O da öbürleri gibi çaresiz bir hastaya gösterilen özenle davranıyor bana. Yakamı düzeltiyor, elini yavaşça kolumun üstüne koyuyor, sevecenlikle gülümsüyor. Kötü, karamsar günler yaşadığımı biliyor. En sevmediğim şey acınmak. Bu yüzden uzaklaşıyorum ondan. Onun herşeyi öğrenmek isteyen meraklı gözlerinden, aklımdan geçenleri bilmek için çevremde dönüp durmasından hoşlanmıyorum. İnanç tükendi içimde. O kadar sevdiğim, saydığım Hüsnü Bey bile biraz yabancı şimdi. Gerçeği görüyor gözlerim. Kapkaranlık yüreğim. Oturup ölümü beklemekten başka dünyada yapılacak şey kalmamış gibi çenemi ellerimin arasına alıp bir yere çökmek, unutmak, unutulmak, işte bütün isteğim.
Aramızda bir fark var: Alıştıkça daha çok bağlanıyordum ona ben, oysa alıştıkça uzaklaşıyordu benden . Bir köşede unutulmuş pek değerli bir eşyaya benziyordum biraz. Zaman zaman çarpıyordum gözüne, zaman zaman hatırlayıp sevdalanıyordu yeniden.
Karanlık basınca yorgun adamlar döner sokağımıza. Açık pencerelerden radyo sesleri dökülür. Tabaklar, tencereler tıkırdar mutfaklarda. Camların gerisinde bir telaşlı gidip gelmedir başlar. Komşularımız perdelerini kapatmaktan hoşlanmıyorlar. Sıkıntılarıyla baş başa kalmaktan korktukları için mi? Belki de pencereden pencereye olsun hep birlikte yaşayabilmek için.