• Alnımdan süzülüp kavisli burnuma yayılan ter damlaları da olmasaydı, sürecekti bakışlarımın anlamı olan inançsızlığım.

    Ama buradaydım işte, kavurucu güneşin altında bir meczup gibi kaygılı çekingen.

    Terden sırılsıklam olan ellerim usulca dokunuyor yaşlı dutun pütürlü, kupkuru gövdesine.

    Parmaklarım geniş gövdesindeki çatlak ve kıvrımlara temas ettikçe yapraklarının arasında gizlenen rüzgar şiddetini arttırıyor.

    Tanıdı mı beni?

    Göğüs kafesime isyan bayrağını çeken kalbim rüzgarın sesine eşlik ederken ağacın meyve yüklü dalları gölgeye boğuyor bedenimi.

    Tanıdı, tanır, hele bir tanımasaydı…

    Küçük bir kız çocuğuyken bu ulu ağacı annem bilirdim.

    Bana lezzetli meyvesiyle ikramda bulunur, gölgesini sakınmaksızın, varlığından kimi zaman kuşku duyduğum o ağaç kalbine kalbimi açmama izin verirdi.

    Saatlerce konuşurdum onunla, en sevdiğim huyu olan suskunluğuyla dinlerdi beni.

    Hayallerimi anlatırdım, onları asla küçümsemezdi hatta bir keresinde “Büyüyünce bir dağ olup karşına dikileceğim, sonsuza kadar bakışacağız,” dediğimi ve usul usul sallanan yapraklarını hatırlarım…

    Yaşlı dutu bu kadar benimsememde babamın etkisi de büyüktü.

    Hastalığın kendine has kokusuyla boyanmış dört duvar arasında ölümü arzulayan babam, içini kemiren bir pişmanlığın kölesiydi, çocuk halimle bile farkındaydım bunun.

    Derisinin örtmekten aciz olduğu mavi, yeşil damarlı elleri ellerime dolandığında irkiliyordum, zavallı adam da bunu hissedip küskünce yorganının içinde kayboluyordu.

    Bir gün, sıcak bir öğle vakti odasına girdim. Çocuktan farksız bedeninin küçük bir alan kapladığı yatakta, her zamanki gibi yorgan altındaydı.

    Son zamanlarda tik edindiği diş takırdatma işiyle meşguldü, ne korkardım o iç gıdıklayıcı sesten.

    Tereddüt içinde yaklaştım yanına.

    Yorgan altında yatan bir insana değil de, kefen içinde çürüyeyazmış bir cesede sesleniyordum sanki. Yuvalarından fırlamış ve dipsiz kuyuyu andıran siyah gözlerinin etrafını çevrelemiş sulu kana rağmen titremedim karşısında ya da çığlıklar atmadım.

    Sanki o da bunu hissetmişti ve tebessüm için germişti mor dudaklarını.

    Bu kez ben önce davranmıştım, ellerimi kullanılmaktan yıpranmış ve yünleri öbek öbek kenarlarına toplanmış yorganın altına sokmuştum.

    Beyaz küçük ellerimi sahiplenircesine sıkı sıkı kavramıştı o tuhaf el.

    Parmaklarım elin üzerindeki sert damarları okşarken boğazıma dizilen hıçkırıklar gözlerimi yaşartmıştı.

    Bir süre kıpırtısız beklemiştim, ince uzun parmakları sıkılığını yitirdiğinde beyaz ellerim üzerinde oluşmuş kırmızı şeritlere iç geçirmiştim.

    Babamla aramızdaki tek ilişkiydi bu; ellerini ver, sımsıkı kavrasın, acıdan inlemek istesen bile çıt çıkarma.

    Ayaklarım beni odanın penceresine sürüklerken düşünüyordum, ellerimi elleri arasına aldığında ne hissediyor, ne var bu ellerde?

    Sıcak bir esinti örümcek ağına takılan bir kelebek misali yitiverdi sidik ve rutubet kokusunda.

    Babam, tepenin üzerinde tüm asilliğiyle göğe uzanan ağaca mıhlamıştı gözlerini.

    Siyah kuyu büyük bir nefretle çalkalandı, azgın dalgaların arasında azap ve kederi boğulurken gördüm.

