Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu okuduğumuzda genzi dolduran hastane kokusunu, bekleme koridorlarının soğukluğunu hissetmemek olanaksızdır. On beş yaşındaki bir çocuk üzerinden anlatılan kemik veremi hastalığı, Peyami Safa’nın da çok çektiği bir hastalıktır ve psikolojik olarak yaşadıklarını bu romanda anlattığından, otobiyografik bir roman niteliğini taşır. Tek farkı hastalık Peyami Safa’nın sağ kolunda olmaktadır, romandaki hasta gencin ise rahatsızlığı bacağındandır.
“‘İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.’
"Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar!’”
Yaklaşık yedi yıl boyunca kemik vereminin vermiş olduğu sıkıntıyla hastaneden hastaneye gitmiş olan genç, bir gün bacağı için yeni bir ameliyatın gerektiğini öğrendiğinde bütün dünyası yıkılır. Hastalıkla mekânlara bakış açısının romanda her daim müşterek olduğu görülür. Çevreye/tabiata hastalık ve sıhhat zıtlığı içerisinde bakılır. Mekânlar bu bağlamda yansıtıcı bir işlev görürler.
“Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm.”
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda yapılan tasvirlerle, çocuğun içinde bulunduğu psikolojik ve fizyolojik durumların anlatılması istenmiştir. Bu durum başkişinin ruhsal portresinin çizilmesine ve mekânların onun üzerindeki tesirinin gözlemlenmesine yardımcı olmuştur. Çocuk, oturduğu mahallesindeki evlerle dahi kendisini özdeşleştirmiştir.
“Kenar mahalleler. Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı maceralarını takip ederdim. (…) ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum…”
Mekân, başkişinin kimliğini yönlendiren ve duygu hâllerinin değişiminde rol oynayan bir işlevdedir. Gencin üzerinde,