• Ben yaşayan adamın fotoğrafını çekerim. Manzara çekmem, manzara fotoğraf değildir. Manzara, bir şeyin yeniden kaydıdır. Yenilik değildir. Bir insanın bir anının yakalanması o zaman değer taşır benim için...
  • Bereketli Hilal Avrupa karşısındaki o çok ileri konumunu işte böyle kaybetti. Peki Çin niçin kaybetti? Onun geri kalması öncelikle şaşırtıcıdır çünkü Çin tartışmasız üstünlüklere sahipti: Yiyecek üretimi neredeyse Bereketli Hilal'deki kadar erken bir tarihte başlamıştı; Kuzey Çin'den Güney Çin'e, kıyılardan Tibet platosunun yüksek dağlarına kadar çeşitlilik gösteren çevre koşulları çeşitli tarım bitkisi ve hayvan takımlarının yetişmesine, çeşitli teknolojilerin ortaya çıkmasına izin veriyordu; dünyada en kalabalık bölgesel nüfusu besleyen geniş ve verimli topraklara sahipti; Bereketli Hilal'inkinden daha az kurak ya da ekolojik olarak daha az kırılgan çevre koşullarına sahipti, neredeyse 10.000 yıl sonra Çin, çevre koşullarıyla ilgili sorunları artmasına ve Batı Avrupa'nınkilerden daha ciddi olmasına karşın hâlâ verimli ve yoğun tarıma elverişliydi.
    Bu üstünlüklerin yanı sıra yarışa önde başlamış olmak ortaçağ Çin'in dünya teknolojisinde başı çekmesini sağladı. Belli başlı teknolojik ilklerin uzun listesinde dökme demir var, pusula, barut, kâğıt, matbaa var, daha önce sözü edilmiş daha pek çok başka şey var. Siyasal güç, denizcilik, denizlerin denetimi bakımından da dünyada en öndeydi. Kolomb'un üç çelimsiz gemisi dar Atlas Okyanusu'nu aşıp Amerika'nın doğu kıyısına ulaşmadan yıllar önce, 15. yüzyıl başlarında Çin, Hint Okyanusu’nun ta öteki ucundaki Afrika'nın doğu kıyılarına, her biri 120 metre uzunluğunda yüzlerce gemiden oluşan, toplam 28.000 tayfası olan donanmalar göndermişti. Niçin Vasco da Gama'nın üç çelimsiz gemisi Afrika'nın en güneyindeki Ümit Burnu'ndan dolaşıp doğuya giderek Avrupa'nın Doğu Asya sömürgeciliğini başlatmadan önce Çin gemileri Afrika'nın en güney ucundan geçerek batıya gidip Avrupa'yı sömürgeleri haline getirmediler? Çin gemileri niçin Büyük Okyanus u geçip Amerika'nın batı kıyılarını Çin sömürgesi haline getirmedi? Kısacası niçin Çin teknolojik üstünlüğünü daha önce o kadar geri olan Avrupa'ya kaptırdı?
    Çin donanmalarının sonu bize bu konuda ipucu veriyor. Bu donanmaların yedi tanesi MS 1405 ile 1433 arasında Çin'den yelken açmıştı. Daha sonra dünyanın her yerinde olabilecek tipik bir yerel siyaset sapması yüzünden, Çin sarayında iki hizip (hadımlarla karşıtları) arasındaki kavga sonucu bu donanmaların gönderilmesine son verildi. Donanmaları gönderenler ve onlara kaptanlık edenler birinci hiziptendi. Bu yüzden iktidar savaşını ikinci hizip kazandığı zaman donanma göndermeyi bıraktı; sonunda tersaneleri kapattılar, okyanus aşırı gemiciliği yasakladılar. Bu olay insana 1880'lerde Londra'da sokakların elektrikle aydınlatılmasını engelleyen yasayı, I. ve II. Dünya Savaşları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızlaşmasını, pek çok ülkede atılan, hepsi yerel siyasal sorunlardan kaynaklanan pek çok geri adımı hatırlatıyor. Ama Çin'in farklı bir yanı vardı, çünkü bütün o bölgede siyasal birliğini kurmuş bir ülkeydi. Tek bir geçici karar geriye dönüşü olmayan sonuçlar doğurmuştu çünkü o geçici kararın saçmalığını kanıtlayacak, yeniden başka tersanelerin kurulmasına odaklık edecek hiçbir tersane kalmamıştı.
