Kütüphanede dolanıp kitapları incelerdim. Raflardan çekip bakarmadım, tek tek. Ama aldatmacaydı hepsi. Sıkıcıydılar. Hiçbir şey söylemeyen sayfalar dolusu kelime. Veya bir şey söylüyorlarsa bile lafı o kadar uzatıyorlardı ki siz önemsemeyecek kadar yorgun oluyordunuz. Tek tek deniyordum kitapları. Bu kadar kitabın içinde hiç olmazsa bir tane çıkacaktı mutlaka.
Her gün kütüphaneye yürürdüm ve kütüphanecim orda olurdu, ciddi, güvenilir ve sessiz. Kitapları raflardan alıp incelemeyi sürdürüyordum. Bulduğum ilk gerçek kitap Upton Sinclair adında bir yazarındı. Cümleleri basit ve öfkeliydi. Öfkeli yazıyordu. Chicago'daki domuz ağılları hakkında. Meseleye hemen girip, anlatacağını basit anlatıyordu. Sonra ikinci bir yazar buldum. Sinclair Lewis. Kitabın adı Main Sokağı'ydı. İnsanların üstündeki riyakârlık tabakalarını soyuyordu. Yeterince tutkulu yazmıyordu ama.
Arayışımı sürdürdüm. Her gün bir kitap okuyordum.
Bir gün rafların arasında dolanıp kütüphanecimi gözlerken Tahtaya ve Taşa Boyun Eğ başlıklı bir kitaba rastladım. İyi bir başlıktı çünkü buydu yaptığımız. Nihayet, biraz ateş! Kitabı açtım. Josephine Lawrence adında biri yazmıştı. Bir kadın. Olsun. Herkes bilgi edinebilir. Sayfaları açtım. Diğer kitaplardan farksızdı, sütlü, belirsiz ve yorucu. Kitabı yerine koyup elim gitmişken yakınındaki bir kitabı aldım. Başka bir Lawrence. Kitabı rasgele açıp okumaya başladım. Piyano çalan bir adamdan söz ediyordu. Çok yapmacık gelmişti önce. Ama okumayı sürdürdüm. Piyano çalan adam sıkıntılıydı. Beyni onunla konuşuyor, karanlık ve tuhaf şeylerden söz ediyordu. Sayfadaki satırlar bağırıyordu sanki, ama "Joe, nerdesin?" değil de "Joe, herkes nerde?" gibi daha çok. Kanlı canlı satırları ile bu Lawrence'dan neden kimse
söz etmemişti bana?