarından birine aşık olan Orion'un üstüne, Artemis tarafından bir akrep salınır. Akrep, Orion'u topuğundan sokarak öldürür. Artemis, akrebi bir burç, Orion'u da gökte bir yıldız haline getirir. Orion yıldızının Akrep burcundan her zaman uzaklaşması bundandır.

    Sembol
    Akrep burcunun sembolü, karanlık, gizemli ve gölgelerini göstermeyen bir varlık olan akrebin bacaklarını ve kuyruğunu gösterir. Mayalar'ın "Ölüm Tanrısı"nın burcu olarak kabul ettikleri Akrep burcu, eski çağlardan beri şeytanın uzantısı olarak düşünülür. Akrep burcu, kimi zaman bir akreple, kimi zaman bir kartal ile, kimi zaman da bir yılan ile temsil edilmiştir. Büyük ihtimalle bu burcun orijini Fırat vadisinde yaşadığı varsayılan, yarı akrep yarı insan olan bir canavardan gelmektedir. İnsan yarısı, üst bölgelere yani Dünya'ya, hayvan yarısı ise alt bölgelere yani Hades'e aitti. İlerleyen zamanlarda Kartal, bu üst bölge ile özdeşleştirilmiş ve insandaki gücü sembolize eder bir hale gelmiştir. Akrep, Kartal tarafı ile alt bölgelerin dışa vurumlarının üstesinden gelerek, insan tarafın daha güçlenmesine yardımcı olabilir.

    Yaşam
    Akrep, fiziksel dünyayı sembolize eden Boğa'nın zıt burcudur. Ölüme hazırlık yapmak üzere fiziksel dünyadan hep birlikte el ayak çekmeyi ele alır. Boğa nasıl bir yere kadar fiziksel vücuda sahip olmayı ve kendini onunla tanımlamayı sembolize ediyorsa, Akrep de, insanın ölümün getirdiği önüne geçilmez kaybını, erimesini kabul etme yeteneğini sembolize eder. Şayet fiziksel bedene verilen değer abartılmakta ve çok ileri götürülmekte ise, kişinin bunu kabul etmesi ve vücudundan uzaklaşması da zorlaşacaktır. Eğer fiziksel gerçekliğin içeriği tam olarak anlaşılırsa, bu geçişlerin de zorluğu azalacak hatta yok olabilecektir.

    İlk su burcu olan Yengeç, aile hayatı içinde kişiliğin oluşumu için gösterilen duygusal çabayı ve cevapları temsil ederken, bunun bir oktav yükseği olan Akrep'de ise, kişi artık bir ruhun yaratılışı ile ilgilenme, duygusal cevaplar verme aşamasındadır.

    Akrep ruhsal özgürleşmeyle bağlantılı olarak pek çok metodu bünyesinde taşır. Aynı zamanda, özgürleşmede, maddeden uzaklaşmada verilen çabaya karşı birer tuzak olabilecek, eş değerde tehlikeyi de bünyesinde barındırır.

    Karmik borçları ödemek için burada gereken önlemler alınmadığı takdirde, hayatın sonu oldukça zor olabilir. Dolayısıyla, birey enerjisi ne kadar az olsa da, ne kadar yapmak istemese de gerekenleri yapmak ve borçlarını ödemek zorundadır. Hayatının başında nasıl bedenini ve özünü kozmoztan aldıysa şimdi de geri vermeye hazırlıklı olmalıdır.

    Boğa, insanın kendine ait varlıklarını, sahip olduklarını, duygu ve enerjilerini gösterirken, Akrep'de, bireyin başkalarına, onların enerji ve varlıklarına bağımlı olduğunda hayatın karanlığını gösterir. Akrep özellikleri, bu bağımlılık özelliğini ve kabul edilmiş ya da edilmemiş engellenmişlik duygusunu ifade eder.

    Terazi'de birlikte, ortaklaşa bir yaşam aşamasına gelen birey, artık ortak kurallar doğrultusunda hareket etme eğilimindedir. Bu devrede egonun yokolması, Ben'in ölmesi söz konusudur. Burası bir yokoluş ve yeniden doğuş devresidir. Transformasyonlara açık olan birey geçmişten getirdiği tecrübeleri, deneyimleri yeniden entegre etmek ve yeniden oluşturmak zorundadır.

    Ortak yaşamanın getirdiği gereklilikle, Boğa'da tek başına sahip olduğu her şeyi paylaşmak zorunda olmakla birlikte ortağının, duygusal, bedensel ve maddi varlığını da paylaşmaya hak kazanmıştır.