    Dudakları işte o an aralandı, “Annen o senin, Safiye.” dedi, boğuk sesiyle.

    Ardından gitmemi istercesine yorganının altında kayboluşunu seyrettim…

    “Annen o senin…”

    Bu cümle o kadar ağır gelmişti ki çocuk zihnime. Rüyalarımda dut ağacının kolları bedenimi sarıyor, kadınsı yüzü göğsüme kapanıyordu…

    Koluma çarpıp yere düşen kırmızı bir dut şimdiki zamana döndürdü beni. Dudaklarımda genişleyen tebessümle sıyrıldım gölgeden, tepeyi ardımda bıraktım.

    Peşime takılan bir çoban köpeğiyle taşlı yollarda adımlıyorum, kahverenginin hükümranlığında kerpiç evler, ahırlar, ağıllar, at arabaları ve yapraksız ölü ağaçlar karşılıyor beni.

    Biraz sonra bir köşede onu buluyorum: Yetim bir çocuğu andıran terk edilmiş köy evini.

    Kırık camlı penceresinin önünde durakladığımda bir korku sarıyor zihnimi; o tanıdık rutubet ve sidik kokusuna sızmış ıssızlığa rağmen içimden bir ses ayyuka çıkıyor.

    Pencereden başımı uzattığımda, beni doğurduktan kısa bir süre sonra intihar eden annemin ve bu intihar sonrası karısını kaybetmesinin acısıyla zaten var olan hastalığı daha da perçinlenen babamın ruhuyla karşı kalacağımı söylüyor.

    Bense daha başka birine bakınıyorum, ellerimi soğuk duvara bastırdığımda gözlerim kapanıyor.

    Anı tufanı içinde yitiyorum.

    “Beni takip et.” diye fısıldıyor, erkek. Kız endişe içinde dudaklarını dişlese de itaat ediyor.

    Ay, kıskanç bir bulut tarafından katledildiğinde erkek, karanlıktan korktuğunu bildiği kızın elini tutuyor. “Ne kadar da düşünceli,” diyor kızın zihni. Canım Yunus…

    Tabanları kana bulanarak ilerleyen ikilinin arkalarında büyüyen gölgelerini mısır tarlası yutuveriyor.

    Yalın ayak yeşil göle vardıklarında Ay hiç kaybolmamışçasına beliriyor, yıldızı bol gökyüzünde.

    Suyun kenarına bağdaş kurup oturuyor erkek, Yunus.

    Kız da diz kırıp erkeğin karşısına yerleşir yerleşmez “Hadi!” diyor. “Ne anlatacaktın?”

    Başını iki yana sallıyor, Yunus.

    Kızın gözlerinde alevlenen merak içten içe hoşuna da gitse ağırdan alıyor.

    “Önce özür dilemelisin.”

    Bu istek karşısında kaşlarını çatıyor kız. “Ne özrüymüş bu?”

    Yunus zafer dolu gülümsemesiyle kızın bükülen pembe dudaklarında, kırışmış beyaz alnında göz gezdiriyor.

    “Avludan bir adım dahi uzaklaşamadan yakalanacağımızı ve bütün suçu üzerime atacağını söylemiştin. Yanıldın. Af dile.”

    Teslim bayrağını göndere çeken kız kıvırcık saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırırken kısık bir sesle özür diliyor.

    “Ayaklarımıza bir şey geçirseydik bari…” diye söylenmeyi de ihmal etmeden tabi.

    Yunus’un Ay ışığında kutsanan güzel yüzü büyülüyor kızı.

    “Safiye…” diyor Yunus.

    “Sana anneni anlatmamı istiyordun ya…”

    Heyecanla atılıyor kız.

    “Evet, istiyorum. Anlatacak mısın, şimdi mi?”

    Olumlu anlamda başını sallayan Yunus büyük bir acı altında ezilirken kapatıyor gözlerini, çünkü biliyor o gözlerin kendini ele vereceğini.

    Başlıyor tılsımlı sesiyle anlatmaya: “Senin de bildiğin gibi ben yetim ve öksüz bir çocuğum, Safiye.

