Oturup not ettiğin karmakarışık düşünceleri anlatmaya başlamışsın. Karşındakilerin yüzünden düş kırıklığı okunduğunu düşünmüşsün. Sözcükler ağızından bir başkası söylüyormuşçasına, makine gibi dökülürken, bir şey söylemeden duruyorlarmış. Dolambaçlı düşüncelerini yüksek sesle dile getiriyormuşsun. İki adamdan biri söylediğin sözlerden birini soruya dönüştürerek yinelemiş: "Doğum yaşamın yokluğu için neyse, ölüm de yaşam için odur, öyle mi?" Derken, uzun bir sessizlik olmuş. Donup kalmış yanıt verememişsin, hani bizzat ölüm sana sesleniyormuş gibi.
Gösteri yapmaktan hoşlanmazdın, ama kendine seçtiğin ölüm yere, zamana, yönteme karar vermeni gerektiriyordu. Onu gerçekleştirmek için, ölümü sahneye taşımak zorunda kaldın.