Zafer Toprak’ın Cumhuriyet ve Antropoloji adlı çalışması, erken Cumhuriyet dönemini bugünün ahlaki konforundan konuşarak mahkûm etmeyi siyasal bilinç sanan çevreler için fazlasıyla rahatsız edici bir metindir. Antropoloji, arkeoloji ve prehistorya gibi disiplinlerin Cumhuriyet’in kültür ve kimlik inşasında üstlendiği rolü ele alan Toprak, meseleyi ne resmî tarih söyleminin korunaklı alanına ne de güncel muhalif ezberlere teslim eder. Bu nedenle kitap, Cumhuriyet’i kutsallaştıranlarla onu birkaç anahtar kelimeyle “ifşa ettiğini” sananları aynı anda huzursuz eder.
Özellikle fizik antropoloji etrafında şekillenen tartışmalar, bugün yaygın biçimde dolaşıma sokulan tarih dışı ahlakçılığın sınırlarını açık eder. Kafatası ölçümleri ve ırk kavramı üzerinden kurulan aceleci suçlamalar, Toprak’ın sunduğu tarihsel bağlam karşısında çözülür; çünkü bu bağlam slogana değil, okumaya dayanır. Erken Cumhuriyet’in bilimsel yönelimlerini tek başına “ırkçılık” etiketiyle açıklamak, tarihsel bir analizden çok, bugünün ahlaki üstünlüğünü sergilemenin zahmetsiz bir yoludur. (Buradaki temel sorun, erken Cumhuriyet’in bilimsel yönelimlerinden çok, bugün bu yönelimler hakkında hüküm verenlerin büyük kısmının metinlerle değil kanaatlerle konuşuyor oluşudur.)
Bununla birlikte Toprak’ın temkinli ve mesafeli anlatımı hem bir güç hem de belirgin bir sınır üretir. Fizik antropolojinin toplumsal düzeyde yarattığı dışlayıcı etkiler yer yer fazla yumuşak geçilir; bu da okurda bazı soruların bilinçli biçimde ertelendiği hissini uyandırır. Yazarın polemikten kaçınma tercihi, metni ideolojik gürültüden korur; ancak aynı zamanda eleştirel sertliğin kimi anlarda geri çekildiğini de hissettirir. Bu suskunluk, kimi yerde tarihsel bir erdem, kimi yerde ise tartışmalı bir çekingenlik olarak okunabilir.
Yine