Solmanın özel bir hüznü ve güzelliği var, ama insanlarda, hatta hayvanlarda bile yaşlanmayla birlikte gelen o çaresizlik yok. Muhtemelen bu yüzden ölen güllerin, zambakların, lalelerin, kelleşen şakayıkların, buruşan gelin çiçeklerinin ve menekşelerin fotoğraflarını çekmeye devam ediyorum… Botanik, gerçekten ölmeden nasıl güzel ölündüğünü biliyor. Botanik ölüm hakkında hâlâ daha fazla şey biliyor.
Yaşamak, kara bir kuyuda olmak gibi. Allah bir mum verir insanin eline bu kara kuyuda önünü görsün diye. O mum gönüldür ve ateşle değil de aşkla yanar. Bilmeyen insan karanlıkta tüketir ömrünü. O mumu yakamayana dünya zindan our.
Lakin fark edemez o. O denli alışmıştır ki karanlığa görmese de gördüm sanır. Ölmese de öldüm sanır. Lakin ölüm o kuyudan çıkmaktır işte. Karanlıkta kalan kuyudan çıkmayı ölüm
zanneder de çıkmak istemez, ölmek istemez, bilmek istemez. İnsan kara bir kuyudan aydınlığa çıkacağım diye neden korksun ki?
Fetih önce içimizde başlamalıdır. Kendini feth edemeyen başka fetihlere layık olamaz, zaten buna mecali de olmaz. İçimizde köhne karanlığı aydınlığa çevirmeden, başka aydınlıklara nasıl vesile olabiliriz ki?