    Anam ve babam bir yangında can vermiş, ben ise yüzsüzce hayata tutunmuşum.

    Sakın itiraz etme, canımı yakmaktan ileri gidemezsin.

    Şimdi anlatacaklarım annen Elmas’ın, baban Murat’ın ve ben garip Yunus’un tüm gizlerinin döküleceği bir itiraf olacak.

    Yangından kurtarılan bebek, Yunus, köyün en varlıklı ve gönlü geniş insanının himayesi altına alınır.

    Köyün muhtarınca sahiplenilirim.

    Muhtar ve karısı oldukça iyi bakarlar bana.

    Ama kızları Elmas…o daha başka bakar.

    Ne de hoş bir isim, değil mi? Elmas.

    Yunus’u bağrına basar, sever, büyütür.

    En iyi dostu, en iyi sırdaşı olur Elmas Yunus’un.

    Abla kardeşten öte bir sevgiyle…

    Anası babası yoksa da Elmas’ı vardır, Yunus’un.

    Ninniler, masallar, tekerlemeler dökülür dudağından kızın, küçük oğlan gözlerini kapayarak dökülen kelimeleri kucaklar.

    Ana, der bir gün Yunus, Elmas’ına.

    Ne de güzel gülümser kız.

    Günler günleri kovalar, Elmas evlilik çağına adım adım yaklaşır.

    Aşıktır bir delikanlıya, Murat’a.

    Mektuplar yazılır, okunur, öpülür, koklanır, ayaklar altına alınır, yakılır…

    Aileler bir araya gelir, Elmas ve Murat tatlı tatlı bakışır.

    Küçük Yunus ise bir köşeye sinmiş, unutulmanın acısıyla kıvranır.

    Kına, çeyiz, düğün, derken Elmas Yunus’u ardında bırakıp Murat’a varır, hem de davullar eşliğinde doru atıyla.

    O günün gecesi Yunus ilk kez tek yatar. Korkunç rüyalar içinde bocalar, yorganı üzerinden sıyrılır ve soğuktan kaskatı kesilir.

    Güneşle beraber soluğu yeni evlilerin kapısında alır.

    Gözleri hayat dolu kızı arar, köyün Elmas’ını, biriciğini. Bulduğuysa bir yabancıdır.

    Soluk tenli, kısık durgun yeşil gözleri altında karartılar taşıyan bu kuru pembe dudaklı kız Elmaslıktan olabildiğince uzaktır.

    Oyalı yazmasının kenarından firar etmiş sarı buklesi de olmasaydı kaçıp gidecektir Yunus.

    Elmas tüm gününü Yunus ile geçirir, Murat ortalıkta gözükmez, küçüğün keyfine diyecek yoktur.

    O gece inat edip Elmas’larda kalır. Korkuyorum, diye fısıldar kızın kulağına ve bu sayede yeni evlilerin odasında bir yer yatağına yatırılır.

    Oda karanlık ve Yunus meraklıdır.

    Yastığından kaldırır başını ve gerçek Murat ile tanışır.

    Yatakta sapsarı kesilmiş yatan o adam, Elmas’ın doru atıyla vardığı delikanlının ta kendisidir.

    Hastalıklı yüzünde alnı boncuk boncuk ter kaplı, sarıya çalan derisiyle eli Elmas’ın kar beyaz elini sımsıkı kavramış, gözlerinin akı karanlıkta parlıyor…

    İki yıl geçmişti. Koskaca iki yıl. Yunus kimseye bir şeyler diyememişti üstelik.

    Elmas’ın her geçen gün solan tazeliği dikkat çekmedi.

    Yunus da sustu, Yunus korktu, ödlek çocuk!

    Yedi yaşına girdiği geceden iki gün sonra bir bebek doğurdu Elmas.

    Adını Safiye koydular.

    Birkaç gün geçti, Yunus bir gece çobanlığını yaptığı sürüyü ağılda kontrole çıktığında tepeye giden yolda bir kadın gördü.

    Ayakları çıplak, yazması pelerin gibi omuzlarında seriliyken hızlıca ilerliyordu beyaz entarisi rüzgara boğulan kadın.

    Yunus meraklandı, içinde anlam veremediği bir sıkıntı patlak verdi.

