Bazı hikayeler sadece okunmaz; insanın içinde bir yerlere dokunur. Karakterlere sarılmak, mekanlarında adım adım dolaşmak istersiniz. Gece Açan Çiçekler benim için o kitaplardan biri oldu. Canfeda Konağı’nın gölgesinde, geçmişin ve geleceğin büyüleyici bir şekilde birleştiği, derin izler bırakan bir hikayeye tanıklık ettim.
Kitap, okuyucuyu iki farklı zaman dilimi arasında mekik dokuyan bir yolculuğa çıkarıyor: Günümüz ve 1909. Günümüzde, hikayenin kapılarını aralayan ve anlatıcılığı üstlenen Halide ile adımlıyoruz konağı, geçmişte ise bir zindanda idam edilmeyi bekleyen Derviş Ali.
Canfeda Konağı'nda kilitli kalmış gizemli bir oda ve soğuk bir zindan... Hikayenin tüm düğümlerini çözen bu iki "dört duvar", kitabın sonunda metaforik bir ustalıkla birbirine bağlanıyor. Bir yanda ölümün kıyısında bir derviş, diğer yanda ise yıllardır birbirini görmemiş kardeşlerin kaçınılmaz yüzleşmesini okuyoruz.
Geçmiş ve gelecek arasında köprü kuran hikayeleri her zaman çok sevmişimdir ancak bu roman, daha önce okuduklarımdan oldukça farklıydı. Saklanmaya çalışılan yoğun duygular, ortaya çıkmak için gün sayan sırlar, aile bağları, aşk, derin acılar ve her şeye rağmen yeşeren umutlar...
Kitabın en etkileyici yanlarından biri, kurgunun içine serpiştirilen gerçek tarihi detaylar. Kitapta adı geçen saray ressamı Fausto Zonaro gerçek bir ressam. Hikayede bahsi geçen Dervişler tablosu da gerçek bir şaheser. Hatta çoğumuzun hafızasına kazınan, Fatih Sultan Mehmet’in atıyla Topkapı’dan İstanbul’a girişini resmeden o meşhur tablonun da Zonaro’nun fırçasından çıkmış.
Okurken sayısız cümlenin altını çizdiğim, üzerine uzun uzun düşünmeye değer alıntılarla dolu bir yolculuktu. Eğer tarihin gizemli koridorlarında kaybolmayı, saklı kalmış aile sırlarının peşine düşmeyi ve edebi yönü güçlü bir yüzleşme