    Şimdi siyasal olarak parçalanmış bir Avrupa'nın limanlarından keşif gemileri yelken açmaya başladığında olan olayları Çin'deki bu olaylarla karşılaştıralım. İtalya doğumlu Kristof Kolomb önce Fransa'da Anjou Dükü'nün hizmetindeydi, daha sonra Portekiz kralının hizmetine girdi. Dük, Kolomb'un batıyı keşfetmek için istediği gemileri vermeyi kabul etmeyince Kolomb Medina-Sedonia düküne başvurdu, o da kabul etmeyince Medina-Celi kontuna gitti, o da reddedince İspanya kral ve kraliçesine başvurdu; Kolomb'un ilk başvurusunu geri çeviren kral ve kraliçe ikinci başvurusunu kabul ettiler. Avrupa ilk üç hükümdardan birinin buyruğu altında birleşmiş olsaydı Amerika kıtalarını sömürgeleştirememiş olabilirdi.
    Aslında Avrupa bölünmüş olduğu için, işte kesinlikle bu nedenden dolayı Kolomb Avrupa'daki yüzlerce prensten birini kendisini desteklemeye razı etmeyi beşinci denemesinde başarabildi. İspanya Amerika kıtalarında Avrupa sömürgeleri kurmaya başlayınca öteki Avrupa devletleri İspanya'ya akan serveti gördüler ve altı tanesi daha Amerika'da sömürge kurma girişimine katıldı. Avrupa'da elektrikle aydınlanma, top, matbaa, küçük ateşli silahlar, sayısız başka yenilik konusunda da hep böyle oldu: Her biri önce ilgisizlikle karşılandı ya da özel nedenler yüzünden Avrupa'nın bir yerinde ona karşı çıkıldı ama bir yerde benimsendikten sonra Avrupa'nın geri kalan yerlerine yayıldı.
    Avrupa'nın birleşmemiş olmasının sonuçları Çin'in birleşmişliğinin sonuçlarıyla tam bir karşıtlık oluşturuyor. Çin sarayı zaman zaman okyanus aşırı gemiciliğin yanı sıra başka işleri de durdurma kararları aldı: Suyla işleyen ileri teknoloji ürünü bir iplik eğirme makinesi geliştirmeyi bıraktı, 14. yüzyılda bir sanayi devriminin eşiğinden döndü, saat yapımında bütün dünyaya öncülük ettikten sonra mekanik saatleri bıraktı ya da fiilen yok etti, 15. yüzyıl sonlarından itibaren mekanik aletlerden ve genel olarak teknolojiden geri adım attı. Birlik kurmuş olmanın ilerisi için bu zararlı etkileri günümüz Çin'inde de, özellikle 1960'ların, 1970'lerin Kültür Devrimi çılgınlığı sırasında yeniden alevlendi, bir ya da birkaç önderin aldığı bir kararla bütün ülkenin okulları beş yıl kapalı kaldı.
  • Avrupa’da Rönesans, reform, felsefi yenilik, romantizm gibi ahlak, din, bilim, estetik alanlarında olan değişiklikler ortaçağ hayatına son vermiştir. İslam dünyasında bu değişiklikler olmadığı için biz hâlâ ortaçağdan kurtulamamışızdır.
  • Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul.
    İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak.
    İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan.
    Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası;düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası.
    Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?


