Benim buradaki sevincim çok büyük. Çünkü çok çok basit şeylere seviniyorum. Sevincim dayanıklı nesnelerden fışkırıyor: temiz hava, güneş, deniz ve kepekli ekmek. Akşamları önümde bağdaş kurup Türkler gibi oturan, ağzını açıp konuşarak dünyayı ferahlatan bir Denizci Sinbad var. Bazen sözler yetmedi mi, ayağa fırlayıp raks eder; bazen raks yetmezse santurun (bir çeşit çalgı) dizlerinin üstüne alır ve çalmaya başlar.
"...O, eğilmiş olduğu halde bana baktı ve 'Ben oğlum' dedi, 'ölümsüzmüşüm gibi hareket ederim.' Karşılık verdim: 'Bense her an ölecekmişim gibi davranırım!' İkimizden hangimiz haklıydık patron?"
Hayat, gözümün önünden masal gibi, Shakespeare'in bir komedisi, diyelim Fırtına'sı gibi şimşek hızıyla geçti. Biz, hayalî bir gemi batışından ıslak ıslak karaya çıkmış, şaşkınlık verici kıyıları keşfediyor ve ülkenin canlılarını resmî biçimde selamlıyorduk.
Cebimden, yol arkadaşım saydığım küçük Dante'mi çıkardım; pipomu yaktım, duvara yaslanıp yerleştim. Ama bir an durakladım; ölmez dizelerin neresinden başlayacaktım? "Cehennem"in yakıcı katranından mı, "Araf"ın serin alevinden mi, yoksa doğrudan doğruya insan umudunun en yüksek katından mı başlamalıydım?