Dostoyevski’nin her kitabı için geçerli olacak müthiş bir cümleyi Cemil Meriç hepimizden önce kurmuş: “Zaten Dosto’nun dünyasında tek başıma dolaşacak yaşta değildim. Kıyılarını gezdim ve küçük dünyama tekrar döndüm.”
Dostoyevski’yi her okuduğumda aldığım hissiyat bundan farklı değil. Dosto’nun kıyılarında gezmeye talip olan okurlar bilir zaten onu. Kıyılar da tanır okuru. Maksadımız biraz esinti değsin üstümüze. Kıyılarının ruhu sirayet etsin ruhumuza. Yoksa biz de biliyoruz Dosto’yu okuyacak yaşta olmadığımızı (belki de olamayacağımızı) fakat kıyılarında dolaşmadan mı ölelim?
Epiktetos’un da Enkheiridion’da söylediği gibi: “İnsanlara eziyet veren, gerçeklik değil, onun hakkındaki yargılarıdır.”
9. yüzyılda yaşamış Budist keşiş olan Tilopa’nın formülünü hatırlatır bu çarpıcı sözler: “Seni bağlayan, şeyler değil, senin şeylere olan bağlılığın.”
Başka bir değişle, hayatta hissettiğimiz mutluluk, dinginlik veya tatmin dış dünyanın her zaman rastgele gerçekleşen olaylarına değil, iç dünyamızdaki ahenge bağlıdır.
Hayatın değerli olmasının sebebi belli bir süresinin olmasıdır.
Bizi, her anı neşe, haz, farkındalık, bilgi, büyüme ve sevgiyi paylaşmak için bir fırsat olarak görüp, dolu dolu yaşamaya sevk eden şey tam da sonluluğumuzdur.