    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize?
    Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar?
    Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu?
    Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür?
    Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?
    Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman,yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?


    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından?


    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
    rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
    gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?


    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?


    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.


    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
    gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.


    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...


    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
    lıplarından. Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?


    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
    maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?


    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
    rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?



    Ankara, Güz/1983
  • Sevgili Ali Ural ile tanışmam "Posta Kutusundaki Mızıka eseri ile olmuştu.Beni tam manasıyla tanımlayan eser hangisi derseniz, hiç şüphesiz bu eser derim tekniğine vs.takılmadan.İnce detaylarla yaşamımıza şıklık katıyor çünkü bu eser.
    Etkinlik yazarı tanımam için müthiş bir katkı sağlamış oldu.Bu eserle birlikte 6.kitabimi okumuş oldum.Etkinlikler her daim apayrı bir lezzet veriyor bana.Birlikte okuma,birlikte yorumlama firsatıyla aktif okumaya geçerek, okuma eylemi daha bir canlılık kazanıyor.Aynı zamanda etkinlikler vesilesiyle bir yazarın aynı anda birçok eseri hakkında fikir edinebiliyor,hangisini okumamız hususunda daha kolay karar verebiliyoruz.Türler konusunda az çok bilgi sahibi olabiliyor,tercihlerimizi ona göre yapabiliyoruz.İste 1k'nın en büyük faydalarından birisi de bu!

    Gelelim Ay Tirad'ına.Ansızın nedense çokça beğeneceğimi düşünerek, büyük bir heyecanla esere başlamış oldum.Sıcacık, tazecik,buhurdanlığı henüz üzerinde tüten bu eser tatlı bir uyanış hissiyle kalbimin yaslandığı,sarıp sarmalandığı bir yenilik ambalajı içinde müthiş bir ikram oldu latifelerime.Evet bazı eserler öze dokunur ya,işte sol yanıma yapılan cerrahi bir ameliyat nevinden sadece bir kereliğine başrolünü oynayabileceğim ömrüme ikinci bahar misali yepyeni bir diriliş ,yepyeni bir uyanış vesilesi oldu adeta.

    Yazar diğer eserlerinden farklı bir metod izlemiş bu eserde "tirad" seçiminin kullanımıyla.İlk defa böylesine bir tür okumuş oldum.Yazar "uzun ve kesintisiz düşünme ve konuşma" seçeneğiyle konular arasında bağlantıyı koparmadan, art arda olaylara devam ederek, vermek istediği mesajı sürdürerek amaçladığı tiradını sonlandırıyor.

    Gayet farklı ve güzel olmuş.İnsan ömrü de öyle değil midir nihayetinde.Yolculuktayız ileriye doğru, kesintisiz devam eden yolculuklar...Ancak yoldaki geçici güzelliklere kapılıp,esas güzergahımızı unutuyor oluşumuz, asıllarını terk ediyor oluşumuz varmak istediğimiz yere bir türlü götürmüyor bizleri.Sadece ömrümüzü malayaniyatla zayi etmekten başka elde avucumuzda hiçbir şey kalmıyor.Yanımıza kıyafet,azık nevinden bavulumuza aldığımız ihtiyaçlarımız yetmiyor bizlere.Bundan dolayı hem dünyadaki yolculuk hem de dünyadan yolculuk için Efendimiz'in (sav) Ebu Zerr'e nasihati misali azığımızı tastamam yanımıza almalı.Hani yolculuğa çıktığımız zaman gerek yazlık gerekse de kışlık nevinden ne olur ne olmaz her türlü ihtimali hesaba katarak, yolculuk hali diyerek önümüzü görememenin endişesi içerisinde her ihtiyacımızı tedarik etmeye çalışırız ya onun gibi.Bundan dolayı yol boyunca bizlere lazım olmayacak yüklerin boş yere hamallığını yapmamalı.Önümüzdeki zorlu engelleri,sarp yokuşları düşünebilmeli bir insan.Belimizi bükecek ağırlıklarla asamayız o uzun mesafeleri.Cehennem’e yakıt olacak bütün dünyevîlikler yüktür insanın sırtında.Nedir bunlar; küfür,zulüm,kibir,kalp kırma,bencillik,gurur,tamahkarlık,atalet vs.gibi her bir günah yüktür bizlere.Arınmalı ve hafiflemeli insan!

