Zeynep İlhan

Zeynep İlhan
@zeynepp88
Ahlak,bireyin içindeki sürü içgüdüsüdür. Nietzsche
Neden böyle yaptığını bilmiyorum ve sormadım. Sormayı sevmiyordum. Bir gün evine gittim ve o mükemmel notları nasıl aldığını keşfettim. Kapıdan girer girmez annesi onu kitaplarının başına oturtuyor ve orda tutuyordu. Aynı şeyleri defalarca okutuyordu, her sayfayı birkaç kez. "Sınavlarda başarılı olmalı," demişti annesi. Kitapların yanlış olabilecekleri aklına bile gelmiyordu. Veya aslında önemli olmadıkları. Sormadım ona.
1000Kitap
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
İkinci dönemin ikinci haftasında, akşam yemeğinde babamla konuştum. "Bak," dedim, "sıkıntı çekiyorum okulda. Haftada 50 sent harçlık veriyorsun bana. Şunu bir dolar yapamaz mısın?" "Bir dolar mı?" "Evet." Ağzına bir çatal dolusu dilimlenmiş pancar turşusu atıp çiğnedi. Sonra yukarı kalkık kaşlarının altından bana baktı. "Sana haftada bir dolar versem senede 52 dolar eder, yani senin cep harçlığın için bir haftadan fazla çalışmam gerekecek." Cevap vermedim. Düşündüm ama, bu hesapla hiçbir şey alamazdı insan: ekmek, kavun, gazete, un, süt veya tıraş kremi. Hiçbir şey söylemedim çünkü nefret ediyorsan yalvarmazsın...
1000Kitap
Turgenyev çok ciddi bir yazardı ama beni güldürüyordu, çünkü bir gerçekle ilk karşılaşma gülme duygusu uyandırıyordu insanda. Başka birinin gerçeği sizin de gerçeğinizse ve o bunu sizin için dillendiriyorsa müthiştir.
1000Kitap
Huxley'lerin en gencine, Lawrence'ın arkadaşı. Yağmur gibi geliyorlardı. Her kitap başka bir kitaba yönlendiriyordu beni. Dos Passos'a geldi sira. Çok iyi değil, gerçekten, ama yeterince iyi. Amerika üzeri ne üçlemesini okumak bir günden fazla sürmüştü. Dreiser açmadı beni. Sherwood Anderson açtı. Ve Hemingway geldi. Ne heyecan! Bir cümleyi oturtmayı biliyordu. Müthiş bir coşku ile okudum onu. Sözler cansız değildiler, insanın beyninde mırıldanan şeylerdi sözler. Onları okuyup sihrine varabilirsen acı çekmeden yaşayabiliyordun, başına ne gelirse gelsin ümidini yitirmeden.
1000Kitap
Kütüphanede dolanıp kitapları incelerdim. Raflardan çekip bakarmadım, tek tek. Ama aldatmacaydı hepsi. Sıkıcıydılar. Hiçbir şey söylemeyen sayfalar dolusu kelime. Veya bir şey söylüyorlarsa bile lafı o kadar uzatıyorlardı ki siz önemsemeyecek kadar yorgun oluyordunuz. Tek tek deniyordum kitapları. Bu kadar kitabın içinde hiç olmazsa bir tane çıkacaktı mutlaka. Her gün kütüphaneye yürürdüm ve kütüphanecim orda olurdu, ciddi, güvenilir ve sessiz. Kitapları raflardan alıp incelemeyi sürdürüyordum. Bulduğum ilk gerçek kitap Upton Sinclair adında bir yazarındı. Cümleleri basit ve öfkeliydi. Öfkeli yazıyordu. Chicago'daki domuz ağılları hakkında. Meseleye hemen girip, anlatacağını basit anlatıyordu. Sonra ikinci bir yazar buldum. Sinclair Lewis. Kitabın adı Main Sokağı'ydı. İnsanların üstündeki riyakârlık tabakalarını soyuyordu. Yeterince tutkulu yazmıyordu ama. Arayışımı sürdürdüm. Her gün bir kitap okuyordum. Bir gün rafların arasında dolanıp kütüphanecimi gözlerken Tahtaya ve Taşa Boyun Eğ başlıklı bir kitaba rastladım. İyi bir başlıktı çünkü buydu yaptığımız. Nihayet, biraz ateş! Kitabı açtım. Josephine Lawrence adında biri yazmıştı. Bir kadın. Olsun. Herkes bilgi edinebilir. Sayfaları açtım. Diğer kitaplardan farksızdı, sütlü, belirsiz ve yorucu. Kitabı yerine koyup elim gitmişken yakınındaki bir kitabı aldım. Başka bir Lawrence. Kitabı rasgele açıp okumaya başladım. Piyano çalan bir adamdan söz ediyordu. Çok yapmacık gelmişti önce. Ama okumayı sürdürdüm. Piyano çalan adam sıkıntılıydı. Beyni onunla konuşuyor, karanlık ve tuhaf şeylerden söz ediyordu. Sayfadaki satırlar bağırıyordu sanki, ama "Joe, nerdesin?" değil de "Joe, herkes nerde?" gibi daha çok. Kanlı canlı satırları ile bu Lawrence'dan neden kimse söz etmemişti bana?
1000Kitap