Ben bu eseri okuma tembelliği çektiğim sıralarda okudum. Elime aldığım her kitabı yarım bıraktığım bu süreçte resmen bana ilaç gibi geldi Zavallı Necdet.
Necdet, yakışıklı mı yakışıklı, eğitimli, mavi gözlü, lepiska saçlı bir genç. Fakat bir hastalığı var. Aşk hastalığı. Karakterimiz Necdet, her kadının kendisine aşık olduğunu sanan, bununla övünen, aşk hikayelerini arkadaş ortamlarında ballandıra ballandıra anlatan, fakat gerçek aşkı hiç tatmamış bir çapkın.
Ta ki, kardeşinin hastalığı ile Fener’e taşınana kadar…
Her şey bir piyano melodisiyle başlıyor. Çapkın mı çapkın bu adam, bir piyano melodisine kulak verdiği anda, kalbinin ilk kez çarptığını, ilk kez kalp denen bu organın aşk barındırabileceğini keşfediyor. Daha yüzünü görmeden vurulduğu, piyanoya değen parmaklarının hayalini kurduğu, yüzünü bir kerecik görmek için yanıp tutuştuğu güzel, Meliha.
Komşu köşke yeni taşınan Meliha, Necdet’in varlığından haberdar fakat umrunda değil. Çapkınlığı ile nam salan Necdet bu duruma alışık değil. İlk kez kör kütük aşık. Bu aşkı ne yapacağını, nereye koyacağını bilemiyor. Yanıyor, tutuşuyor.
Kız kardeşi ve annesi ile günleri geçiren Necdet, bir gün annesinden bir haber alıyor. Meliha hanımın abisi, kız kardeşine talip. Bu duruma canı sıkılan, fakat kabullenmek zorunda kalan Necdet, yakın bir zaman sonra bir yakıcı haber daha alıyor. Yıllarca yan yana eğitim gördüğü, kardeş bildiği İbrahim Şemsi’de Meliha’ya talip.
Aşkını kimseye itiraf edemeyen Necdet bu iki nikahın aynı gün kıyılmasında bizzat şahitlik ediyor. Ve sağlığı bu işkenceye dayanamayıp yavaş yavaş hastalanmaya başlıyor.
İlerleyen sayfalarda aşk üçgenleri oluşmaya başlıyor ve buna tüm gücüyle direnen kalplerin ve bedenlerin savaşı. Kim ne yapacak, nasıl yapacak, bu işin sonu nasıl bitecek, okuyup görün.
Adını