    Kadın karanlığın ağına dolanmadan önce Yunus’un gözlerine değdi o sarı bukleler.

    Koştu, koştu, koştu Yusuf.

    Ay ışığı Elmas’ın titrek beyaz parmaklarına hayat verdi, kadın elindeki kalın ipi dutun en güçlü dalına bağladı.

    Dili tutulan Yunus ağzı hafif aralık seyretti onu; dut ağacında nazlı nazlı sallanan genç kadını, Elmas’ı.

    Aylar geçti, Murat daha bir fenalaştı, yataktan çıkamaz oldu.

    Elmas diye sayıkladı gecelerce.

    Sonra Yunus’u sordu anasına, onu bana getirin dedi.

    Yunus Elmas’tan yadigar olarak o eve kabul edildi.

    Önüne Safiye’nin beşiği bırakıldı.

    Yunus salladı beşiği, Safiye ağladı.

    Günahsız bebe hissediyordu sanki, anasının ölümüne göz yuman Yunus’u lanetliyordu acı çığlıklarıyla.

    Zaman aktı geçti, Safiye büyüdü, babası ölüden farksız, anası yok,

    Yunus’a tutundu. Yunus da ona.

    Oysa bir katildi Yunus, Elmas’ının katili…”

    Yanaklarımdan süzülen yaşlarla ellerimi evin taş duvarlarından çekiyorum.

    Kör adımlarla samanlığa yürüyorum.

    Elim kapıyı açmak için soğuk metale dokunduğunda yıllar geriye sarmaya başlıyor.

    Çıplak ayaklarını samanların arasına gömmüş, ağzında yetişkinlere özenircesine çiğnediği odun çöpü.

    Kuzgun siyah saçları dağınık, sağ kaşını perçemi örtmüş.

    Kemikli ince yüzünün bitiminde yuvarlak hatlı küçük bir çene.

    Aldığı her nefesle pembe dudaklarının arasından minik, kare dişleri görünüyor.

    Gidiyorum ben, Yunus.

    Ardımda bırakıyorum seni, dutu, kahverengiyi.

    İçinde uçsuz bucaksız bozkırı gördüğüm kısık kahverengi gözlerini kirpiklerinin gölgesinde saklıyor, benden.

    Bir kelime dahi etmiyor.

    Köyden ayrılmadan önce anne ve babamın yan yana yattığı mezarlığa götürülüyorum, oysa hiç düşünmemiştim bunu.

    Annem mi, babam mı? Hangisini tanıyorum ki, Yunus’un dilinden dökülen cümlelerden başka bir geçmişim var mı?

    Ah, Yunus!

    Kestane rengi deri bir bavul…

    Bir tren…

    Ve bir rüya, içinde Yunus’un genç bir kadını dut ağacının dalında sallanırken gördüğü, rüzgarın kadının saçları arasında çöreklenip sarı buklelerini dalgalandırdığı bir kabus…

    Sıyrıldım geçmişten, onu bulmalıyım diye sayıklıyormuşum meğer, dudaklarım kendiliğinden kıpırdanıyor.

    Geç kalmadım, anladım hatamı, döndüm.

    Kahverengiye bulanmaya geldim.

    Ben seni affettim, ya sen, kendini affedebildin mi Yunus?

    Gıcırdayan samanlık kapısı aralanırken zihnim umutla tekrarlıyor: O çocuk, o saman yığınının üzerinde, ağzındaki çöpü dişleye dişleye yıllardır beni bekliyor.
  • Bruno, Shmuel’e her gün, tellerin altından geçip beraber oynamayı teklif etti, ama Shmuel her gün hayır dedi.

    Bu iyi bir fikir değildi.

    ~

    https://youtu.be/450p7goxZqg

    Kitap bu şarkı eşliğinde okundu. İnceleme bu şarkı eşliğinde yazılıyor.



    Çocuk, nedir? İnsan mıdır?

    Bir zamanlar kadın insan mıdır değil midir sorgulayan zihniyet tutulmuşsa benim şu sorum neden tutulmasın?

    Sana soruyorum. Okuyan kişi.
    Bir çocuğun insan olup olmadığını, diyorum.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Utanç.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Soğuk.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Acı.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Solgun.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Kanlı.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Yanık.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Soluksuz.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Kayıp.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Yıkım.