    Ahh İnsan! Gün gelecek bir sinema şeridi gibi nasıl bir ömür sürdürdüysen hepsi naklen yayın misali yansıtılacak sana da.Oynamış olduğun filmin galasında,rolünü başarılı bir şekilde gerçekleştiren oyuncular misali yüzün gülecek mi yoksa rolün hakkını verememenin utancıyla saklanacak yer mi arayışına gireceksin? Nereye kadar saklanabilirsin ki ? Aydınlatma düğmesine basılacak "şak" diye bir dokunuşla gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak.Sana doğru çevrilerek gözlerini kamastiran ışıklar yüzünden rahatsızlık duyacaksın tüm gözler üzerinde.İste o zaman son demde keşke'lerle yamamaya çalışacağın ömrün sana fayda vermeyecek.Tekrar talebin cevapsizlikla can verecek.Kullarının gizli ve aşikâr işledikleri tüm fiil ve sözleri bilen Rabbin "El-Habir",her şeyden haberdardır lütfen unutma.

    İnsan için doğduğu andan itibaren geriye sayım başlamıştır.Çocukluk,gençlik,
    yaşlılık gibi menzillerde geçici olarak konaklayıp,kimisi için bu konaklarda misafir olmak nasip olmadan belki ömrünü tamamlayıp dünyasını arkada bırakarak ahiret güzergahına varacak.

    Yazarın deyimiyle insan pişirmek zor zanaat.Demir bile çok yüksek sıcaklıklarda erimeye yüz tutarken ah insan,ne zor yumuşuyor kalbi.Nasıl da kin,öfke gibi duygularla derin kuyular açıyoruz kendimize ulasmamız aşılması güç olan.Nasıl da menfaatlerimiz ve egomuzun albenisiyle acımasızca insan harcıyoruz.Küskünlük,nefret gibi ağırlıkları kendimize yük ederek nasıl da yaşamı dayanılmaz,karşı koyulamaz,aşılamaz hale getiriyoruz?Nasıl da kalbimiz rahat soluk alabiliyor,ayağımızın altında ezip geçtiğimiz yaşayan kalpleri çiğneyerek,görmezden gelerek.Ardımızda kocaman enkazlar bırakarak.Ahh insan bozuldun mu nasıl da aşağılık bir mahluka dönüşebiliyorsun,
    içindeki kış uykusuna yatırdığın vahşi hayvanları uyandırarak, pençelerini uzatarak yırtıcılıkla nasıl da saldirganlasiyorsun,
    çirkinleştiriyorsun insan olma keyfiyetini.

    Nasıl da lekeler bırakıyorsun kalp aynana,izleri hiç silinmemecesine.Ah insan,oysaki bir psikologun deyimiyle 'kitaptaki sevdiğin cümlelerin altını çizmek gibi,her insanda altı çizilecek güzel taraf bulunur,kimse üstü çizilecek kadar kötü değildir' diye.

    Hayat başlı başına bir imtihan.Kimsenin yaşamı güllük gülistanlik değil,içinin saklısında neler var hiç bilmiyoruz.Ama şuna inanmalisin sabır ayarlamasını düzgün yapmalı,yanlış yerde veya yanlış zamanda gücümüzü boş yere tüketerek sabır israfı yapmamak lazım.İste o zaman bekleyislerimizle baş edecek gücü kendimizde bulabilir,kaderin sillesini yediğimiz zaman ayağa kalkabilecek gücü kendimizde yeniden bulabiliriz.

    Çocuklar diyor yazar devamında ve günümüzün ağır yarasına dokunuyor.Merhametimizi kanatıyor.Masallarda mesela; Kırmızı Başlıklı Kız kurdu görür görmez ona selam vermek yerine 'çıglık' atabilseydi, Kül Kedisi üvey annesinin ve üvey kız kardeşlerinin eziyetlerine maruz kalınca 'çığlık' atabilseydi diyor yazarımız, dünyanın tek harikası olan çocuklarımıza kabuslar erisemeyecekti belki de.Ölümün o soğuk nefesi tek kurtuluş seçeneği olmayacaktı belki de onlar için neşelerini uykuya yatırarak.

