İnsanlar yaşlandıkça, toplumun kurallarını gömlek gibi çıkarıp bir kenara asabilirler. Bir sınırsız özgürlük dönemleri başlar. Ne yapsa yaşlılıklarına verilebilir. Ve bazıları gerçekten yapar. Sokakta görürsünüz bu tipleri, öyle yarı sıyrık, başka dünyalara haber gönderen gözlem kuleleri gibi ge- zinirler. Sokaklarda neredeyse hiçbir kör nokta yoktur ki bir dayı tarafından gözlemlenmesin. Her inşaatın, çalışan her makinenin başında, patlamış su borusunun, ezilmiş kedinin, tartışan karı ko- canın, yanıp sönen bir sokak lambasının başında bir dayı görebilir- siniz. Olaylara dahleri de yoktur tabii. Öyle sadece gözleyendirler. Hırsızlık, gasp, kavga, o, bu oluverirken olayın akışını değiştirmek gibi bir görevleri de artık yoktur. Sorumluluktan da sıyrılmışlardır.
Sonra bir anlığına bir düşünce yapışıyor yakama. Böyle oluyor bende. Bir düşünce açık pencereden giren soğuk gibi aklımı sızla- tıyor. Ama daha ne olduğunu anlamadan gidiyor. Daha köşesinden tutamadan. Olgunlaştıramadan gidiyor. Biraz daha aklımda kalsa düşüneceğim aslında. Kafamın içindeki diğer bir sürü kopuk fikirle birleştirip bir çözüm bulacağım belki. Hepsini bir araya getirece- ğim belki ama izin vermiyor.
Sanki bir duyguyu hissetmek için anlama ihtiyacımız mı var ki? Milletin sahtekârca anlam arayışı bazen midemi bulandırıyor. Bu, kendini ve yaptığını fazlasıyla önemseme hali kafamı karıştırıyor. Yaptığı her şeyin doğanın, ekonominin, ahlakın bir çeşit matemati- ğine denk geldiği iddiası...
Bir şey o anda olmalı ya da hiç olmama- lı. Beklemekten nefret ederim. Yarın bana o kadar uzak geliyor ki. Ve bazıları gelir sana haftalar sonraya randevu koymaya kalkar. Yani diyelim 3 hafta sonraya bir görüşme... Ben doğmadan önceki 3 hafta ile bugünden sonraki 3 hafta arasında bir fark göremiyorum. İkisi de bana göre yokluk.