    Holocaust nedir bilir misin, Dachau’yu, Bergen-Belsen, Buchenwald, Sachsenhausen, Auschwitz ve diğer yerlerdeki toplama kamplarını?

    İşinden atılmayı, toplumdan ayrışmayı, vatandaşlıktan çıkarılmayı, üzerinde yıldız taşımayı, koluna bandaj takmayı, hayvan gibi bir alana tıkılıp açlıkla, şiddetle boğuşmayı?

    Biraz gücün varsa o gücü de üstün ırkın hizmetine sunup ucuza gelerek ölmeyi?

    Kendini, çocuğunu, eşini, anneni öldürecek gazı üretmek için çalışmayı?

    Ellerin birbirinden ayrılıp parmakların son temasıyla ölümün bir odada onlarca canı tatmasını?

    Sen ne biliyorsun?

    Hangisini?

    Cesedinin bile işe yarar kısmı alınıp kullanılıyorken, dirini isteyen de kim?

    Saçın, dişin, organların gayet tatmin edici.

    Yakılarak mı, açlıkla mı, gazla mı ölmek istersin?

    Ölmeyi beklerken en çok kaç kez ölebilirsin?

    Umutların, nerede saklanabilir; hangi askerden aşırabilirsin ayaklar altına alınmış insanlığı?

    Devam, diyebilir misin?

    Kendine bir ölüm beğenebilir misin?

    Sorularıma aldırmayabilirsin.

    Soru sormayı kesmemi içinden geçirdin mi?

    Neden?

    Onlar, sorularla dolu zihinleriyle yok oldular.

    Hep soracağım, tamam mı?

    Bu inceleme sorularla dolu olacak.

    Cevaplaması güç mü?

    Onlar, tahmin edememişti belki.

    Yalnızca sürüldüklerini, itibarsızlaştırıldıklarını düşünmüşlerdi.

    Bir nefesi kesmek o kadar da kolay olamazdı değil mi?

    Rayların sonu, son olmuştu.

    Ölüm Kampı.

    Bir insan nasıl ölür, ne zaman ölür, ölürken beraberinde ne götürür?

    Çocuklar ölürken gülümser mi, yanık yüzünde eskice bir tebessüm bulabilir misin?

    Gri duvarlar bir çocuğa ninni okur mu?

    Kuru bir ekmek ziyafettir, bilir misin?

    Sen, şimdi, son kez göğe baktığını bilerek sert bakışlı askerlerin iteklemeleriyle kısa bir yürüyüşe çıkabilir misin?

    Bir kurşun etmezsin.

    Ucuz olmalı.

    Açlıkla, umutsuzlukla, solarak.

    Gün be gün, kemiklerin sayılarak!

    Bana ismini söyleme, üzerinde numaran yazılı.

    Hey, unut yaşamayı.

    Eksil, eksil, eksil. Yer kaplama.

    Şimdi anlıyor musun?

    Yoruldum.

    Bir çocuk insan mıdır karar veremiyorum.

    Bir Yahudi insan kabul edilmemiş şaşıyorum.

    Bu nasıl inceleme diyorsun değil mi?

    Ben, o tel örgüyü aşıp iki çizgili pijamalı çocuğun arasına sızalı beri soruyorum:

    Büyümeyi unutsak mı?
  • Söylenir ve yarım kalır
    bütün aşklar yer yüzünde,
    Bir kaktüs bol sudan nasıl
    nasıl çürürse,
    Öyle...
    Turgut Uyar
  • Öldükten yaklaşık 30 dakika içersinde refleks diye bir şey kalmıyor.

    Gevşeyen kaslar dolayısıyla ağız ve göz kapakları açık kalıyor.

    Boşaltım sistemi tamamen gevşiyor, idrar akıntısı oluşuyor   

    Ölüm gerçekleşmesinden 24 saat vücut çürümeye başlıyor. Solunumun durması bakteriler için işaret oluyor ve çalışmaya başlıyorlar.

    İlk çürüyen organlar ise göz, beyin, mide ve bağırsaklar. Ceset şişman ise daha çabuk çürürken, tuzlu suda boğulanlar daha geç çürür.

