Şeyh Abdülbâsit haklıydı. Ne gereği vardı dünyayı dolaşmanın, içimde zaten varolanı görmek içinse bu?
Kendimi toplamam gerek! İlk esinimi bulmalı, kalemimi yalnızca en saygıdeğer mürekkebe batırmalıyım, mürekkeplerin en acısı o olsa bile.
Ama belki de gecenin böyle bitmesi daha iyi olmuştu. Evet, düşünüyorum da, insanın uyandığında arzunun kerpetenlerini hissetmesi, pişmanlığınkileri hissetmesinden daha iyi.
Değerli kaynı, birkaç kez daha yol boyundaki tepelerin üstüne çıktı. Çepeçevre döndü ve bir seferinde bağırdı bile: "Marta! Çık gizlendiğin yerden, seni gördüm!" Hiçbir şey kıpırdamadı. Bu adamın bıyıkları, beyninden büyük olmalı.
Gözleri olana dünyada görülecek hiçbir şey olmadığını söylemek zordur. Ne var ki gerçek bu, inanın bana. Dünyayı tanımak için dinlemek yeter. Yolculuklarda görülenler bir aldatmacadır yalnızca. Gölgelerin peşinde başka gölgeler. Yollar ve ülkeler, önceden bilmediğimiz hiçbir şey öğretmez bize; gecenin dinginliğinde kendi içimizde dinleyebileceklerimizden başka hiçbir şey.
Gören birinden gerçeği saklayabilirsiniz; yalan söylemek, arasıra gereken bir beceridir. Ama gözleri görmeyen birine yalan söylemek, zavallılıktır, alçaklıktır, onursuzluktur.