Uzaklarda, galaksilerden hangisinde olduğunu bilmediği bir yıldızın kırpışan parıltılarını izliyordu. Kim bilir, belki de can çekişen bir güneşti bu, kıyameti bekleyen gezegenlerin merkezinde homurdanıyordu. Belki de, insanlar kainatın muhteşem parıltılar saçan gerdanlıklarındaki dev alev toplarını unuttukları için kızgın bir değirmen öğütüyordu yıldızları... Olamaz mıydı?
Yıldızın solup canlanan parıltılarıyla aynı ritmi tutan bir şey daha vardı. Zekr, Estel'in boynunda atan nabzı hissediyordu. Biricik karısı, başını göğsüne yaslamış, yanı başında uzanıyordu.
Her biri diğerinin duyduğu en hoş ses, en güzel koku, en sıcak tendi. Estel, içinde büyüyen bir şeyi fark etti, durdu, bir an için çok mutlu olduğunu hissetmişti. Nefesini tuttu, korkmuştu. Başını çevirip Zekr'e baktı. Soğuk bir rüzgar saçlarını okşayıp geçti. Aklına üşüşen hurafeler vücut bulup zırh kuşansa, onu alt edecek şampiyon, oydu. Böyle düşündü ve rahatladı. Artık gözlerini yumup huzur içinde uyuyabilirdi.
O gece, sonsuz uykularına dalmadan önce, yakılan çadırlarının yok olan tepesinden yıldızları izlediler. Yaban ellerde, ansızın harami baskınına kurban gittiler. Bir his, bazen, tüm uğursuzlukların prangalarını çözen hain bir bekçidir. Hissetmişti Estel. Kadınlar hissederdi.
Dünyada hırstan gözü kör olan canilerin ilk kurbanı onlar değildi, son da olmayacaktı. Haramiler erzakları, gümüşleri ve kıymetli ne varsa aldılar. Semerini boşaltıp, yaşlı katırı vurdular.
Uzaklardaki yıldızın ışıkları birden kırpışmayı kesti ve yok oldu. Değirmenci bunu da kitabına yazdı. Estel ve Zekr... Kimse isimlerini hatırlamadı, o gece olanları ne gören oldu ne de duyan. Hikayelerini kimse bilmedi.
Sonra birden bir ışık, Zekr'in göğsünden doğup, küçük bir kuş gibi kanat çırptı ve Estel'in kalbine girdi.
Derler ki o