Yolcu

Yolcu
@yuruyorum
Hayvanların maruz kaldığı sömürüyü en az iki seviyede kurumsallaştıran bir kültürde yaşıyoruz: (1) mezbahalar, et pazarları, hayvanat bahçeleri, laboratuvarlar, sirkler gibi resmi yapılar; (2) kullandığımız dil. Ceset yemek değil de et yemek diyor oluşumuz, hâkim kültürün bu eylemi onaylamasını dilimizin nasıl aksettirdiğine temel bir örnektir
Sayfa 139
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kapitalizme karşı olmadan faşizme karşı olanlar, bir barbarlığın içinden çıkan başka bir barbarlıktan yakınanlar, buzağı eti yemek isteyen ama buzağıyı öldürmek istemeyen insanlara benzer. -Berto lt Brecht, “Writing the Truth: Five Difficulties
Sayfa 118
Kesimden sonra birbirinden ayrılan beden parçaları genellikle, bunların bir zamanlar canlı hayvanlar oldukları gerçeğini gizlemek için, yeniden adlandırılır. Ölümden sonra inekler biftek, külbastı, hamburger; domuzlar pastırma ve sosis olur. Nesneler birilerinin mülkü olduğuna göre, onların herhangi bir mülkiyeti olamaz; dolayısıyla “kuzu budu” ya da “tavuk kanadı” deriz, “bir kuzunun budu” ya da “bir tavuğun kanatları” demeyiz. Mümkün olduğu kadar az rahatsızlık verici gönder- ge noktaları tercih ederiz ve bunu yalnızca hayvanlan ete dönüştürürken isimlerini değiştirerek yapmayız. Pişirme, terbiye etme ve soslarla kaplama gibi yöntemleri de hayvanların doğalarını tanınmaz hale getirmek için kullanırız. Tüketim ancak bu şekilde vuku bulabilir: şu an ölü olan hayvanın bilfiil tüketimi ve “et” teriminin mecazi tüketimi ile. Bu ikisi birlikte olmalıdır ki akla yalnızca gıda maddeleri gelsin, ölü hayvanlar değil. Ataerkil bir kültürde et, gönderge noktasından yoksundur. William Hazlitt’in 1826’da dürüstçe itiraf ettiği üzere bu tam da bizim istediğimiz şeydir: “Besin olarak kullanılan hayvanlar ya idrak edemeyeceğimiz kadar küçük olmalıdır ya da (...) biz açgözlülüğümüzü ve acımasızlığımızı sürekli yüzümüze vuracak suretlerini ortadan kaldırmalıyız. Tavşanların kulaklarından tutulup taşınmasından ya da bir yaban tavşanının masama yaşarken sahip olduğu formda getirilmesinden nefret ediyorum.” Ölü hayvan, etin kültürel olarak farz edilen göndergesinin ötesinde bir noktadır.
Sayfa 110
Feminist-vejetaryen eleştirel kurama giden politik ve spiritüel yolculuğum işte böyle başladı. Çocukluğumu geçirdiğim küçük köyden dışarı çıkmamı bile gerektirmedi; ahırımızın arkasındaki otlağa koşmam ve çok sevdiğim midillinin cansız bedeniyle karşılaşmam yetti. Eski bir elma bostanının dikenlerinin ve gübrelerinin arasında yalınayak attığım o adımlar beni ölümle yüz yüze getirdi. O akşam halen midillimin ölümü yüzümden okunurken hamburgerimi ısırıyordum ve bir anda durdum. Ölü bir hayvanı düşünüyorken bir yandan başka bir ölü hayvanı yiyordum. Bu ölü inekle ertesi gün defnedeceğim ölü midilli arasında ne fark vardı? Midilliyi kayırmak için herhangi bir ahlaki savunma bulamadım; ineği kafama takmamak için onu tanımadığım bahanesi yetmemişti. Artık eti çok farklı görüyordum.
Sayfa 30
Beslenme alışkanlıkları yalnızca sınıfsal ayrımı açığa vurmaz, aynı zamanda ataerkil ayrımı da belli eder. Kadınların, ikinci sınıf yurttaşların, ataerkil kültürde ikinci sınıf sayılan yiyecekleri yemesi daha olasıdır: etten ziyade sebzeler, meyveler ve tahıllar. Et yemedeki cinsiyetçilik sınıf ayrımlarının altını yeniden çizerken bir de anlam sapması doğurur: Tüm sınıflara nüfuz etmiş olan etin erkeksi bir yiyecek olduğu ve et yemenin bir erkek faaliyeti olduğu miti.
Sayfa 76