    En geç çürüyen kısımlar ise kalp, mesane, böbrek. İlk çürüyen yer olan mide ve bağırsaklarda bakteriler yoğun çalıştıkları için hızla gaz ortaya çıkıyor. Bu gaz, karın bölgesinin şişmesine sebep oluyor. Derinin üstü yanık gibi su toplarken, günden güne şişen karın patlıyor ve göğüs çöküyor                                       Bu olay mezar üstünden duyabilecek kadar sesli olabiliyor.

    Ortalama 4 yıl sonra insan tamamen kemik haline dönüşüyor.

    Güzelliğin, yakışıklığın, zenginliğin, malın, mülkün, makamın mevkiin nerde? Yer yüzünde kasıntıbir şekilde gezen, küçük dağları ben yaratım egosuna sahip olan, insanları küçücük beyniyle aşağlamaya çalışan hayat statüsü kazancığı geçici başarılara odaklayan her kibirlinin sonu budur

    Paranın satın aldığı insanların sonu budur. Mevkiye  gelmek için karakterini satan , çevresini ezen, zulme uğrayanların insanların üzerine basarak bir şeyler elde etmeye çalışanların sonu budur

    Güzelliğiyle hayatı boyunca makyaj süse adanan, cildi kurumasın diye her gün kremlenip  yumuşatılan bedenin sonu budur.

    Hayatını fitness salonlar salonlarında ayna karşısında  kaslarına bakarak geçiren, ltek hedefi vücut büyütüp bununla fotoğraf atan kişilerin sonu budur

    Çalışın, Başarlı olun, insanlığa fayda verin ama hayatı büyütmeyin. Kendinizi büyütmeyin, ruhları sevmeyi deneyin çünkü ölüm her şeyi yok edip gidecek…. Saygı ve sevgilerimle..       

     Alıntı
  • Ayet ve hadisler içerisinden Müslümanların sabah ve akşam dua ve zikirlerini yapabilmeleri için seçilen dua ve zikirler yer almakta. Küçük bir kitap. Ön yüzünde türkçesi arka bölümünde ise arapça hali yer almakta. Hafızada yer edemeyenler için ceplerinde taşınabilecek boyutta.
  • Hiç Düşündünüz mü? Allah insana kaldıramayacağı yükü vermez denildiğinde ne kadar yük kaldırabileceğinizi? Nelere karşı savaşıp nelerle karşılaştığınızda kaybedeceğinizi. Peki her kaybedilmiş şey gerçekten kaybedilmek için mi hayatımızdan çıkmak zorundaydı yoksa bunun arkasında yatan sebep hak etmediğimiz için miydi ? Hz. Mevlananın sözüyle olaya bakarsak eğer aslında kaybetmenin ne anlama geldiğini çok daha iyi anlamamıza sebep olacaktı. “Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozunu almaktır. Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır. Niye kederlenirsin.”

    Hayatında çok iyi işler başardığı çok para kazandığı ve parasının hesabını kendi bile bilmediği bir anda, ülkede devalüasyon olur ve bütün varlığını kaybeder. Birkaç ayda bütün mal varlığını kaybeder ve 5 parasız ortada kalır. Çekler,senetler,ödenmemiş krediler, borçlarının karşısında kızı için hayatını yaşamaya devam ettirmek zorunda olan bir adam. Günde Aylık 175.000 Dolar kazandığı zamanlarda sabah kahvaltısını bir ülkede öğlen yemeğini başka bir ülkede yiyen iflas ettiği zaman 3 gün boyunca bir simitle geçirmek zorunda olan bir adama dönüşmüştü. Cebinde sadece 7.5 lira parası olduğu için şirketlerle iş görüşmesine gitmek istediğinde bir şehirden bir şehre 4.5 saat yürümek zorunda kaldı. Çok parası olduğu zamanlarda dostlarınında çok olduğunu zannetmişti. Oysa parası bitip iflas ettiğinde dostları da onu terk etmişti. Anlamıştı ki Parayla dostluklar doğru orantılıydı, paran varsa herkes dostun paran yoksa dostunda yoktu.