    Çocuklarımızın o rengarenk dünyalarını kıyaslama sisi,paylaşamama sisi,yarış sisi,bencillik,yetinmeme gibi sislerle bizim kirliliklerimizi üstlerine yorganlarını örtercesine onlara bulaştırmasaydık,hayal dünyalarını karanlığa gark etmeseydik,bakışlarını bulandirmasaydık,görüş alanlarını daraltmasaydık; onların o gülen gözleri çağın kurtuluşu için herkese yeterliydi.Busesini kondurdugu her karanlık bağırda ışıltılı hayatlar filizlenip,tatlı bahar esintileri ruhlarını oksayabilirdi.

    Eveeet, hızla geçen ömrümüzün tiradinda cizgimizi hecelerken yazar "Dönüş Allah'a"ayetinin fısıltısıyla yuvaya dönüşün tuğlalarını örüyor,yaşamımıza zarafet katarak.

    Yalnızlık ve çaresizlik seni çepeçevre kuşatmış olabilir.İmtihanlar karşısında harap ve bitap düşmüş olabilirsin.Gidebilecek hiçbir kapın olmadığını düşünebilirsin.
    Karanlığın en koyu demlerinde ışığın kırıntısına bile muhtaç olabilirsin.İste böyle bir çıkmazda sana gönlünü açan güzel insanlar,dostlar illa ki vardır.O dostlar ki 'onların kalplerinin değdiği her bir şey iyileşmeye yüz tutar' demiş ya bir yazar.Kıymet gerek.Ondan da ötesi Sevgili Dost, en ince şeylerin bütün inceliklerini bilen,bilemediğimiz ve de sezemediğimiz faydalar ulaştıran,güzellikler lutfeden,ruhunun en ince noktalarına sızabilen,kalbinin en güzel yerinde seninle her daim beraber olan,sen O'nu unutsan da defalarca bıkmadan,senden ümit kesmeden,yoluna davet eden "Latif" olan Rabbim ne güzel dost,ne de güzel arkadaş...Sevdiğine mukabele gerek!Gecikmisligini telafi gerek!
    Siz Allah'ı seversiniz; ta ki Allah da sizi sevsin diye fısıldıyor ayet.
  • '' Farkında mısınız bilmem, kimse kendi acısını bile duymuyor artık. Kimse bir başkası için kederlenmiyor. Birbirine ihtiyacı olanlar özenle uzak duruyor birbirinden. Küçücük çocuklar bile yalnızlığın bilimini yapıyor. Dilinde bir özürle konuşur oldu insanlar. Kimse sevdiğine vakit ayırmıyor. İç çöküntünün boyutlarını görmek için kalabalık yerlere şöyle bir bakmak yeterli. Otobüs duraklarından cami avlularına, vitrinlerin önlerinden hastane kapılarına, birbirine sokulmuş eğreti çoğunluğun, dili ensesinden çekilmiş yüzleri, yaşamın mı ölümün mü resmidir sizce? İnsanlar yenilgisine direnecek yerde, dinsel bir tabu bir ayin gibi ondan bir lütuf, bir erdem umarak yücelik kazanmaya çalışıyorlar. Işıklı bir su gibi geçen kalmadı sokaklardan. Balkonlardan uzaklara bakan yok. Herkes türküsünü bir reklam filmiyle değişti. Şimdi insanların yerine paketlenmiş duyguları söyleyen hazır türkücüler var. Sevinci değişen insanın acısı da değişir elbet. Öyle genişledi ki değişimin sınırları, doğrunun belkemiği kalmadı. Korkunun ve kurnazlığın pervaneye dönderdiği insanlar, sonunda kendilerini aklayacak bir maymuncuk buldular: Hoşgörü ve yenilik... Böylece bir ülke, pisliğinin üstünde tertemiz görünecek bir olanak buldu kendine. Yağmur değişir mi? Altında ıslanana ve pencereden bakana bağlı belki ama bu rüzgarı kekeme, mavisi gördüğünden utanan gökte yağmurlar bile değişti. ''
    '' Her şeyi anlıyorum da parayı kendi yerine oturtan insan, kendisi nereye oturacak. Sahip oldukları insana değil, insan sahip olduklarına değer biçebilir değil mi? Eşyaların onuru olmaz ki... ''