Kesimden sonra birbirinden ayrılan beden parçaları genellikle, bunların bir zamanlar canlı hayvanlar oldukları gerçeğini gizlemek için, yeniden adlandırılır. Ölümden sonra inekler
biftek, külbastı, hamburger; domuzlar pastırma ve sosis olur.
Nesneler birilerinin mülkü olduğuna göre, onların herhangi
bir mülkiyeti olamaz; dolayısıyla “kuzu budu” ya da “tavuk kanadı” deriz, “bir kuzunun budu” ya da “bir tavuğun kanatları”
demeyiz. Mümkün olduğu kadar az rahatsızlık verici gönder- ge noktaları tercih ederiz ve bunu yalnızca hayvanlan ete dönüştürürken isimlerini değiştirerek yapmayız. Pişirme, terbiye
etme ve soslarla kaplama gibi yöntemleri de hayvanların doğalarını tanınmaz hale getirmek için kullanırız.
Tüketim ancak bu şekilde vuku bulabilir: şu an ölü olan hayvanın bilfiil tüketimi ve “et” teriminin mecazi tüketimi ile. Bu
ikisi birlikte olmalıdır ki akla yalnızca gıda maddeleri gelsin,
ölü hayvanlar değil. Ataerkil bir kültürde et, gönderge noktasından yoksundur. William Hazlitt’in 1826’da dürüstçe itiraf
ettiği üzere bu tam da bizim istediğimiz şeydir: “Besin olarak
kullanılan hayvanlar ya idrak edemeyeceğimiz kadar küçük
olmalıdır ya da (...) biz açgözlülüğümüzü ve acımasızlığımızı
sürekli yüzümüze vuracak suretlerini ortadan kaldırmalıyız.
Tavşanların kulaklarından tutulup taşınmasından ya da bir yaban tavşanının masama yaşarken sahip olduğu formda getirilmesinden nefret ediyorum.” Ölü hayvan, etin kültürel olarak
farz edilen göndergesinin ötesinde bir noktadır.