    Benden daha kötü bir hayat yaşayan varmı acaba diye düşünmeye başladığı bir anca Cengizle Tanıştı. Cengiz vücudunda kasılmalar, Yüzünde istemsiz bir şekilde hareketler gözlerinin ve yüzünün ara ara tiklere maruz kaldığı ve bundan dolayı çevresindeki insanların alaya aldığı bir insandı. Her ne kadar ifadelerin neden olduğunu soramasa da, Cengiz anlatamaya başlamıştı. Gecenin bir yarısı işten çok yorgun geldiği için pencere kenarındaki çekyatın üzerinde gözlerini kapatmıştı. Bir zaman sonra çok şiddetli bir sesin geldiğini gözlerini açıp pencereden dışarıya baktığında karşı binanın sağa sola sallandığını bir zaman sonrada binanın duvarlarının çatlayıp yıkıldığını gördü. Tam o esnada apartman kapısından çıkmak da olan Aynı zamanda görüştüğü komşuları da olan Anne kıza gözü takıldı. Apartman kapısından çıktıkları anda oturdukları bina bir anda üzerlerinde çöktü ve enkaz altında kalmışlardı. Donuk gözlerle sadece onları izliyordu. Az sonra içeride Annesinin babasının ve kardeşlerinin çığlıklarını duymaya başlamış ama hiç bir şey yapamıyordu. Az önce karşı binada seyrettiği şeyler şimdi kendi binalarında gerçekleşiyordu. Bir zaman sonra gözlerini açtığında beton yığınların altında olduğunu her tarafın doz duman olduğunu Anne, Babası ve kardeşlerinin seslerinin kesildiği bir ana gözlerini açmıştı. Bağırmak istiyor ama Toz o kadar ciğerlerine işlemiş ki sesi çıkmıyordu. Böyle ne kadar zaman geçirdi bilmiyordu ne kadar gün olmuştu. Sadece acıktığını ve çok susadığını hatırlıyordu hemen başının sol üst tarafında bir suyun aktığını gördü ne kadar temiz olduğuna bakmaksızın betonun üzerinden akan suyu yalamaya başladı. Bu sayede kuruyan boğazını ıslatmış ve biraz olsun kendine gelmişti. Her taraf ağır rutubet toz ve ceset kokuyordu. Kokan cesetler Anne babası ve kardeşlerinin cesetleri idi. Bu şekilde geçirilen birkaç günden sonra. Bir ses duydu “Orda kimse varmı?, Sesimi duyan varmı? “ Seslenecekti ama ses veremedi Evet dedi ama sesi çıkmadı o kadar zaman sessiz kalmıştı ki O anda konuşmayı evet demeyi akıl edememişti. Bir zaman sonra Evet dedi Tekrar aynı ses “Sesimi duyan varmı?” Yine evet dedi ama o kadar cılızdı ki sesi bir türlü sesini duyuramıyordu. Bir zaman sonra sesler kesildi ve artık bulunamayacağını biliyordu. Çok geçmemişti ki Daha yakından bir ses “Orda kimse varmı?” Tüm nefesini kullanarak Evettttt Demiş ve sonrasını hatırlamıyordu. Gözlerini açtığında hastanedeydi… Bir an sordu kendine Cengiz de yaşamaya çalışıyor bu hayatta bende. Peki hangimiz daha büyük dertle imtihan edilmiştik?

    Herkes kendi derdinin çok daha büyük olduğunu savunur. Ayakkabısı yırtık bir adam ayakkabısının yırtık olduğu için üzülür bir başka tarafta bir ayağı olmadığı için geriye kalan tek ayakla hayata tutunmaya çalışan birinin umudu yer alır. Bu dertlerden kurtulmanın tek çaresi insanın sırtını nereye yasladığıyla ilgiliydi. Eğer yaratıcıya yaslanmış bir sırt ve teslim olmuş bir kalp varsa Yaşanılan her şer hayra dönüşecekti. Ama evvela teslimiyet. Hayat Yolunda düşmek bir eylemdi. Ama tekrardan ayağa kalkıp yürümek bir devrimdi. Çünkü insan “ÖLÜNCEYE KADAR ÖLÜMSÜZDÜ…”