• tanığımdır Hacı Bektaş
    sor istersen
    söylesin Tapduk Emre
    tanığımdır koca Yunus
    sor istersen
    söylesin Baba İshak
    sor beni Mevlâna'dan
    Yesevi'den Kaşgarlı'dan
    sor söylesin Bedreddin
    canlar canı Pîr Sultan
    sor beni bildirsinler sana kimliğim
    "hakîr bakma bana kimseden sağınma kemem
    fakîr-i pâdişeh âsâ gedâ-yı muhteşemem"
  • - Türkler arasında Müslümanlık daha Maveraünnehir'de genellikle dervişler sayesinde yayılmıştır. Dervişler, görünen dünyadan ziyade hayali dünyalarla ilgiliydiler. Bu kişilerin öğretileri, şaman geleneğinden gelen Türklere sempatik gelmiştir. Zaten hale Cengiz istilalarından sonra ezilen milletler için, hayali dünyaya gönül bağlamaktan başka çare kalmamıştı.
    Anadolu'ya yerleşen Türkler Bizans'ın harabelerini devraldılar. O zaman ki halk ortamını en iyi yansıtan kişi belki de Yunus Emre'dir. Etrafında ki, Moğol generali Baycu'nun yarattığı kan ve ateşle kaplanmış çevreden yüz çevirip hayalindeki insanı ve yaratıcıyı arayan bu eşsiz halk şairi, aynı zamanda halkının gönlünün ve beyninin de gerçek bir aynasıdır. Cengiz'in ordularından kaçarak Belh'den gelen Mevlana Celaleddin ise Yunus'un entelektüel karşılığıdır. (Mevlana'nın ailesi Belh'i 1212 veya 1213'de babasının Harzem sultanı ile düştüğü bir anlaşmazlık sonucu terk etmişse de, Konya'da ki temelli yerleşmenin nedeni 1219'da başlayan Cengiz istilasıdır). Gelecek ümidinin boş bir iyimserlik olarak yorumlandığı bir yıkım ortamında ancak sıkı bir toplumsal gelenek ve güçlü kişilikler o ortamı nesnel gözlerle incelemeye kalkabilirler. (Atatürk bunun bildiğim en çarpıcı örneğidir). 11. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar Anadolu'da bu tür ne bir gelenek ne de kişilikler vardı. Din, ümitsizliğin tek iksiri olmuştur o zaman ki Anadolu'da. Bu iksir Anadolu insanını 20. yüzyıla kadar taşımıştır, çünkü bağrından çıkardığı Osmanlı İmparatorluğu da onunla ilgilenmemiş, yaşam şartlarını düzeltmemiştir.
    Osmanlı devleti kurulduğunda ciddi bir Orta Asya Türk geleneğinin izlerini taşıyordu. Halkı iyi askerlerden, din adamları da dervişlerden mürekkepti. Cami yerine zaviyelerde tapınıyor, çoğunluğu hala çadırlarda yaşıyordu. Bizans ile temas, bu mütevazı havayı dağıttı ve başlangıçta küçük bir uç beyliği olan devlet, hem kendi özgün dehası, hem de Bizans'tan ümidini keserek kendisine katılan Bizanslılar sayesinde sonunda Bizans'ın yaşamına son verdi ve onun yerine geçti.
    İstanbul'un fethinden sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun karşısında iki seçenek bulunuyordu; Ya Avrupalı olacak, ya da Asyalı kalacaktı. Avrupalılık o zaman yeşermeye başlamış olan Rönesans'ı izlemeyi, Asyalı olmak ise Cengiz'den geri kalan harabenin mentalitesine tevarüs etmeyi gerektiriyordu. Din birinci tercihin önünde bir engelken , ikinci tercihte böyle bir engel yoktu. Ancak İstanbul'u fetheden 21 yaşında ki Sultan'ın kararını hiç tereddütsüz verdiği görülmektedir: Kendisi de, devleti de Avrupalı olacak, Avrupa sahnesinde oynayacaktır. Bu kararını hem kişisel kütüphanesine topladığı kitaplardan, hem tercih ettiği san'at dallarından, hemde kurduğu devlet politikasından anlıyoruz. Fatih'in gözü sezarların tahtındaydı. Doğudakine oturduğu gibi, batıdakine de oturmak niyetindeydi. Bu niyeti kendisine pahalıya mal oldu ve 49 yaşında büyük ihtimalle Papa'nın tuttuğu bir kiralık katil olan kendi dokturu Yakub Paşa tarafından zehirlenerek katledildi. Ölümünün Avrupa'da büyük bir sevinç dalgası yarattığı, Venedik'te halkın ''La Grande Aqulia e morta!'' yani ''Büyük kartal öldü'' diye bayram ettiği anlatılır.
    Fatih'ten sonra gelen padişahlar arka arkaya birer talihsizlik nişanesidirler. Osmanlı padişahlarının, onuncu sultan olan I. Süleyman'dan sonra yozlaşmaya başladıkları, yargısına katılmak mümkün değildir: II. Beyazid cahil bir softaydı, babasının, daha sonra Venedik doçlarının resmi portrecisi olan Gentile Bellini tarafından yapılan muhteşem portresini saraydan uzaklaştırdığı gibi (bu nedenle o portre bugün İngiltere'dedir!) onun yaptığı bilimsel atılımların frenine bastı. Onun oğlu Yavuz, son derece kısa görüşlü politikalar izleyerek Hint Okyanusu'na ve Akdeniz'e önem vermedi, devlet içinde katı bir ortodoks İslam geleneği yerleştirerek atalarının hoşgörülü ve akılcı din politikasını terk etti, dinin Osmanlı devletini ve toplumunu boğazlamasının temellerini attı .
    Kanuni dönemi ise devletin Anadolu'dan tam manasıyla çekildiği dönemdir. Onun saltanatı esnasında Anadolu medreselerinde softa şekaveti denen öğrenci haydutluğunun başlamış olması medreselerin ne duruma düştüklerinin en çarpıcı belirtisidir. Gene Kanuni zamanı, Osmanlı'nın gözünü kulağını Avrupa'da olan gelişmelere iyice tıkadığı zamandır. Bütün dünyanın yavaş yavaş Avrupa egemenliğine girmeye başladığı bir dönemde Osmanlı kendi içine kapanarak bir yerde kendi sonunun da tohumlarını ekmiştir. Torunu III. Murad'ın zamanında vuku bulan ve devletin tüm servetini yarıya indiren büyük devalüasyonun tohumlarını atan kişi, Batı Avrupalılar tarafından yeni keşfedilmiş olan Amerika'dan akmaya başlayan gümüşün etkisini göremeyen Kanuni'dir.
  • Yunus Emre'nin mısrası:

    "İlim kendin bilmektir.""Kendini bilme"den maksat ne?Kendini bilmeyi,bir tabibin bilmesi anlamına çekersek,yani insanın anatomisini,fizyolojisini,bilmek anlamında kullanırsak,asıl önemli unsuru ihmal etmiş oluruz.Şüphesiz,tabibin bilgiside,hazım sahibi olanlar için faydalıdır.Ama "kendini bilme"den maksat,temelde,insanın "kul" olduğunu bilmesidir.Yoksa insanın vücudunda kaç kemik var,organları nelerden ibarettir ve bunların fonksiyonu nedir meselesi değil.Bütün bunlar,bilen kimseye faydalıdır.Yok eğer,ceset üzerindeki bilgi ,o bilgi sahibine insanın kul olduğunu unutturuyorsa,işte o bilgi o alimi bozucu bir amil oluyor demektir.

    Kaldı ki,acaba hangi aklı başında bir tabib,ben insan vücudunu tümüyle tanıyorum diyebilir?
    Herşeyiyle ortada olan insan vücudu hakkında tababetin bildiklerimi çok,bilmedikleri mi?Her bilinen ve öğrenilen yeni şey,yedeğinde ne kadar bilinmezide beraberinde getiriyor?Bu soruyu kavrayabilen kimsenin,aslında,ilmiyle mağrur olabilmesi,kibre düşebilmesi mümkün müdür?

    Aslında ilim denilen vakıanın mücerret gayesi,insanın kendi nefsini beyenmekten alıkoyması,artı,ilimde derinleştikce,kendi hiçliğini,aczini daha derinden hissetmesine yol açmasıdır.
  • Yunus der ki, gör takdirin işleri:
    Dökülmüştür kirpikleri kaşları,
    Başları ucunda hece taşları;
    Ne söylerler, ne bir haber verirler.
  • " Bütün bir Anadolu coğrafyası gibi Konya bahçelerinde de Horasan kokulu çiçekler açmaya işte bu dönemde başladı. Rengini İslâm nurundan, suyunu Maverahünnehir'den, gıdasını Ahmed Yesevi hikmetlerinden alan çiçekler demet demet oldu, ıtır ıtır yayıldı yıllar yılı. Yetişecek yeni erler için hazırlıyordu Konya kendini; ağır misafirleri olacaktı yakında, süsleniyor, güzelleşiyor, ruhunu güzelleştiriyordu. Ötelerden bir Hacı Bektaş, yakında bir Hacı Bayram... Ve Konya'da Mevlana Celâleddin, alp erenlerden Yunus Emre, Cemaleddin Aksarayi, Seyyid Burhaneddin, Ahmed Fakih, Şeyyad Hamza ve daha niceleri... Devir I.Alaeddin Keykubad devriydi ve toprak maya tutuyordu. "