Hiç olmazsa her şeyin uçurumunda bulunan sonsuz olasılıklara, sanırım zaferini ve inanmamanın ihtişamını, bir bozgun sancağı gibi büyük bir düş olarak taşıyabilir miyim? Güçsüz ellerdeki bir sancak ama bir sancak olarak zayıfların çamurunda ve kanında sürüklenecek. Aynı zamanda biz bataklıkta yok olurken, bir nedenle — bir protesto, bir meydan okuma ya da bir umutsuzluk olarak — yükseğe kaldırılacak. Kimse nedenini bilmeyecek çünkü hiç kimse bir şey bilmiyor ve bataklık ellerinde sancak olanları ve olmayanları yutacak. Toprak her şeyi örtecek: Yaşamımı, yazılarımı, sonsuzluğumu.
Bozguna uğramamın farkındalığını bir zafer sancağı gibi taşıyorum.
Evet, sıklıkla nesnel olabilme özelliğim, her iyi ve kötü özellik gibi, bazen kendimi düşünmemi engelliyor, onaylamalarıma ara vermeme neden oluyor ve yaşamımı nasıl sürdürebileceğimi, bu insanlar arasında olma alçaklığına nasıl cesaret edebileceğimi, değersiz yanılsamalarına uyum sağlayarak tam da onlar gibi nasıl davranabileceğimi düşünmeye başlıyorum.
Yaşam yatağına gözlerim açık, yalnız ve huzursuz gireceğim. Karmaşık bilincimin gelgitlerinde, siyah gecedeki iki akıntı gibi nostalji ve perişanlık kesişecek.
Mutlu olma zamanıydı ama içimde bir ağırlık, bilinmez bir istek, tanımlanamaz hatta asil bir arzu vardı. Belki de yaşadığımı hissetmem uzun zaman alacaktı.