Yusuf

Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim; Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim. Bitince bir sıra ev, sonra bir de vîrâne, Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhâne:
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Bugünün zevkine sor: Beş para etmez ciğeri! Gündüzün, başların üstünde gezen “şâheser”in, Gece, şâyed, araşan, mezbeledir belki yeri! İsteyen almaya baksın boyunun ölçüsünü, Geri dur sen ki, peşîmân atılanlar ileri. Bilirim: “Hep de semermiş!” diyecek istikbâl, Tekmelerken şu kabarmış sıra kümbeltileri . O ne çok bilmiş adamdır ki: Gider sessizce, Ne esermiş, ne semer, kimsenin olmaz haberi!
Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: Eseri; Bir eşek göçtü mü, ondan da nihâyet: Semeri.”
Musallat, hiç göz açtırmaz da Garb’ın kanlı kâbûsu, Asırlar var ki, İslâm’ın muattal, beyni, bâzûsu. “Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?” diyorlar. Gördüğüm: Yer yer Harâb iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler; Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar; Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar; Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar; Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;
Sen ey bîçâre dindaş, sanki, bizden hayr ümîd ettin; Nihâyet, ye’se düştün, ağladın, ağlattın, inlettin. Samîmî yaşlarından coştu rûhum, hercümerc oldu; Fakat, mâtem halâs etmez cehennemler saran yurdu. Cemâ’at intibâh ister, uyanmaz gizli yaşlarla! Çalışmak!.. Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, başlarla. Alınlar terlesin, derhal iner mev’ûd olan rahmet, Nasıl hâsir kalır “Tevfîki hak ettim” diyen millet? İlâhî! Bir müeyyed, bir kerîm el yok mu, tutsun da, Çıkarsın Şark’ı zulmetten, götürsün fecr-i maksûda?